Kategorie: Dünya

Dünya, Güncel Haber, Gündem, Makaleler, Ölümsüzlerimiz
Aufruf zur Beteiligung und gedenken von Präsident Gonzalo in Ludwigsburg, Deutschland

In Deutschland und in verschiedenen Ländern Europas finden Gedenkveranstaltungen für Präsident Gonzalo, den unbeugsamen Krieger des Weltproletariats und der Kommunistischen Partei Perus, statt.

Organisiert wird die Veranstaltung zum Gedenken an Präsident GONZALO am Sonntag (26. September) in Stuttgart/Ludwigsburg, der südlichen Region Deutschlands, vom Alevitischen Kulturzentrum, der Süddeutschland Partisanen und Revolutionären Demokratie für das Volk.

Der kommunistische Führer Präsident Gonzalo, der am 12. September 1992 durch eine gemeinsame Operation des peruanischen faschistischen Staates und der CIA inhaftiert wurde und 29 Jahre lang in Einzelhaft unmenschlicher Isolation ausgesetztwar und am 11. September 2021 getötet wurde, gehört MLM-Organisationen und revolutionären Kräften auf der ganzen Welt und wird von ihnen gefeiert.

Eine der Veranstaltungen zum Gedenken an Präsident Gonzalo findet an diesem Wochenende – 26. September 2021 – um 14.00 Uhr im ludwigsburger AKM local statt.

Indem sie präsident Gonzalos Leichnam nicht einmal an seine Familie verschenkte, zeigte die peruanische Regierung, die das grundlegendste Recht verletzte, wie viel Angst sie vor Gonzalo und den Massen hatte, ihn zu beanspruchen, mit ihrer mörderischen und brutalen Politik, den Körper von Präsident Gonzalo durch ihr Sondergesetz zu verbrennen und zu zerstören. Präsident Gonzalo wird jedoch im rechtmäßigen Widerstand des internationalen Proletariats und der unterdrückten Völker am Leben erhalten werden, und keine reaktionäre und faschistische Praxis wird dies verhindern.

 Präsident GONZALO Gedenkveranstaltung am Sonntag (26. September) organisiert von der Süddeutschland der Partisanen und Revolutionäre Demokratie für das Volk im Alevitischen Kulturzentrum Ludwigsburg um Stuttgart/Ludwigsburg, Süddeutschland;

* Die Hommage wird mit Präsentationen der Synergie und der organisationsorganisierenden Institutionen gehalten, die Gonzalos MLM-Wissenschaft und seine Ansichten über die historische Bedeutung der Volkskriegslinie für die proletarische Weltrevolution synthetisierten, einschließlich Auszügen aus dem peruanischen Volkskrieg und dem Kampf von Gonzalo.

Die Gedenkveranstaltung wird von Süddeutschlands der Partisanen– und Revolutionären Demokratie  organisiert; Wir laden alle revolutionären Institutionen, revolutionär-demokratischen Individuen und Kreise ein und rufen das Denkmal des Widerstands, den Kommunistischen Führer Präsident Gonzalo, auf, eigentum zu beanspruchen.

Dünya, Güncel Haber, Silahların Eleştirisi
MKP MK-SB: Gonzalo’nun Emaneti, Proletaryanın Kızıl Sancağı Peru’da ve Dünya’da Dalgalanmaya Devam Edecek!

“Emperyalist-kapitalizmin üretim anarşisinin doğal sonucu olan sömürü, işgal, haksız savaşlar, doğa katliamları gibi kendini sürekli yenileyen politik manevraları, dünya proletaryasının çelik duvarına çarparak dönem dönem hızını kaybetmiştir.

Proletaryanın kesin zaferinin yolunu döşeyen mücadele azmi, emperyalizmin çeşitli siyasi-politik saldırılarıyla boşa çıkarılmaya ve ezilmeye çalışılmıştır. Dünyanın bir çok merkezinde Marksizm, Leninizm, Maoizm bilimiyle donanan komünist partileri, işçi sınıfı, emekçi köylülük ve ezilen tüm kesimlere, sınırsız, savaşsız, sömürüsüz bir dünyanın mümkün olduğunu kan-can bedeli verdiği mücadeleleriyle kanıtladı.

Çağımızın proleter devrimler çağı olduğunun altını kalın çizgiyle çizen, proletaryanın komünist önderi Lenin “Sınıfların karşılıklı ilişkisini açığa çıkarmak devrimci partinin baş görevidir” derken, çağın görevlerinin yerine getirilmesi görevinin komünist partilerin omuzlarında olduğunu belirtiyordu. Çin’de başkan Mao önderliğinde zafere ulaşan Halk Savaşı ve Büyük Proleter Kültür Devrimi, dünya komünist hareketlerinin kendi ülke özgülünde canlanmasına, komünist önderlerin yetkinleşme ve açığa çıkarmasında son derece büyük bir öneme sahiptir.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da, Maoist partinin kurucu ve kuramcısı komünist önderimiz İbrahim Kaypakkaya; “ Hareketimiz Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ürünüdür” derken atıfta bulunduğu çıkışın ve çağın görevlerinin partimizin omuzlarında olduğunu belirtiyordu. Ve katledildiğinde MLM biliminin yol göstericiliğiyle, Türkiye ve K. Kürdistan’da proletaryanın ve ezilen, sömürülen halk kesimlerinin kurtuluşunun Halk Savaşının zaferiyle mutlak olacağını, partisinin omuzlarında böyle bir yükün olduğunun altını çiziyordu.

Marksizm, Leninizm, Maoizm güneşi, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da, Hindistan, Nepal, Filipinler ve Peru’da proletaryanın elinde emperyalizmin buz dağlarını eritti. Dünyanın birçok parçasında, yarı-feodal, yarı-sömürge ülkelerin emperyalizmin yeminli uşağı faşist devlet aygıtlarının halk düşmanı politikalarına karşı, proletaryanın öncülüğünde Halk Savaşlarını zafere hazırlayan Maoist Komünist partiler ağır bedeller ödeyerek canlı varlıklarını korudu, koruyorlar.
Peru’da proletarya ve yoksul halk katmanlarının, sömürü, zulüm ve emperyalist haydutluğa karşı baş kaldırması, Marksist, Leninist, Maoist komünist partisinin doğuşunun da sancılarını ortaya koydu. Peru Komünist Partisi tüm bu çığlıkların ortasında Marksizm ideolojisini kuşanarak tarih sahnesinde yerini aldı.

PKP MLM bir parti ve onun kurucusu ve kuramcısı Başkan Gonzalo’nun, ‚‘‘MLM illede Maoizm‘‘ ısrarı ve Halk Savaşını özgün koşullara uygulayarak yol alması, başta ABD emperyalizmi olmak üzere uşak Peru devletini derinden sarstı. Kısa sürede halkın içerisinde kök salan Peru Komünist Partisi, proletarya öncülüğünde devrimin ayak sesleriyle başkent Lima’dan Washington’u sallar duruma geldi.
Başkan Gonzalo’nun stratejik hamleleri ve sürekliliğini sağladığı Maoist Halk Savaşını geliştirme
çabaları meyvelerini vermeye başladığında, düşmanın saldırı ve çemberi daraltma hamleleride hız
kazandı.

Başkan Gonzalo, PKP’ye önderlik ederken, aynı zamanda Latin Amerika ve Dünya halklarına da gerçek
kurtuluşun yolunu gösteriyordu. O, MLM bilimini Peru şartlarında ustaca uygulamanın yanısıra
UKH’nin Mao’nun klasik olarak tarihsel ve güncel gerçekliğinin bilince çıkarılmasını sağlayan sentezi
ile Proletarya Biliminin 3. Ve yüksek aşamasında olduğumuzu, ortaya koydu. UKH de mücadelesini
verdi ve kabul ettirdi. Başkan Gonzalo’yu UKH’de ki herhangi bir komünist önderden farklı kılan bu
gerçekliktir. Başkan Gonzalo’nun çalışmaları incelenmeli ve kavranmalıdır. O teorik-politik önderliğini
yaptığı komünist partisi ile, 1980’den tutsak düştüğü 12 Eylül 1992’ye kadar Peru proletaryası ve
halkını Halk Savaşının birer öznesi haline getirdi. Ancak bununla kalmadı. Halk savaşının evrensel
boyutlarına ilişkin kavrayışıyla Proletaryanın, Proleter dünya devrimi yolunda güçlü bir askeri
stratejiye sahip olduğunu netleştirmiştir. Başkan Gonzalo’nun tarihte ki misyonu,MLM’ler tarafından
bu katkılarıyla ele alınacak ve yerli yerine konulacaktır.

O’nun kıvrak zekası ve Maoist stratejik hamleleri, Peru faşist devleti ve emperyalist haydutların baş
düşmanı olmasınında “normal” şartlarını yarattı. Düşmanın saldırıları ve daralan çember onlar adına
sonuç verdi ve 12 Eylül 1992’de Başkan Gonzalo ile birçok yoldaşı tutsak düştü. Düşmanları, 28
Eylül’de Başkan Gonzalo’yu bir kafes içinde dünya basınının önüne çıkararak teşhir etmeye,
aşağılamaya, bu görüntüler ile dünya proletaryası ve halklarını korkunun duvarlarına hapsetmeyi
umut etti.

O ise demir parmaklıklı “kafes’ten sıkılı yumruğunu dünya proletaryası ve ezilen, sönürülen halklar ve
uluslar adına emperyalist haydutların suratında patlatıyor, ideolojisinden aldığı güçle haykırıyordu;
Yaşasın Marksizm, Leninizm, Maoizm, Yaşasın Halk Savaşının Zaferi! Düşmanın itibarsızlaştırma,
demagoji ve manipülasyonlarla yaratmak istediği sisli hava PKP ve onun önderliğinde sürdürülen Halk
Savaşı ile yerle bir ediliyordu.

Callao Deniz üssünde önce idam sonra ağırlaştırılmış müebbet hapisle tutulan Abimael Guzman
Reynoso, Başkan Gonzalo, PKP‘nin önderi ve UKH‘ nin önderlerinden biri olarak son nefesine kadar
MLM biliminin savunucusu oldu. Gonzalo yoldaşın 20 Temmuz’da hastaneye kaldırılması ve sağlık
durumuyla ilgili somut bilgilerin faşist Peru devleti tarafından paylaşılmaması, yaşamıyla ilgili ciddi
endişeleride beraberinde getirdi. Dünyanın birçok ülkesinden Maoist yoldaşları, Başkan Gonzalo’nun
sağlığı ve yaşamını savunmak adına kampanyalar düzenleyerek birçok ülkede eylemliliklere imza
attılar.

Komünist önder 29 yıllık ağır tecrit koşulları altında emperyalizme ve onun yerli uşağı faşist Peru
devletine korku salmaya devam etti. 11 Eylül’de Gonzalo’nun hayatını kaybettiği açıklandı. Peru
devleti tarafından katledilen Gonzalo yoldaş, her türden saldırıya rağmen Halk Savaşı çizgisi ile, Peru
proletaryası başta olmak üzere dünya proletaryası ve ezilen halklar uğruna adanmış bir komünist
savaşçı, baş eğmez bir lider olarak tarihe adını yazdırdı.

O, dünya proletaryasının elinde silah, bilincinde sönmeyen meşale olmaya devam edecek. Başta
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’dan Maoist güçleri ve halkını, uluslararası komünist-devrimci güçleri
Başkan Gonzalo’nun komünist anısını sahiplenmeye ve düzenlenecek anma etkinliklerine güçlü
destek vermeye çağırıyoruz. Sınıf kinimizi bileyip, emperyalist güçler ve faşist Peru devletinden yoldaş
Gonzalo’nun katletmesinin hesabını sorma bilinciyle hareket ederek devrimci sorumluluklarımızı
yerine getirme görevimizi üstlenmeliyiz.

Komünist Önder Gonzalo Ölümsüzdür!
Yaşasın Halk Savaşının Zaferi!
Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!
Yaşasın Marksizm, Leninizm, Maoizm!”

Dünya, Mücadele, Yazarlar
MKP MK-SB: Gonzalo’s Trust, The Red Flag of the Proletariat Will Keep Floating in Peru and Around the World!

“The political maneuvers of imperialist-capitalism, such as exploitation, occupation, unjust wars, and natural massacres, which are the natural results of the anarchy of production, have lost their momentum from time to time by hitting the steel wall of the world proletariat.

The determination to struggle, which paved the way for the definitive victory of the proletariat, was tried to be frustrated and crushed by various political-political attacks of imperialism. Armed with the science of Marxism, Leninism and Maoism in many centers of the world, the communist parties proved to the working class, the laboring peasantry and all oppressed segments that a world without borders, wars and exploitation is possible with their blood-and-life struggles.

Underlining that our age is the age of proletarian revolutions, the communist leader of the proletariat, Lenin, said, „It is the chief duty of the revolutionary party to reveal the mutual relations of classes,“ and he stated that the task of fulfilling the tasks of the age rests on the shoulders of the communist parties. The People’s War and the Great Proletarian Cultural Revolution, which won the victory under the leadership of Chairman Mao in China, have an extremely important role in the revival of the world communist movements in their own country, and in the empowerment and revealing of the communist leaders.

Our communist leader İbrahim Kaypakkaya, the founder and theorist of the Maoist party in Turkey and Northern Kurdistan; When he said, “Our movement is the product of the Great Proletarian Cultural Revolution,” he stated that the beginning and the tasks of the age are on the shoulders of our party. And when he was murdered, he underlined that, with the guidance of MLM science, the liberation of the proletariat and the oppressed and exploited sections of the people in Turkey and Northern Kurdistan would be absolute with the victory of the People’s War, and that such a burden was on his party’s shoulders.

The sun of Marxism, Leninism, Maoism melted the icebergs of imperialism in the hands of the proletariat in Turkey and Northern Kurdistan, India, Nepal, the Philippines and Peru. In many parts of the world, the Maoist Communist parties that prepared the People’s Wars for victory under the leadership of the proletariat against the sworn servant of imperialism, the fascist state apparatuses of the semi-feudal, semi-colonial countries, preserved their vital existence by paying a heavy price.
The revolt of the proletariat and the poor people’s strata against exploitation, oppression and imperialist banditry in Peru also revealed the pain of the birth of the Marxist, Leninist, Maoist communist party. In the midst of all these cries, the Peruvian Communist Party took its place on the stage of history by donning the ideology of Marxism.

PKP MLM is a party, and its founder and theorist, Chairman Gonzalo, insisted on ‚’MLM not necessarily Maoism‘ and proceeded by applying the People’s War to unique conditions, which deeply shook the slave Peruvian state, especially the US imperialism. The Peruvian Communist Party, which took root in the people in a short time, started to shake Washington from the capital Lima with the footsteps of the revolution under the leadership of the proletariat.
As President Gonzalo’s strategic moves and
efforts to develop the Maoist People’s War, which he sustained , began to bear fruit, the enemy’s offensive and circumcision moves
gained momentum .

President Gonzalo, while leading the PKP, was also
showing the peoples of Latin America and the World the way to true liberation. He revealed that we are in the 3rd and higher stage of Proletarian Science, with
UKH’s synthesis of Mao’s classically historical and contemporary reality brought to consciousness, along with the skillful application of MLM science in Peruvian conditions
. UKH also struggled
and got it accepted. It is this
reality that sets President Gonzalo apart from any communist leader in the ICRC . President Gonzalo’s work must be studied and understood. He led the theoretical-political
communist party with the Peruvian proletariat from 1980 until September 12, 1992, when he was imprisoned.
made its people subjects of the People’s War. But that’s not all. With
his understanding of the universal dimensions of the people’s war
, he clarified that the Proletariat has a strong military strategy towards the proletarian world revolution . President Gonzalo’s mission in history
will be addressed and put in place by MLMs with these contributions.

His quick wit and Maoist strategic moves
created the „normal“ conditions for him to be the main enemy of the Peruvian fascist state and imperialist bandits . The enemy’s attacks and the shrinking circle
paid off for them, and on September 12, 1992, President Gonzalo and many of his comrades were taken prisoner. His enemies hoped to
expose and
humiliate President Gonzalo in a cage before the world press on September 28 , and to imprison the world proletariat and its peoples in the walls of fear with these images
.

He, on the other hand, was blasting his iron-barred “cage” fist in the
face of the imperialist bandits on behalf of the world proletariat and the oppressed and extinguished peoples and nations , shouting with the strength he got from his ideology;
Long live Marxism, Leninism, Maoism, long live the Victory of the People’s War! The
foggy weather that the enemy wanted to create with discrediting, demagogy and manipulations
was destroyed by the PKP and the People’s War led by it.

Abimael Guzman
Reynoso, who was held at the Callao Naval Base, first to death and then to aggravated life imprisonment ,
was an advocate of MLM science until his last breath as President Gonzalo, leader of the PKP and one of the leaders of the UKH . The hospitalization of Comrade Gonzalo on 20 July and the
fact that concrete information about his health was not shared by the fascist Peruvian state
brought along serious concerns about his life . Maoist comrades from many countries of the world
organized campaigns to defend President Gonzalo’s health and life and took actions in many countries
.

Under 29 years of severe isolation, the communist leader
continued to strike fear into imperialism and its native lackey, the fascist Peruvian state. On September 11, Gonzalo was declared dead.
Comrade Gonzalo, who was murdered by the Peruvian state , made his mark in history as
a communist
fighter, an indomitable leader, dedicated to the world proletariat, especially the Peruvian proletariat, and the oppressed peoples , with the line of the People’s War, despite all kinds of attacks .

It will continue to be a weapon in the hands of the world proletariat, an unquenchable torch in its consciousness. We call on
the Maoist forces and people, especially from Turkey and Northern Kurdistan, to
embrace the communist memory of the international communist-revolutionary forces President Gonzalo and
to strongly support the commemoration events to be held . We must take up our duty to fulfill our
revolutionary responsibilities
, knowing our class grudge and acting with the consciousness of holding accountable for the murder of Comrade Gonzalo from the imperialist powers and the fascist Peruvian state .

Communist Leader Gonzalo is Immortal!
Long live the Victory of the People’s War!
Long live Proletarian Internationalism!
Long live Marxism, Leninism, Maoism!”

Dünya, Güncel Haber, Gündem, Mücadele
MKP MK-SB: ¡La confianza de Gonzalo, la bandera roja del proletariado seguirá flotando en el Perú y en el Mundo!

 MKP MK-SB: ¡La confianza de Gonzalo, la bandera roja del proletariado seguirá flotando en el Perú y en el mundo!

 RedMaster Hace 44 minutos0COMPARTECuotaPíoImpresión PDF libro electronico 

Centro de Noticias: El Buró Político del Partido Comunista Maoísta / Comité Central (MKP MK-SB) hizo una declaración escrita sobre el líder comunista, el presidente Gonzalo, el líder del PKP, quien estuvo bajo fuerte aislamiento durante 29 años y fue asesinado por el estado fascista peruano en octubre. 11, al prevenir la progresión de su enfermedad y prevenir su tratamiento.

Las siguientes declaraciones fueron incluidas en la declaración firmada por el MK-SB del Partido Comunista Maoísta, que llegó a nuestro periódico por correo electrónico.

“Las maniobras políticas del capitalismo imperialista, como la explotación, la ocupación, las guerras injustas y las masacres naturales, que son el resultado natural de la anarquía de la producción, han perdido su impulso de vez en cuando golpeando el muro de acero del proletariado mundial.

La determinación de la lucha, que abrió el camino a la victoria final del proletariado, fue tratada de ser frustrada y aplastada por diversos ataques político-políticos del imperialismo. Armados con la ciencia del marxismo, leninismo y maoísmo en muchos centros del mundo, los partidos comunistas demostraron a la clase trabajadora, al campesinado trabajador y a todos los segmentos oprimidos que un mundo sin fronteras, guerras y explotación es posible con sus luchas de sangre y vida. .

Subrayando que nuestra época es la era de las revoluciones proletarias, el líder comunista del proletariado, Lenin, dijo: „Es el deber principal del partido revolucionario revelar la interrelación de clases“, y afirmó que la tarea de cumplir las tareas de la época descansa sobre los hombros de los partidos comunistas. La Guerra Popular y la Gran Revolución Cultural Proletaria, que obtuvo la victoria bajo el liderazgo del presidente Mao en China, tienen un papel extremadamente importante en el resurgimiento de los movimientos comunistas mundiales en su propio país, y en el empoderamiento y revelación de los comunistas. líderes.

Nuestro líder comunista İbrahim Kaypakkaya, fundador y teórico del partido maoísta en Turquía y Kurdistán del Norte; Cuando dijo, “Nuestro movimiento es producto de la Gran Revolución Cultural Proletaria”, afirmó que el inicio y las tareas de la época están sobre los hombros de nuestro partido. Y cuando fue asesinado, subrayó que, con la guía de la ciencia MLM, la liberación del proletariado y los sectores oprimidos y explotados del pueblo en Turquía y Kurdistán del Norte sería absoluta con la victoria de la Guerra Popular, y que tal una carga estaba sobre los hombros de su partido.

El sol del marxismo, el leninismo, el maoísmo derritió los icebergs del imperialismo en manos del proletariado en Turquía y Kurdistán del Norte, India, Nepal, Filipinas y Perú. En muchas partes del mundo, los partidos comunistas maoístas que prepararon las guerras populares para la victoria bajo la dirección del proletariado contra el servidor jurado del imperialismo, los aparatos estatales fascistas de los países semifeudales y semicoloniales, conservaron su existencia vital. pagando un alto precio.
La revuelta del proletariado y de las capas populares contra la explotación, la opresión y el bandolerismo imperialista en el Perú también reveló la agonía del nacimiento del partido comunista marxista, leninista y maoísta. En medio de todos estos gritos, el Partido Comunista Peruano tomó su lugar en el escenario de la historia vistiendo la ideología del marxismo.

PKP MLM es un partido, y su fundador y teórico, el Presidente Gonzalo, insistió en “MLM no necesariamente maoísmo” y procedió a aplicar la Guerra Popular a condiciones únicas, que sacudieron profundamente al estado esclavista peruano, especialmente al imperialismo estadounidense. El Partido Comunista Peruano, que se arraigó en el pueblo en poco tiempo, comenzó a sacudir a Washington desde la capital, Lima, con las huellas de la revolución bajo la dirección del proletariado.
A medida que los movimientos estratégicos y los
esfuerzos del presidente Gonzalo para desarrollar la Guerra Popular Maoísta, que él sostuvo , comenzaron a dar frutos, la ofensiva del enemigo y los movimientos de circuncisión
cobraron impulso .

El presidente Gonzalo, mientras dirigía el PKP, también estaba
mostrando a los pueblos de América Latina y del mundo el camino hacia la verdadera liberación. Reveló que estamos en la 3ª etapa y superior de la Ciencia Proletaria, con
la síntesis de UKH de la realidad histórica y contemporánea clásica de Mao traída a la conciencia, junto con la hábil aplicación de la ciencia MLM en las condiciones peruanas
. UKH también luchó
y consiguió que lo aceptaran. Es esta
realidad la que distingue al presidente Gonzalo de cualquier líder comunista del CICR . Hay que estudiar y comprender la obra del presidente Gonzalo. Dirigió el
partido comunista teórico-político con el proletariado peruano desde 1980 hasta el 12 de septiembre de 1992, cuando fue encarcelado.
convirtió a su pueblo en súbdito de la Guerra Popular. Pero eso no es todo. Con
su comprensión de las dimensiones universales de la guerra popular
, aclaró que el proletariado tiene una fuerte estrategia militar hacia la revolución proletaria mundial . La misión del presidente Gonzalo en la historia
será abordada y puesta en marcha por MLM con estas contribuciones.

Su ingenio rápido y sus movimientos estratégicos maoístas
crearon las condiciones „normales“ para que él fuera el principal enemigo del estado fascista peruano y de los bandidos imperialistas . Los ataques del enemigo y la reducción del círculo
dieron sus frutos , y el 12 de septiembre de 1992, el presidente Gonzalo y muchos de sus compañeros fueron hechos prisioneros. Sus enemigos esperaban
desenmascarar y
humillar al presidente Gonzalo en una jaula ante la prensa mundial el 28 de septiembre, y aprisionar al proletariado mundial y sus pueblos en los muros del miedo con estas imágenes
.

Él, en cambio, lanzaba su puño de “jaula” con barrotes de hierro en la
cara de los bandidos imperialistas en nombre del proletariado mundial y de los pueblos y naciones oprimidos y extinguidos, gritando con la fuerza que obtuvo de su ideología;
¡Viva el marxismo, el leninismo, el maoísmo, viva la victoria de la guerra popular! El
clima neblinoso que el enemigo quería crear con desprestigio, demagogia y manipulaciones
fue destruido por el PKP y la Guerra Popular liderada por él.

Abimael Guzmán
Reynoso, quien estuvo detenido en la Base Naval del Callao , primero a muerte y luego a cadena perpetua agravada ,
fue un defensor de la ciencia MLM hasta su último aliento como presidente Gonzalo, líder del PKP y uno de los líderes de la UKH . La hospitalización del camarada Gonzalo el 20 de julio y el
hecho de que el Estado fascista peruano no compartiera información concreta sobre su salud
trajo consigo serias preocupaciones sobre su vida . Compañeros maoístas de muchos países del mundo
organizaron campañas para defender la salud y la vida del presidente Gonzalo y tomaron acciones en muchos países
.

Durante 29 años de severo aislamiento, el líder comunista
continuó infundiendo miedo al imperialismo y su lacayo nativo, el estado fascista peruano . El 11 de septiembre Gonzalo fue declarado muerto.
El camarada Gonzalo, asesinado por el Estado peruano , dejó su huella en la historia como
un
combatiente comunista , un líder indomable, dedicado al proletariado mundial, especialmente al proletariado peruano , y a los pueblos oprimidos , con la línea de la Guerra Popular, a pesar de todo tipo de ataques .

Seguirá siendo un arma en manos del proletariado mundial, una antorcha insaciable en su conciencia. Hacemos un llamado a
las fuerzas y al pueblo maoístas, especialmente de Turquía y Kurdistán del Norte, a
abrazar la memoria comunista de las fuerzas comunistas-revolucionarias internacionales Presidente Gonzalo y
apoyar firmemente los eventos de conmemoración que se llevarán a cabo . Debemos asumir nuestro deber de cumplir con nuestras
responsabilidades revolucionarias
, conociendo nuestro rencor de clase y actuando con la conciencia de responsabilizarnos por el asesinato del camarada Gonzalo a las potencias imperialistas y al estado fascista peruano .

¡El líder comunista Gonzalo es inmortal!
¡Viva la Victoria de la Guerra Popular!
¡Viva el internacionalismo proletario!
¡Viva el marxismo, el leninismo, el maoísmo! „

Dünya, Güncel Haber, Videos
Mozambik tarihinin en büyük mali skandalını yargılıyor

Mozambik, 20 Ağustos 2021’den bu yana ülkenin gördüğü en büyük mali skandal olan „Gizli Borçlar“ olarak bilinen davayı düzenliyor.

Her şey, Eski Cumhurbaşkanı Armando Guebuza’nın (2004-2014) hükümeti sırasında, 2000 milyon dolar tutarındaki bir borcun sözleşmeye varıldığı dönemde, Parlamento veya Mozambik’in mali işlerinden sorumlu taraflar tarafından bilinmeyen bir süreçte olacaktı.

Dava Nisan 2016’da The Wall Street Journal gibi yabancı haber portalları aracılığıyla tanındı. Soruşturmalara göre, olaya karışanlar eski maliye bakanından Armando Guebuza’nın oğluna ve hatta gizli servis üyelerine kadar uzanıyor.

Tüm bu senaryo, Mozambik’in Uluslararası Para Fonu gibi işbirliği ortaklarından aldığı Devlet bütçesine desteğin askıya alınmasıyla sona erdi.

DW portalına göre, Mayıs 2021’de yayınlanan bir çalışma, gizli borçların demokratik faaliyetleri azalttığını ve Mozambik’te otoriterlik yarattığını gösteriyor. En çok etkilenen sektör eğitim sektörü oldu.


Kamu Bütünlüğü Merkezi(CIP) tarafından yapılan bir araştırmada ortaya konduğı gibi, 2016-2019 yılları arasında yaklaşık iki milyon Mozambikli gizli borçlar nedeniyle mutlak yoksulluk içinde.).

Çalışma, sadece 674,2 milyon dolar olarak tahmin edilen doğrudan borç maliyetleriyle, ikincil bakım için 56.000 derslik ve 898 sağlık merkezi inşa edilmiş olabileceğini gösteriyor.

„Mozambik için Gizli Borçların Maliyetleri ve Sonuçları“ başlıklı başka bir soruşturmaya göre,her Mozambikli 2016 ve 2019 yılları arasında 159 dolar (yaklaşık 10.000 Mozambik metikali) ödedi.

Gizli borçlar: Sürecin başlangıcı

Borçlar 2013-2014 yılları arasında Mozambik devlet şirketleri Proindicus, Ematum ve MAM tarafından yatırım bankaları Credit Suisse ve VTB’nin İngiliz iştirakleri ile sözleşmeye varıldı. Krediler, Parlamento veya İdare Mahkemesi’nin bilgisi olmadan Armando Guebuza liderliğindeki hükümet tarafından desteklendi.

Davayı daha iyi algılamak için, 2015 yılında Mozambik Hükümeti ve ortakları, gerçekte ne olduğunu bulmak için Kroll şirketi tarafından yapılan bir denetim gerçekleştirdi. 64 sayfalık rapor, EMATUM (Empresa Mozambikña de Atún), Proindicus ve Mozambik Varlıkları Yönetimi (MAM) şirketlerinin maruz kaldığı borçların limitlerine ilişkin soruşturmanın ardından ayrıntılı açıklamalar sunmaktadır.

Belge, teslim edilen mal ve hizmetlerin fiyatlarında tutarsızlıklar olduğunu gösterdi ve iyileşmek için bu boşlukları doldurmak için önemli çabalara rağmen, 2 milyar dolara rağmen tam olarak nasıl harcandığı konusunda boşlukların devam ettiği belirtildi.

Raporagöre Kroll, Mozambikli şirketlerle yapılan üç tedarik sözleşmesi kapsamında anlaşmalı şirket tarafından sağlanan mal ve hizmetlerin herhangi bir güvenilir değerlemesini gerçekleştiremedi.

Mozambiklilerin yargılanması ve tepkisi

19 sanık var İddianameden, söz konusu suçların suç işlemek, seyyar satıcılığı etkilemek, pasif yolsuzluk, kara para aklama, zimmet, görevi kötüye kullanma veya görevi kötüye kullanma ve belgelerin tahrif edilmesi suçlarından olduğu biliniyor.

Ancak, şu anda devam eden davaya ek olarak, Mozambik adalet sistemi, çok sayıda kişinin sözleşmelere katıldığından şüphelenilen özerk bir süreç başlattı. Anlaşmada eski Maliye Bakanı Manuel Chang, Mozambik Bankası’nın eski yöneticileri ve kredileri mümkün kılan bankacılık kurumu Credit Suisse’in eski yöneticileri yer alıyor.

Manuel Chang, ABD’nin talebi üzerine iki buçuk yıldan fazla bir süredir Güney Afrika’da gözaltında. Dava üzerine ABD ve İngiltere’de de iki yargı süreci açıldı. Ancak Chang Mozambik’e iade edilmeye çalışılıyor.

Gizli borçlar davasının duruşması saat 9.m’dan biraz sonra başladı. Neredeyse bir saat geçiyor ve hakim, savcı ve avukatlar ön noktaları sunuyor. Öne çıkan noktalar, duruşma öncesi gözaltıların zamanlamasının yanı sıra özgürlük içinde yanıt vermek üzere gizli servis üyelerinin serbest bırakılması.

Mozambik’in eski cumhurbaşkanının en büyük oğluna gelince, rüşvet parası aldığını ve avukatının tutukluluğu yasadışı olduğunu iddia edip etmediğini reddediyor. ‚Observador‘ portalının anlattığı gibi, Armando Guebuza’nın oğlu 33 milyon dolar alacaktı, babasını etkilemek için 2200 milyon dolarlık gizli borçları sözleşmeye bahane olarak kıyı koruma projesini onaylamasını sağlamak için.

Davanın ilk günlerinde ortaya çıkan ifşalardan biri, sanıklardan Filipe Nyusi’ye (Mozambik Cumhurbaşkanı) göre, Milli Savunma Bakanı olduğu dönemde kredilere konu deniz güvenliği projesini onaylayan mevcut Cumhurbaşkanı ile ilgilidir.

Davanın başlamasından bu yana, bilinecek sonuca duyulan güvensizlik arasında, aynı zamanda Mozambik’teki adalet sisteminin bağımsızlığının olmaması nedeniyle çok fazla tartışma yaratıldı. En önemli kurumlardan biri, davanın başlaması için muzaffer bir eylem çağrısında bulundu

Gizli Borçlar Davasının Yargısı: – Yolsuzlukla Mücadelede Kamu Bütünlüğü Merkezi için bir zafer.
————–

Gizli borçların yargılanmasında söylenenleri dinleyen toplum, liderlerin çocuklarının kralların çocuklarıymış gibi sahip oldukları koruma nedeniyle sahip oldukları hakları sorgulamalıdır. Bu vergi ödeyen hepimizi incitir.

Dünya, Güncel Haber
Afganistan’da ülke çapında direniş çağrısı

Pencşir Vadisi’ni Taliban’a karşı korumaya çalışan NRFA’nın lideri Ahmed Mesud, Afghanistan halkını, Taliban’a karşı direnmeye davet etti. Mesud, her türlü direnişe „son ana dek destek vereceklerini“ ifade etti.

Afganistan Ulusal Direniş Cephesi’nin (NRFA) lideri Ahmed Mesud, Afganistan halkını ülke çapında Taliban’a karşı direnmeye davet etti. Pencşir Vadisi’nde Taliban ile mücadele eden Mesud, Pazartesi günü yayınlanan sesli mesajında, „Sizi, vatanımızın onuru, özgürlüğü ve gururu için genel bir ayaklanma başlatmaya çağırıyorum“ ifadelerini kullandı.

Pencşir Vadisi’nde Taliban güçlerine karşı direnen NRFA savaşçıları

Söz konusu mesajın yayınlanmasından birkaç saat önce ise Taliban, ülkede şu ana dek hakimiyet kuramadığı tek bölge olan Pencşir eyaletini kontrol altına aldığını duyurmuş; sosyal medyada yayınlanan vídeo ve fotoğraflarda da Taliban savaşçılarının, Pencşir eyalet başkenti Basarak’taki vilayet binasına girdikleri görülmüştü.

Sesli mesajında bölgedeki güncel duruma dair herhangi bir bilgi vermeyen Mesud, insanların silahlı mücadele ya da protestolar gibi çeşitli yöntemlerle savaşabileceğini ve NRFA’nın son ana kadar Taliban ile mücadeleye katılanların yanında olacağını dile getirdi.

Dünya, Politics, Yazarlar
Sınıf Olarak Avrupa Birliği Projesi ve Emperyalist Strateji

Panagiotis Sotiris ve Spyros Sakellaropoulos 

Eurocrats

Avrupa Birliği’nin bir sınıf projesi olarak nitelendirilmesine ilişkin sorular, „Avrupa Entegrasyonu“ teorisini teorileştirmeye çalışan bazı Marksistlerin önemli müdahalelerine rağmen Marksist tartışmalarda hak ettikleri ilgiyi göremedi. 1 Avrupa Entegrasyon sürecini bir federasyonun veya konfederasyonun evrimi olarak teorileştirme eğiliminin aksine, bu süreçte yazılı sınıf stratejilerine odaklanmak istiyoruz. Böyle bir yaklaşım, uluslararası bir devlet biçimiyle değil, Avrupa kapitalist sınıflarının ve kapitalist devletlerin sınıf projelerinin hiyerarşik (ve mutlaka çelişkili) koordinasyonunun ve entegrasyonunun ileri bir biçimiyle karşı karşıya olduğumuzu gösterecektir, bu da devlet egemenliğinin azaltılmasının yoğun kapitalist sömürü stratejisini mümkün kıldığını gösterecektir. Böyle bir yaklaşımın sadece analitik sonuçları değil, aynı zamanda siyasi sonuçları da vardır, çünkü alt sınıflar için Avrupa Entegrasyon süreciyle bir kopma stratejisinin devam eden ilgisine işaret eder.

Bundan sonraki yıllarda Avrupa Birliği’nin tarihsel evriminde sınıfsal karakterini analiz etmeye ve emperyalist sisteme nasıl dahil edildiğini göstermeye çalışıyoruz. Buna dayanarak, entegrasyonun dinamiklerini ve „Avrupa Projesi“nin mevcut krizini değerlendirmeye çalışıyoruz.

Avrupa Entegrasyonunun İlk Adımları

Avrupa Entegrasyonunun resmi geçmişleri, Avrupa halklarının barışçıl işbirliği arzusundan ortaya çıkan bir entegrasyon resmi sunma eğilimindedir. Ancak, entegrasyon çok daha karmaşık bir süreç olmuştur. 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (ECSC) kurulması, Avrupa devletleri arasında işbirliğine yönelik spontane eğilimlerin ürünü değil, kapitalist bir Batı Avrupa’nın ekonomik gelişimini artırarak Sovyet etkisini kontrol altına almak için daha geniş bir ABD Soğuk Savaş stratejisinin bir parçasıydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ekonomilerinin hala büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu gerçeğinin yanı sıra Fransa ve İtalya gibi ülkelerde büyük Komünist Partilerin varlığı göz önüne alındığında, ABD’nin sadece Marshall Planı (Avrupa Kurtarma Programı) gibi ekonomik yardım biçimleri sunmakla kalmayıp, aynı zamanda ekonomik ve siyasi entegrasyon projelerini de desteklemesi aşikar görünüyordu. Bu, Marshall Planı’nda alıcı ülkelerin ekonomik yardımın kolektif yönetim kurumlarına katılmaları ve Avrupa’nın yeniden inşası için ayrıntılı programlar yapma şartında açıkça belirtildi. 2

ABD’nin bu sürece katkısı, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) ilk aşamalarında Jean Monnet’in rolünde, aynı zamanda Avrupa kapitalist ekonomilerinin güçlenmesine ve istikrara kavuşmasına yönelik birçok destek biçimiyle de belirgindi. 3 Abd’nin hegemonik bir güç olarak ortaya çıkma girişimini temsil ediyordu, sadece üstün güç anlamında değil, aynı zamanda SSCB, güçlü Komünist Partiler ve işçi sendikalarının temsil ettiği tehlikeye karşı küresel kapitalist çıkarları garanti etme anlamında, potansiyel rakiplerine ekonomik yardım veya bu rakiplerin konumuna yardımcı olacak Avrupa Entegrasyonu gibi projelerin onaylanması anlamına gelse bile. 4

Batı Almanya’yı bütünleştirme ihtiyacıyla birlikte bu süreç, 1951 yılında Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg („Altı“) tarafından kurulan ECSC’nin kurulmasına yol açtı. AKSC’nin kurulması bir dizi sorunun çözülmesini kolaylaştıran: Avrupa kapitalist ülkeleri arasındaki ekonomik işbirliği eğilimi; Almanya sorununun yönetimi; endüstriyel üretimin iki temel parametresi olan kömür ve çeliğe odaklanılması; ve serbest piyasanın işletilmesi.

Ayrıca, tüm entegrasyon sürecinde etkili olacak bir Alman-Fransız işbirliği modeli oluşturdu. AKSC’nin başarılı bir şekilde kuruluşuna, Batı askeri ittifakını güvence altına almak için NATO’nun başlamasına ve Alman Federal Cumhuriyeti’nin 1954’te NATO’ya girmesine rağmen, Avrupa Entegrasyonunun ilk adımları pek başarılı olmadı. 1954’te Fransız Ulusal Meclisi, Avrupa Savunma Topluluğu ve Siyasi Birlik önerilerini reddetti. Ancak Süveyş fiyaskosu ve ABD’nin eski sömürgeci emperyal güçlerin aksine „Batı Dünyası“nın önde gelen gücü olduğunu açıkça ortaya atması 1957’de Roma Antlaşması’na yol açtı. 5 Ancak bu noktada, AET’yi kuran antlaşmanın imzacıları Altı’nın ötesine geçmedi. Avrupa Serbest Ticaret Birliği’nin (EFTA) daha klasik bir yaklaşımı yansıtan „rakip“ projesi, AET’ye damgasını vuran siyasi bütünleşme eğiliminden yoksun olmasına rağmen de aktifti. Diğer Avrupa ülkeleriyle ticaretteki hızlı artışta örneklenen Alman ekonomisinin artan önemi, Almanya’yı önemli bir düğüm haline getirdi ve yavaş yavaş EFTA ülkeleri AET’ye katılmaya karar verdi. 6

Roma Antlaşması’nın hem AET hem de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun (EAEC) kurulmasındaki temel amacı, hukuk, idare ve vergilendirmede Topluluk üyeleri arasında ortak bir çerçeve oluşturmak ve ortak direktifler ve üzerinde anlaşmaya varılan uzmanlıklar yoluyla üretimin içeriğini yeniden yapılandırmaktı. AET’nin kuruluşu, Avrupa Entegrasyonuna yönelik ana akım teorik yaklaşımların arazisini işaret eden üç farklı teorik söylemin ortaya çıkmasıyla çakıştı: federalizm, işlevsellik ve hükümetler arası işbirliği. Her üçü de teorik olarak bütünleşme dinamiklerini açıklamak için yetersiz olsa da, ideolojisinin bir karışımını ve farklı dinamiklerin gerçek bir tanımını sunarlar. „Federalizm“, Avrupa Entegrasyonunun artan siyasi önemine „metonik“ bir referans olarak kabul edilebilir; „dökülme etkilerine“ (işlevselci okulun merkezi ilke) olan inanç, Avrupa Mahkemesi’nin rolünden para birliğine kadar merkezi yönlerin arkasındaki motor güçtü; ve hükümetler arası işbirliği (çatışmacı ve hiyerarşik bir şekilde de olsa) merkezi karar alma süreci olarak kaldı (liberal hükümetler arasılığın önerdiği gibi). 7 Bununla birlikte, sadece açıklamanın ötesinde, entegrasyonun en iyi kavramsallaştırılacağına dair teorik soru açık ve cevapsız kalır.

Entegrasyonun İlk Aşamalarının Çelişkileri

Avrupa Entegrasyonunun çoğu tarihi, Ortak Tarım politikasının kurulması için bitmeyen müzakerelerden „boş sandalye krizi“ gibi bölümlere kadar ilk dönemi çoğunlukla başarısızlıklarla işaretlenmiş olarak sunma eğilimindedir. Bunlar, Fransızların İngiltere’nin AET’ye katılımını veto etmesine yol açan „Avrupa Birliği“nin lider gücü olarak kalma hırsında örneklenen eski düşmanlıkların sonuçlarıydı. Bununla birlikte, özellikle yavaş yavaş “ müktesebatını oluşturmaya başlayan Topluluk düzeyindeki kurumların çalışmalarında, entegrasyona yönelik kademeli eğilimi de şimdidengörebiliyoruz. ,“ Avrupa Mahkemesi’nin işleyişinden başlayarak, özellikle topluluk hukukunun ulusal mevzuat üzerindeki üstünlüğüne karar verdiğinden beri, aynı zamanda özellikle 1967 Birleşme anlaşmasından sonra Komisyon ile. Başlangıçtan itibaren, daha sonra „neoliberalizm“ olarak tanımlanacak olan şeye karşı belirli bir ivme vardı. 8 Zaten 1939’da F.A. Hayek, pazar temelli bir toplum anlayışını uygulamak için bir araç olarak federasyon fikrini ve ulusal egemenliğin bozulmasını savundu. Hayek için , „ulusal egemenliklerin bozulması ve etkili bir uluslararası hukuk düzeninin oluşturulması, liberal programın gerekli bir tamamlayıcısı ve mantıksal bir şekilde tüketilmesidir.“ 9 Hayek’in Mont Pélerin Society tarafından ifade edilen bu özel liberal, piyasa dostu politikalar, AET/ AB’nin evriminde önemli bir rol oynadı. Savaş sonrası Batı Almanya’da hüküm süren ve bugün Alman mali politikasının ve AB’nin teorik arka planı olmaya devam eden bir dizi ekonomi politikası doktrini olan Alman „ordoliberalismus“ geleneği de önemli bir rol oynadı.. Michel Foucault’nun Biyopolitiğin Doğuşu’nda tartıştığı gelenek tam da buydu. ortaya çıkan „neoliberalizmin“ bir örneği ve belirli bir kapitalist hükümet oluşumunun bir parçası olarak. 10. John Gillingham’ın vurguladı dediği gibi, bu ideolojik içerikler entegrasyon projesiyle kurumsallaştı:

[Hayek]’in 1947’de ortaklaşa kurduğu Mont Pèlerin Cemiyeti, sadece kendi görüşleri için değil, aynı zamanda paracılık, kamu seçimi teorisi ve yeni kurumsal ekonomi gibi onlardan etkilenen ilgili okulların da merkezi bir difüzyon noktası olarak hizmet verdi. […] Sonunda labirent komisyonu bürokrasisinin en etkili kolu olan rekabet müdürlüğü (DG IV) çekirgesi oldu. 11

Ortak Tarım Politikası’nın oluşturulmasından sonra, bir sonraki entegrasyon adımları ve „Ortak Pazar“ siyaseti, İngiltere, İrlanda ve Danimarka’nın katılımıyla AB’nin genişlemesine de yol açan bir gerçek olan İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik büyüme modeliyle çakıştı. Dahası, ortak tarım politikası, kendisi çiftçilerle (özellikle orta ve büyük çiftçiler) sosyal bir ittifak kurma ve istikrarlı bir tarım ürünleri akışını garanti etme girişiminin bir sonucu olarak, kendi açısından bir başarıydı. 12

AET’nin artan itirazının arkasında siyasi mülahazalar da vardı. Avrupa Güney ülkeleri için, özellikle diktatörlüklerin yıkılmasından sonra AET’ye üyelik, demokratik kurumları güçlendirmenin bir biçimi olarak görülürken, aynı zamanda „Avrupa“nın sembolik ve ideolojik bir referans noktası olarak işlev gördüğü daha „periferik“ bir durumdan çıkış olarak görüldü. Bu, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in girişine yol açan süreçtir. Dahası, 1970’lerde Avrupa Entegrasyon süreci, Avrupa’yı ortak mücadeleler ülkesi olarak sunan ve bir „Birleşik Avrupa“nın ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki düşmanlığa karşı demokratik bir karşı denge olabileceği ihtimalinde ısrar eden Sol kesimlerin, özellikle de Avrupa-komünist Sol’un desteğini almaya başladı. 13

1960’ların ve 1970’lerin sonunda ekonomik ve parasal birlik sorunu ortaya çıktı. Genellikle atıfta bulunulan dönüm noktası, entegrasyonu büyütmek ve derinleştirmek için yeni hedefler belirleyen 1969 Lahey Zirvesi. Bu süreç Bretton-Woods sisteminin çöküşünden ve 1970’lerdeki yapısal kapitalist krizin tamamen patlak vermesinden önce başlamış olsa da, entegrasyon sürecini hızlandırma kararı hem İkinci Dünya Savaşı sonrası „Fordist“ birikim rejiminin artan çelişkilerine hem de 1960’larda hem öğrenci hem de işyeri aktivizminde ifade edilen yükselen sosyal ve siyasal radikalizme bir tepkiydi. Parasal birlik, Avrupa ekonomileri arasındaki koordinasyonu artırmanın bir yolu olarak görülüyordu. Bununla birlikte, döviz kurlarının ve hareketlerinin sadece ticaret akışlarını değil, verimlilik ve rekabet gücü farklılıklarını yansıttığı gerçeğiyle de başa çıkmak zorunda kaldı. Döviz kurlarının sunduğu „düzeltme“ sadece daha az üretken sermayelere karşı koruyucu bir engel olarak değil, aynı zamanda yurtdışında doğrudan yatırımlar için de bir neden olarak hareket etti. Bu mekanizmanın kaldırılması sadece enflasyon açısından koordinasyonu değil, denge bozucu dengesizliklerin önüne geçmek için verimlilik seviyelerinin de uyumlu hale getirilmesini gerektiriyordi. Kapitalist krizin başlaması işleri daha da zorlaştırdı. 14

Tek Avrupa Yasasından Euro’ya: Neoliberal Strateji Olarak Entegrasyon

1981’de Fransa ve Yunanistan’da nispeten radikal programlara sahip sosyal demokrat partilerin zaferlerine rağmen, Margaret Thatcher’ın İngiltere’de (1979) ve Batı Almanya’da Helmut Kohl’un zaferleri (1982), 1983’te Fransız hükümetinin programının daha radikal yönlerini terk etmesi ve küresel ölçekte neoliberal politikaların daha geniş bir şekilde ortaya çıkması (Ronald Reagan’ın seçilmesi, vb.), AET yönünde önemli kaymalara yol açmıştır.

Avrupa Tek Pazarı stratejisi, Avrupa kapitalist ekonomilerinin rekabet gücünü artırmanın bir aracı olarak ortaya çıkmıştır. Fikir, emtia ve sermayenin serbest akışının önündeki tüm engellerin kaldırılmasının ölçek ekonomileri yaratacağı, rekabeti artıracağı ve yatırımı artıracağıydı. 1986 yılında kabul edilen Tek Avrupa Yasası (SEA) önemli bir dönüm noktasıdır. Ortaya çıkan „Birleşik Avrupa“nın neoliberal politikalardan, özelleştirmeden ve sosyal hakların erozyonundan biri olacağı belliydi.

Tek Avrupa Yasası, Toplum içi ticaretin veya sermaye akışlarının ölçeğini artırmak için basit bir araç değildi; koruyucu engellerin kaldırılması, daha az üretken ve daha az rekabetçi sektörlerin artan düşmanca baskılara maruz kaldığı anlamına geliyordu. Bu baskılar sadece yeni teknolojilerin tanıtılması ihtiyacıyla değil, aynı zamanda rekabet gücünü azaltabilecek tüm sosyal haklardan (ücret seviyeleri, toplu sözleşmeler, iş yasaları, sosyal korumalar) kurtulma ihtiyacıyla da ilgili olmak zorundaydı. Sermayenin en agresif kesimlerinin temsilcisi olarak hareket eden ve Avrupa Tek Pazarı politikalarının oluşmasında etkili olan Avrupa Sanayiciler Yuvarlak Masası’nın (ERT) merkezi rolünü göz önünde bulundurursak, bu stratejinin sınıfsal karakteri belirgin hale getirilir. 15 Dahası, iç pazarın sorularında çoğunluk oyu getirerek, Tek Avrupa Yasası üye ülkelere yönelik baskıyı artırdı ve bir neoliberal genişlemeyi artırdı. müktesebat communautaire16

Bir sonraki önemli adım, Avrupa para birliği ve Euro’nun ortak para birimi olarak tanıtılması için zemin ve hızı belirleyen Maastricht Antlaşması (1991) idi. Verimlilik ve üretkenlikteki ayrışmalarla işaretlenmiş bir alana sabit döviz kurları ve ardından ortak bir para biriminin getirilmesi kapitalist sömürüyü artırmak için büyük bir baskıya neden olacaktır. Guglielmo Carchedi’nin de vurguladığı gibi, parasal birlik koşulunda, „teknolojik gecikmeler enflasyon ve devalüasyondan feragat etmek zorunda kaldılar ve sermayeleri daha uzun çalışma günleri (veya haftalar) ve daha yüksek iş gücü yoğunluğu ile rekabet etmek zorunda kaldılar, yani üretim noktasında mutlak artı değerden daha yüksek oranlar dayatarak.“ 17 Maastricht Antlaşması (ve sonraki anlaşmalar), Avrupa merkezinden çevreye yeniden dağıtımın artması anlamına gelecek olan bu ayrışmalarla başa çıkma stratejisi yerine, esas olarak mali ve enflasyon kriterlerini (açık, borç ve enflasyon tavanları) içeriyordu ve bu da sadece kemer sıkmaya, refah devleti hükümlerinin kaldırılmasına yol açabilirdi, ve Avrupa genelinde neoliberal yönetim biçimlerinin tanıtılması. Emeklilik sistemlerinin açıklarını azaltmak için kısıtlayıcı ücret politikaları, kamu harcamalarındaki kesintiler ve emeklilik reformu dalgasının ardından dalga dalga (asgari emeklilik yaşındaki zamlar, emeklilik tutarlarındaki azalmalar, özelleştirilen emeklilik fonlarının zorla getirilmesi vb.) yavaş yavaş Avrupa’da norm haline geldi. Aynı zamanda, 1990’larda Avrupa Tek Pazarı’nın politikaları, telekomünikasyon, enerji ve kamu alımlarında piyasaların zorla açılması yoluyla daha fazla özelleştirmeye izin sağladı.

Küresel olarak sabit kur rejimlerinin yoğun çelişkilerinin daha geniş bir kalıbına denk gelen ve İngiltere’nin Döviz Kuru Mekanizması’ndan ayrılma kararında örnek gösterilen ekonomik ve parasal birliğin ilk aksaklıklarına rağmen, Euro yürürlüğe girdi. 18 Bunun gerçek „yapısal“ ekonomik yakınsama ile daha az ilgisi ve nispeten elverişli birikim dinamikleri ile birlikte enflasyon oranlarındaki yakınsamalarla daha fazla ilgisi vardı.

Avrupa çekirdeği ülkeleri ve özellikle de bu ülkelerle ekonomik ilişkiler geliştirmiş olan Almanya için, AB genişlemesi ve eski sosyalist ülkelerin dahil edilmesi, özellikle bu ülkeler deneyimli ve yüksek nitelikli bir iş gücü sunduğundan, yeni pazarlar açma ve yeni yatırım fırsatlarından yararlanma anlamında emperyalist bir stratejiyi temsil ediyordu, düşük işgücü maliyetleri ve sanayi ve altyapı geçmişleri, kurumsal anti-komünizm ve neoliberal, iş yanlısı mevzuat ile birlikte. Gelişmekte olan Doğu Avrupalı elitler ise, AB’ye katılımın ülkelerini Sovyet sonrası ayrılığın yol açabileceği tehlikelerden koruyabileceği, aynı zamanda ekonomilerinin daha rekabetçi sektörleri için daha fazla fırsat sağlayabileceği ve dış yatırım çekebileceği değerlendirmesinde bulunuyorlar.

Ancak, Euro’nun piyasaya sürülmesi bile rekabet gücünün artmasına yol açmadı. 2000 yılında başlatılan sözde „Lizbon Stratejisi“, AB’yi „daha iyi istihdam olanakları ve daha fazla sosyal uyumla birlikte ekonomik büyümeyi başarabilecek dünyanın en rekabetçi ve dinamik bilgi ekonomisi“ haline getirmeyi amaçlıyordu. 19 Ancak 2000’li yılların ortalarında başarı eksikliği ortadaydı. 20 Ancak bu tek tip bir eğilim değildi ve başta Almanya olmak üzere Avrupa çekirdeğinin bazı ülkeleri, özellikle Avrupa Birliği içinde artan rekabet gücü yaşadı.

Birleşik Bir Avrupa Federal Devletine Doğru Bir Hareket Var mı?

Her ne kadar çok az insan bugün AB’nin bir federasyon olduğunu öne sürse de, hem ortak bir demodan hem de bu yönde işaret edecek türden bir siyasi tutarlılıktan yoksun olduğu için, entegrasyonun yönüyle ilgili soru hala açık. 21

Bize göre, AB bir supranasyonsal devlet biçimi değildir. Toplam sosyal sermayeler ile kapitalist devletler olarak siyasi temsilleri arasında çok düzeyli ve mutlaka çelişkili hiyerarşik bir koordinasyon biçimi olmaya devam etmektedir, bu da sınıf stratejilerini ifade eden bir biçimdir. Bu, farklı düzeylerde ve aşamalarda uluslarüstü mekanizmalar, ulus devletler, bölgesel yönetimler, çok uluslu şirketler ve erişimi uluslararası olan çıkar gruplarını içeren çok sayıda karşılıklı nüfuz eden sosyal (ekonomik, politik, ideolojik) bağlantı ağları şeklindedir. Bununla birlikte, bu karmaşık süreçlerin temelinde, bir yandan kapitalist girişimin özel çıkarlarını, diğer yandan ulus devletlerin, her ülkenin Avrupa Birliği içindeki belirli hiyerarşik konumuyla birlikte, bu başkentlerin üreme koşullarını koruma çabalarını buluyoruz. Bu anlamda modern emperyalizmin temel yönü olan kapitalist sosyal ilişkilerin ve üretim biçimlerinin uluslararasılaşmasına yönelik daha geniş bir eğilimin tezahürüdür.

Bununla birlikte, konumumuz, bu sürecin bir süper devlet veya yeni bir karma durum veya yarı devlet türü oluşturulmasına değil, sınıf stratejilerinin ve projelerinin koordinasyonuna yol açmasıdır. Uluslararası rekabetin yoğunlaşmasıyla, aynı zamanda her toplumsal oluşumun içindeki sınıf mücadelesi dinamiklerinin uyguladığı baskılarla karşı karşıya kalan Avrupa burjuvazileri, kendi sınıf stratejilerini koordine etmeyi amaçladı. AB, hem başkentler arasındaki düşmanlıkla hem de sınıf mücadeleleriyle geçiş yapan bu karmaşık ve düzensiz koordinasyonun siyasi ve kurumsal biçimidir. Ab’nin sürekli coğrafi genişlemesi ile birlikte sermayenin uluslararasılaşmasının giderek karmaşıklaşan biçimleri, bu stratejiye ulaşabilecek güçlü bir bürokratik organizasyonun kurulması ihtiyacını doğurmuştur.

AB bürokrasisinin genişlemesi ulus devletin basit bir olumsuzluğu değildir. Bütünleşme sürecinin fiilen gerçekleştirdiği egemenlik, egemenliğin alt sınıfların yararına kullanılabilecek yönlerinin erozyona uğramasıdır. Egemenliğin kapitalist iktidarın güçlenmesine atıfta bulunan temel yönleri ise yerinde kalmaktadır. Ulus devletin ortadan kaldırılması değil, onu burjuvazinin diktatörlüğüne yaklaştıran, sınıf mücadelelerinden ve alt sınıfların taleplerinden kaynaklanan her türlü baskıdan yalıtan derin bir dönüşümdür.

Dahası, koordinasyon düşmanlığı engellemez. Ve küresel ölçekte hala kapitalist devletler arasındaki birçok düşmanlık biçimine tanık oluyoruz. Düşmanlık unsurunu küçümsemek, Karl Kautsky’nin ultra emperyalizm anlayışına yakın bir şeye geri dönme riskini göze alıyor. 22 Nitekim, aşırı emperyalizm kavramının teorik ve analitik çelişkileri, Avrupa Entegrasyonunun „uluslararası“ teorilerinin çelişkilerine benzer, yani bu sürecin bir yönünü abartma, AB kurumlarının güçlendirilmesi ve AB bürokrasisinin genişlemesi ve Avrupa Birliği içindeki düşmanlık ve çatışmanın sürekli önemini ve etkisini küçümseme eğiliminde olmalarıdır. Bu nedenle, Avrupa Entegrasyon sürecinin hem AB’nin emperyalist zincirin geri kalanıyla ilişkisi hem de içindeki düşmanlıklar anlamında emperyalist bir proje olduğu konusunda ısrar etmek zorundayız. farklı ülkeler arasındaki düzensiz ilişkilerde AB içinde.

AB’nin „küresel“ karakterinin tartışılması, devletin geniş anlamda sadece ekonomik işlevlere sahip olmadığı gerçeğini göz ardı ediyor. İşlevleri arasında dış politika, ulusal savunma ve iç güvenlik, eğitim politikası, sağlık sistemleri, vatandaşların günlük yaşamına özen gösterme vb. Bunların çoğu, „Avrupa stratejilerinin“ varlığına rağmen, esasen supra-ulusal entegrasyon kapsamı dışında kalsa da, esasen ulusal entegrasyon kapsamı dışında kalsa da. Yakınlaşmalar var (yükseköğretim Bologna Süreci nedeniyle bir örnektir), ancak büyük farklılıklar devam etmektedir. Bu durum, Irak savaşı veya Kosova’nın tanınmasıyla ilgili farklı ve hatta karşıt tutumlarda örneklendirilen ortak bir AB dış ve savunma politikasının yokluğunda daha belirgindir.

Dahası, İngiltere gibi bir ülkenin AB’den çıkışına karar verme yeteneğine sahip olması da, bize göre, bir Avrupa „supra devletinin“ ortaya çıkışına tanıklık etmekten uzak olduğumuza dair tutumumuzu haklı çıkaran bir şeydir, ancak entegrasyon süreci kurucu üye ülkelerini derinden dönüştürmüştür.

Sınıf Olarak Avrupa Entegrasyonu Projesi

Yukarıdaki teorik açıklama, Avrupa Entegrasyonunun etkilerinin hafife alınması olarak okunmamalıdır. Buna karşılık, sermayenin uluslararasılaşmasının çağdaş süreçlerinin sınıfsal karakteri hakkında önemli içgörüler sunan son derece orijinal bir süreç olarak görme eğilimindeyiz.

Avrupa Entegrasyonu sadece Avrupa Birliği içindeki politikalar kümesini tanımlayan bir dizi ortak anlaşma değildir. Ne de sadece ortak bir para birimi ve kontrollerin emtia ve sermaye akışına kaldırılması. Her şeyden önce, Avrupa kapitalist sınıflarının küresel ekonomik krize ve Avrupa „sosyal modelinin“ özel krizine, kapitalist yeniden yapılanmanın saldırgan neoliberal stratejisiyle cevap verme çabalarını temsil eden bir sınıf stratejisidir. Bastiaan van Apeldoorn’un vurguladığı gibi, AB’nin gömülü neoliberalizmi Avrupa Entegrasyonunu sadece ekonomik bir süreç değil, hegemonik bir proje haline getiriyor. Avrupa’daki sermaye güçlerinin bir parçası olarak. 23 Bu şekilde bir görünüm, Avrupa Entegrasyonu

„Gömülü neoliberalizm“ olarak adlandırdığım, hegemonik bir projeyi yansıtan veya kapsamlı bir kontrol kavramı olarak da adlandırabileceğimiz şey açısından anlaşılabilir. ulusötesi Avrupa sermayesine bağlı sosyal ve siyasi güçlerin çıkarlarını yansıttığı ve yansıttığı gibi eklemlenmiş ve yaymıştır. 24

Nominal olarak Avrupa entegrasyon süreci liberal, neo-mercantilist ve sosyal-demokratik özlemlerin bir kombinasyonu olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı sonrası farklı Avrupa siyasi geleneklerini endeksleyerek, sonunda neoliberalizm baskın olarak ortaya çıktı. 25 Etkili bir şekilde, bu demek oluyor ki

Yeniden başlatılan Avrupa entegrasyon projesi tarafından iç piyasa programı ve para birliği yoluyla belirlenen, Lizbon ‚rekabet gücü‘ gündeminde doruğa ulaşan piyasalaşma güdüsüyle güçlendirilen ve Doğu genişlemesi tarafından daha da kilitlenen neoliberal yeniden yapılanma, sosyal uyumun amacını bir uyum mantığının hedefine bağlamıştır. 26

Böylece projeyi yönlendiren sınıf öncelikleri netleşir.

Parasal Birlik, Azaltılmış Egemenlik ve Neoliberalizm

Tüm Avrupa Entegrasyon sürecinin en önemli yönü, egemenliğin önemli yönlerinin Avrupa Birliği kurumlarına eşi görülmemiş bir şekilde devredilmiş olmasıdır. Avro Bölgesi’ne üye ülkelerin para politikası üzerinde hiçbir kontrolü yoktur, devlet borçlanma uygulamalarını koordine etmelidir, denetleyici AB kurumları tarafından uygulanan „otomatik“ cezalar tehdidi altında sıkı bütçe normlarını kabul etmeli, iç piyasalarını (devlet alımları dahil) tam olarak açmalı ve derece ve niteliklerin eşdeğerliklerine ilişkin kuralları kabul etmek de dahil olmak üzere Avrupa vatandaşlarının serbest dolaşımına ilişkin Avrupa düzenlemelerine uymalıdır. Dahası, temel altyapının özelleştirilmesi zaten 1990’larda zorunlu hale getirildi. Ortak Tarım Politikaları dışında herhangi bir sübvansiyon şekli yoktur. Drahokoupil, van Apeldoorn ve Horn’un vurguladığı gibi, „Avrupa yönetimi her şeyden önce neoliberal yönetimin dünya haline gelmişti ve bu da düzenleyici işlevlerle ilgili karar alma sürecinin üye ülkelerden AB kurumlarına aktarılmasına yol açtı. 27

Tek para birimi olan Euro, bu azaltılmış egemenlik mekanizmasının önemli bir yönü olmuştur. Başlangıçta ortak pazarı geliştirecek ve emtiaların ve sermayelerin serbest akışını sağlayacak ve böylece bölgesel dengesizliklere karşı birleşik bir ekonomik alan yaratacak bir mekanizma olarak tasarlanmış, en başından beri rekabet gücü ve verimlilikte büyük ayrışmalar sorunuyla karşı karşıya kaldı. Dahası, geçmişten gelen travmatik hafızasıyla enflasyondan kaçınmanın bir aracı olarak çok Alman bir para disiplini anlayışıyla en başından beri donatılmıştır. 28 Fikir, çevreninkiler de dahil olmak üzere üye ülkelerin, koruma mekanizmaları olmadan yabancı rekabete maruz kalmanın neden olduğu rekabet baskısından yararlanmak için, alıştıkları koruyucu mekanizmaları terk ederek egemenliği bırakmalarıydı. Bu, kapitalist yeniden yapılanmayı ve işçilik maliyetlerindeki azalmaları teşvik edecek ve böylece yavaş yavaş daha ucuz krediye erişimle daha dengeli bir parasal alana yol alacaktır. Sotiropoulos, Milios ve Lapatsioras’ın savunduğu gibi:

DAÜ’nün [Ekonomik ve Parasal Birliğin] işleyişinden kaynaklanan baskılar kapitalist sömürünün özüne odaklanıyor ve emeğin sürekli yeniden yapılandırılmasının ön koşullarını yaratıyor. DAÜ, uluslararası rekabete maruz kalma stratejisinin aşırı bir çeşidini yürürlüğe koyar ve bu da sadece emeğin sürekli „ayarlanmasından“ dolayı var olmaya devam edebilir. Bundan sonra, DAÜ stratejisinin kapitalist iktidar için belirli bir örgütlenme şekli olduğu takip edilmektedir. 29

Avrupa Entegrasyonunun bu disiplinsel yönü, bu sürecin başka bir paradoksunu açıklayabilir: çekirdek Avrupa ülkelerine ilişkin ciddi verimlilik ve rekabet gücü boşlukları olan çevre ülkelerin, bu agresif birikim rejimine bağlılığı ve bu büyük ve yaygın rekabet baskılarına maruz kalma. En önemli husus, bu baskıdan, geçmişte alt sınıfların kesimleriyle verilen tavizleri ortadan kaldırmak ve aynı zamanda „Avrupa Fikri“nin sunduğu meşruiyeti kullanmak için bir araç olarak kullanılmaya çalışılmasıdır. Yani bu disiplin yönü, toplumun tüm dokusunu modernleştirmenin bir yolu olarak sunulmuş olsa bile, aslında alt sınıflara karşı, onları saldırgan bir neoliberal birikim rejimini kabul etmeye zorlamaya çalışmak için işaret edildi.

Daü’nün ilk aşamalarında olduğu gibi, basit para birimi koordinasyonu yerine bağımsız bir küresel Merkez Bankası ile tek para biriminin mantığı, birleşik bir ekonomik alanın sermayelerin ve malların hareketlerini kolaylaştırmak için parasal istikrar istemesiydi ve bu da 1980’lerde ve 1990’larda daha geniş finansallaşma süreciyle hızı artırdı. Bu anlamda DAÜ, „Avrupa’nın finansallaşmasının önemli bir anıdır.“ 30 Fikir, bağımsız bir Avrupa Merkez Bankası’nın, İngiltere’nin 1992’den sonra DAÜ’den zorunlu çıkışında ve 1997-98’deki Güneydoğu Asya krizinde örneklendirilen ve yatırımı artırmak için para birimlerinin dolara yapay olarak çakılması tehlikesini gösteren döviz saldırılarına ve maliyetli savunmalara karşı bir koruma sunacağıydı. 31 Bunun işe yaraması ve enflasyonist eğilimlerin önüne geçlmesi için açık, kamu borcu ve enflasyon konusunda katı kısıtlamalar getirildi. Bununla birlikte, Euro’nun evrimini sadece teknokratik yaklaşımların bir evrimi veya hatta enflasyon takıntısı olarak görmek, Avrupa’da demokrasinin erozyon mekanizması olarak işlev görme şeklini küçümsüyor. Wolfgang Streeck’in savunduğu gibi:

Başlangıçta teknokratik bir tatbikat olarak tasarlanan parasal birlik – bu nedenle siyasi birliğin doğuracağı ulusal egemenlik ve demokrasinin temel sorularını dışlayarak – şimdi AB’yi hızla, her şeyden önce Akdeniz’de ulus devletlerin egemenliğinin ve dolayısıyla demokrasisinin sadece kağıt üzerinde var olduğu federal bir varlığa dönüştürüyor. Entegrasyon artık para politikasından maliye politikasına „dökülüyor“. Sachzwänge uluslararası piyasaların – aslında finansal varlık sahiplerinin kar ve güvenlik ihtiyaçlarının tarihsel olarak eşi görülmemiş bir şekilde güçlendirilmesi – hiçbir zaman siyasi-demokratik yollarla iradelendirilmemiş ve bugün muhtemelen her zamankinden daha az istenen bir entegrasyon inşa ediyor. 32

Toplumsal taleplerden ve hatta seçim sürecinden kaynaklanan herhangi bir müdahaleye karşı bağışıklığı olan bağımsız bir merkez bankasının kurulması, stratejik kapitalist çıkarları alt sınıfların talep ve isteklerine karşı koruma eğiliminin de bir parçasıydı. Demophanis Papadatos’un vurguladığı gibi:

1970’ler ve 1980’lerdeki enflasyonist krizler, kredi parasının değerinin savunulamamasını temsil etti. Bu başarısızlığın sosyal ve siyasi etkileri vardı, en azından hızlı enflasyonun alacaklılar için kayıplar anlamına geldiği ve işçilerin para-ücretlerde telafi edici artışlar elde etmeye çalıştıkları için ücret pazarlığının sekteye uğraması nedeniyle. Enflasyon hedeflemesinin ve merkez bankası bağımsızlığının benimsenmesi, kapitalist sınıfın bu deneyimden ders çıkarma yeteneğinin bir göstergesiydi. 33

Belli bir şekilde, kamu harcamalarında bir azalma anlamına gelen güçlü enflasyon karşıtı kriterlerin yanı sıra, daha ucuz ithalata karşı herhangi bir koruyucu mekanizmanın kaldırılmasıyla birlikte, kapitalist modernleşmenin bir „demir kafesinin“ oluştuğu fikri vardı. Daha az üretken ülkelerin ekonomilerinin bu son derece rekabetçi ortamda ayakta kalması ve büyümesi için, nispeten daha ucuz krediye erişimle yardım edilen kapitalist yeniden yapılanma yoluyla işgücü maliyetlerini düşürmekten ve verimliliği artırmaktan başka bir yol yoktu.

Sorun, çevre ülkeler için bunun aynı zamanda artan verimlilikle karşılanamayacak sürekli bir rekabet gücü kaybına yol açabileceğiydi. 2008-2015 yılları arasında IMF’nin baş ekonomisti Olivier Blanchard tarafından Euro Bölgesi gibi tek para birimi ekonomik alanlarında rekabet gücüne yardımcı olmak amacıyla iç devalüasyon, yani sadece reel ücretlerin değil, nominal ücretlerin de azaltılması fikri burada ortaya atmıştır:

Portekiz’in avroya üyeliği göz önüne alındığında, devalüasyon bir seçenek değildir (ve avrodan tek taraflı olarak çıkmanın, bu şekilde elde edilebilecek rekabet gücündeki herhangi bir kazancı çok aşacak kesinti maliyetlerine sahip olacağına inanıyorum). Bununla birlikte, aynı sonuç, en azından kağıt üzerinde, nominal ücrette ve takas edilemeyenlerin fiyatında bir düşüşle elde edilebilirken, takas edilebilirlerin fiyatı aynı kalır. Bu açıkça reel tüketim ücretinde aynı düşüşü ve takas edilebilirlerin göreli fiyatında aynı artışı elde eder. 34

Bu fikrin, Euro’nun piyasaya sürülmesinden sonra Portekiz’in durgun ekonomik durumu göz önünde bulundurularak ortaya atılması ilginçtir. Ancak, Yunan krizine cevap vermek için bir araç olarak, gerçekten uygulandığı sadece Yunanistan’daydı.

Hem çekirdek AB ülkeleri hem de AB çevre ülkeleri için giderek daha agresif hale gelen neoliberal yönetim biçimlerine yönelik bu baskı, „karşılıklı yarar sağlayan“ bir süreç olarak veya tıpkı Avrupa burjuvazilerinin genel olarak emperyalist zincirin daha geniş düşmanca bağlamı içindeki konumunu güçlendirme süreci olarak görülmemelidir. Aynı zamanda AB içindeki emperyalist strateji ve uygulamanın bir parçasıdır. Euro Bölgesi içindeki birikim dinamikleri düzensiz ve hiyerarşiktir ve Euro, AB çevresinin ülkelerinde rekabet gücünün erozyonuna (ve Almanya gibi AB çekirdeğinin ülkelerine sağladığı eşanlamlı faydalara) ve aynı zamanda AB çevresine sahip ülkelerin borçluluğunun artmasına neden olan ayrışmalara yol açmıştır. 35

Otoriter Avrupa

Cédric Durand ve Razmig Keucheyan, AB’nin „bürokratik Sezarizmi“ analizleri yoluyla Avrupa Entegrasyonu’nun doğası gereği otoriter ve antidemokratik karakterinin çok zorlayıcı bir tanımını sundular. Bu bir „Sezarizm askeri değil, mali ve bürokratiktir. Parçalanmış bir egemenliğe sahip bir siyasi varlık olan Avrupa, birliğini ancak Brüksel bürokrasisi ve uluslararası finansın yapısal bağışıklığı tarafından güvence altına alınmasının işleyişinde görebilir.“ 36 Gramscian kavramlarının yaratıcı bir kullanımında, finansın rolünü herhangi bir gerçek siyasi birleşmenin olmamasını telafi eden „sözde tarihsel blok“ olarak görüyorlar. 37 Avrupa kurumlarının müdahalelerinin giderek disipline edilebilirliğini ve bu demokratikleşme sürecini açıklayabilir olan özellikle Avrupa bürokratik Sezarizmidir. Şöyle yazıyorlar:

2011’den bu yana, „Europlus“ paktı, İstikrar ve Büyüme Paktı reformu ve „Avrupa Dönemi“ bütçeler ve ekonomi politikaları üzerindeki kısıtlamaları artırdı: yeniden hesaplayan ülkelerle ilgili yaptırımlar artık otomatik, bütçe taslakları ulusal parlamentolar tarafından tartışılmadan ve emeklilik sistemlerinin reformu ve işgücü piyasalarının serbestleştirilmesi Avrupa hedefleri haline gelmeden önce bile Avrupa düzeyinde inceleniyor. 38

Bu, görünüşlerin aksine Troyka tarafından Yunanistan’a dayatılan mekanizmanın istisnai olmadığını anlamamıza yardımcı olabilir. Aslında, kullanılan şey tam olarak Avrupa entegrasyon sürecinin merkezinde yazılı olan sınırlı egemenlik koşuludur. Yunan deneyi, Avrupa entegrasyon projesinin iç mantığının ilk tam ifadesidir, ancak istisna değildir; aksine bu yeni normaldir.

Avrupa Entegrasyonu’nun demokrasisiz bir neoliberal anayasacılık biçimini temsil etme şekli ayrı bir öneme sahiptir. Bununla, gerçekten de agresif bir şekilde neoliberal yönelime sahip bir dizi anayasallaştırılmış kurum ve politika yönü olmasına rağmen – belirli bir Avrupa neoliberal hukuk devleti – bunun bir Avrupa halkına, Avrupa sivil toplumuna ve hatta bir Avrupa polity’sine atıfta bulunulmamakla birleştirilmediğini kastediyoruz. Aşırı neoliberal supranasyonal garantörlükler, başka bir deyişle, herhangi bir demokratik karar alma veya demokratik meşruiyete başvurmaz. Buna, Avrupa ve ulusal mevzuat arasındaki ilişki ile ilgili tamamlayıcılık ilkesini de eklemeliyiz. Avrupa mevzuatı, eğitimin içeriği gibi uluslukların kültürel çekirdeği olarak kabul edilenlere dokunmasa da, sosyo-ekonomik durumun tüm önemli yönleri Avrupa düzenlemesinin önceliğine devredildi. Bu, Avrupalı kapitalist sınıfların ve siyasi temsilcilerinin, özelleştirme, emeklilik reformu ve hatta emek reformunun yönleriyle ilgili AB yönergelerine uyma zorunluluğu adına alt sınıflarla müzakere ve çatışma süreçlerinden kaçınma olanağı sundu.

Yunanistan’daki kemer sıkma programlarının disiplin yönleri, ab düzeyinde ve entegrasyon sürecinde gerçekleştirilen „hukukun üstünlüğü“ versiyonunun doğası gereği demokratik olmayan karakteri nedeniyle, neoliberalizmin tüm AB kurumsal dokusunda disiplinsel olarak anayasalaştırılmasının yanı sıra demokratik prosedürlerin ve halk egemenliğinin sürekli olarak baltalanmasında da yardımcı oluyor. 39 Wolfgang Streeck’in de gösterdiği gibi, demokrasinin neoliberalizm ve borç mekanizmalarıyla erozyona uğramasının bu daha geniş süreci, vatandaşın figürünün alacaklı figürüyle değiştirilmesiyle de bağlantılıdır. 40

Egemenliğin Avrupa Entegrasyonu ile erozyona uğramasının otoriter ve disiplinli yönleri de Poulantzas’ın otoriter devletçilik olarak tanımladığı şeyin tam ifadesidir. 41 Poulantzas’a göre parlamenter demokrasinin gerilemesi, Yürütmenin ve Devlet bürokrasisinin karar rolünün artması ve karar alma süreçlerinin demokratik kontrolden yalıtulması gibi otoriter devletçiliği karakterize eden temel yönler, AB düzeyinde şiddetlenmiş bir biçimde ortaya çıkmaktadır. „Terörle mücadele“ önlemlerinden „Kale-Avrupa“nın göçmen ve mülteci karşıtı politikalarına kadar AB’nin otoriter ve antidemokratik karakteri açıktır.

Avrupa Entegrasyonunun Mevcut Krizi ve Kopma Stratejisi İhtiyacı

Avrupa Entegrasyonunun derin bir krizinin belirtileri çoğaldı. 2016’daki İngiliz referandumu ve Avrupa Birliği’nden çıkış süreci başlatma kararı buna örnektir. Dünyanın en büyük beşinci ekonomisi, sözde en gelişmiş ekonomik entegrasyon biçimini terk etmek için referandum yoluyla karar verdiğinde, entegrasyon sürecinde sorunlar olduğu aşikardır. Tüm süreçte, bu tür süreçlerde söz sahibi olduklarında seçmenlerin tepkisinde örneklendirilen büyüyen bir meşruiyet krizi yaşanıyor. Avrupa Entegrasyonu’na eleştirel bakan herkese yöneltilen „popülizm“ ve „milliyetçilik“ ile ilgili tiradelerin aksine, ortaya çıkan şeyin bir tür „proto-faşizm“ değil, insanların kendi yaşamları üzerinde kontrol eksikliği, alaycı bir siyasi sınıfa karşı öfke, AB’nin demokratik olmayan kurumsal ve siyasi çerçevesine karşı inançsızlığın yarattığı kaygı olduğu konusunda ısrar ediyoruz. ve demokrasi arzusunun azat, dayanışma ve adalet olarak.

Yunan davası, AB çerçevesinde, gömülü neoliberalizmine tam olarak bağlı kalmak dışında farklı bir politika müzakere etmenin mümkün olmadığını açıkça ortaya koymuştur. AB mekanizmasının, AB içinde farklı bir rota seçmeye çalışan herkese iradesini dayatma kabiliyeti, Yunan davasında tam olarak ifade edildi.

Bu azaltılmış egemenlik mekanizması, Avrupa Entegrasyonu’nun hem neoliberal hem de otoriter ve disiplinsel karakterinin temel bir yönüyse, hem Eurosystem’in finansal, parasal ve kurumsal mimarisinden kopma hem de demokratik süreçlerin derinleşmesi anlamında halk egemenliğinin geri kazanılması sorunu merkezi bir siyasi zorunluluk haline gelir.

AB’nin bir sınıf projesi olarak derinlere gömülmüş neoliberalizmi ve otoriterliği, alternatifleri gerçekten düşünmek için „başka bir AB“ açısından düşünmenin ötesine geçmemiz ve Avrupacılığın „epistemolojik engelini“ aşmamız anlamına geliyor. 42 Somut olarak, bu, aslında alt sınıfların lehine olan herhangi bir politika için gerekli başlangıç noktası olarak Avro Bölgesi’nden gerekli çıkışla başlayarak AB ile bir kopuş stratejisi önermektedir. 43 Bu sadece para politikasının „teknik“ bir sorunu olarak değil, genel olarak uluslararası sermayenin sistemik şiddetine ve özellikle AB’nin gömülü neoliberalizmine karşı demokratik kontrolün daha geniş bir iyileşme sürecinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu anlamda çağdaş emperyalizmle bir kopuştur.

Egemenlik kavramıyla, özellikle de milliyetçilik, ırkçılık ve sömürgecilikle ilişkisiyle ilgili sorunları hepimiz biliyoruz. Ancak, burada burjuva „egemenlik“ten farklı bir toplumsal ittifaka dayanan bir egemenlik biçiminden bahsediyoruz. Bu geri kazanılmış halk egemenliğinin „halkı“, kökeni veya etnik kökeni ne olursa olsun, alt sınıfların Avrupa kapitalist sınıflarının politikalarına karşı ortak koşuluna dayanan bir ittifak olacaktır. Dayanışma ve ortak mücadelelerine, toplum için alternatif bir anlatının mücadelesiyle detaylandırılmasına dayanacaktı. Bu anlatı, bizi kemer sıkma, borç ve otoriterlik kısır döngüsünden çıkarabilecek ve yenilenen sosyalist bir bakış açısının yolunu açabilecek radikal bir devletleştirme, demokratik katılım, yeniden dağıtım ve öz yönetim programı şeklinde olabilir. Subaltern sınıfların geniş bir ittifakının eklemlenmesi, radikal bir geçiş programı, mücadele eden insanların kolektif deneyleri ve marifetleriyle birlikte yeni bir „Birleşik Cephe“ biçiminin demokratik örgütlenme biçimleri anlamında potansiyel yeni bir tarihsel bloktan bahsediyoruz. AB’nin emperyalist inşasına karşı gerçek enternasyonalizm imkanı sunuyor. Güçlü hareketlerin ülkeleri Avro Bölgesi veya AB’den çıkmaya zorlamasıyla potansiyel bir kopma stratejisi, aslında Avrupa Birliği’nin parçalanma süreçlerini hızlandırabilecek örnekler oluşturabilir.

Sınıf stratejilerinin maddi yoğunlaşması olarak, Avrupa Entegrasyonu sınıf düşmanlıkları tarafından geçilen bir süreçtir ve belirli sınıfsal güç ilişkileri hem tarihini hem de belirli kurumsal yapılandırmasını açıklayabilir. Ancak, bu başlangıç noktasından, sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin Avrupa’yı içinden değiştireceği sonucuna atlamamalıyız, çünkü özel ekonomik, kurumsal ve parasal mimarisi, tüm Avrupa’daki alt sınıfların mücadelelerinin, farklı toplumsal oluşumlardaki farklı zamansallıkları nedeniyle mutlaka düzensiz olan mücadelelerin gerçek koordinasyonunun önündeki maddi engelleri temsil eder. Bu, kopma ve çıkma stratejisini toplumsal değişim için gerekli koşul haline getiren şey, aynı zamanda hareketler arasında yeni koordinasyon ve işbirliği biçimleri yaratma olasılığı için de.

Hakim ideolojik efsanenin aksine, Avrupa Entegrasyonu „geri döndürülemez“ değildir. Buna karşılık, konjonktürün belirli dinamiklerine ve güçlerin ilişkisine bağlı olarak bir sınıf stratejisidir. Bugün, giderek daha fazla insanın „Avrupa rüyasının“ bir „Avrupa kabusuna“ dönüştüğünü fark etmesiyle karşı karşıya kalan, böyle bir kopma stratejisinin detaylandırılması gereğinden fazladır.

Başvuru

←1Inter takma adını görün: Ernest Mandel, Avrupa Amerika’ya Karşı? Emperyalizmin Çelişkileri (Londra: Merlin Press, 1968); Nicos Poulantzas, Çağdaş Kapitalizm Sınıfları (Londra: NLB, 1975); Werner Bonefeld, ed., Avrupa’nın Siyaseti: ParaSal Birlik ve Sınıf (Londra: Palgrave, 2001); Guglielmo Carchedi, Başka Bir Avrupa İçin: Avrupa Ekonomik Entegrasyonunun Sınıf Analizi (Londra: Verso, 2001); Bastian van Apeldoorn, Ulusötesi Kapitalizm ve Avrupa Entegrasyonu Mücadelesi,(Londra: Routledge 2002); Bernard H. Moss, ed., Krizde Para Birliği: Neo-liberal Bir Yapı olarak Avrupa Entegrasyonu (Londra: Palgrave, 2005).
←2Barry Eichengreen, 1945’ten beri Avrupa Ekonomisi: Eşgüdümlü Kapitalizm ve Ötesi (Princeton: Princeton University Press, 2007).
←3Jean Monnet figüründe Perry Anderson, The New Old World (Londra: Verso, 2009) bakınız. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa ile Avrupa Entegrasyonu ve Atlantik ekonomik ve siyasi ilişkiler arasındaki ilişki ile ilgili ABD dış politikası hakkında, Bkz. Kees van der Pilj, Atlantik Egemen Sınıfının Yapımı (Londra: Verso, 1984). Milward’ın belirttiği gibi: „Amerikan önerilerinin de esasen siyasi bir mantığı vardı, batı Avrupa’da stratejik bir siyasi blok oluşturulması. […] Ancak bunun altında ekonomik bir argüman da vardı. Daha büyük bir pazarın, Avrupa üretimindeki verimlilik seviyelerini artırarak Avrupa’nın Amerikan yardımına daha az bağımlı hale gelmesi için Avrupa’nın ürettiği malların fiyatlarını düşüreceği savunulan açıklamada, „Avrupa’nın amerikan yardımlarına daha az bağımlı hale gelmesi için Avrupa’nın ürettiği malların fiyatlarını düşüreceği savunulamıştır.“ Alan Milward, Ulus Devletin Avrupa Kurtarması, 2.
←4Bu konuda Spyros Sakellaropoulos ve Panagiotis Sotiris, „Modern Emperyalizm Olarak Amerikan Dış Politikası: Silahlı İnsancıllıktan Önleyici Savaşa,“ Bilim ve Toplum 72, no. 2 (Nisan 2008): 208-35.
←5Anderson, Yeni Eski Dünya,10.
←6Batı Avrupa’nın Batı Almanya ile ticaretinin önemi üzerine Milward, The European Rescue’ya bakın.
←7Farklı yaklaşımlarda, Avrupa Entegrasyonunun kolektif hacim Sınırları ve Sorunlarına bakın. 30 Mayıs – 2 Haziran 1961 Konferansı (Lahey: Martinus Nijhoff, 1963). Ayrıca bakınız Anderson, Yeni Eski Dünya; Andrew Moravcsik, „Demokratik Açığı Savunmak İçin: Avrupa Birliği’nde Meşruiyetin Yeniden Değerlendirilmesi,“ Ortak Piyasa Çalışmaları Dergisi 40, no. 4 (2002): 603–24; Michael Burgess, Federalizm ve Avrupa Birliği: Avrupa’nın İnşası 1950-2000, (Londra: Routledge, 2000).
←8John McCormick, Avrupa Birliği’ni Anlamak: Özlü Bir Giriş (Londra: MacMillan, 1999); Bernard H. Moss, „Neo-liberal Anayasa: AK Hukuk ve Tarih“, Moss, ed., Krizde Para Birliği .
←9F.A. Hayek, Bireycilik ve Ekonomik Düzen (Chicago: Chicago Üniversitesi, 1968), 269.
←10Bkz. Michel Foucault, Biyopolitiğin Doğuşu: Collège de France 1978-79’daki Dersler,ed. Michel Senellart, trans. Graham Burchell (Londra: Palgrave, 2008). Ordo-liberalizm üzerine Christopher S. Allen bakın, „‚Ordo-Liberalizm‘ Trumps Keynesyanizm: Federal Almanya Cumhuriyeti ve AB’de Ekonomi Politikası,“ Moss, ed., Krizde Para Birliği; Pierre Dardot ve Christian Laval, Dünyanın Yeni Yolu: Neoliberal Society üzerine,trans. Gregory Elliot (Londra: Verso, 2013). Bu geleneğin AB çerçevesindeki Alman politika seçimlerinde sürekli ilgisi üzerine, bkz: Frédéric Lordon, On acheve bien les GrecquesChroniques de l’Euro (Paris: les liens qui liberent, 2015).
←11John Gillingham, Avrupa Entegrasyonu, 1950-2003: Superstate mi, Yeni Pazar Ekonomisi mi? (Cambridge: Cambridge University Press, 2003), 7.
←12Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası tarım bağlamında CAP’in tarihi hakkında Milward, The European Rescue’ya bakın.
←131960’larda ve 1970’lerde özellikle İtalyan Komünist Partisi’nin Avrupa Entegrasyonu’na karşı tutumları üzerine.
←14Parasal birliğe Marksist bir bakış açısı ve bu tür politikaların uygulanmasına yönelik herhangi bir girişimin doğasında bulunan çelişkiler için Klaus Busch, Die Kriese der Europäischen Gemeinshaft (Köln-Frankfurt: Europäishen Verlangsasalt, 1978) ve Carchedi, For Another Europe’a bakın.
←15ERT’de Bastiaan van Apeldoorn, Ulusötesi Kapitalizm ve Entegrasyon Mücadelesi’ne bakın (Londra: Routledge, 2002); Otto Holman ve Kees van der Pijl, „Ulusötesi Avrupa İşinde Yapı ve Süreç“, Alan W. Cafruny ve Magnus Ryner, eds., Harap Bir Kale? Avrupa’da Neoliberal Hegemonya ve Dönüşüm (Lanham: Rowman & Littlefield, 2003).
←16„[T]o Tek Avrupa Yasası, neredeyse gizlilikle, Bir Antlaşma değişikliği ile elde edilen Topluluğun kurumsal evriminde en dramatik gelişmeyi getirdi: Tek Pazar’ın çoğu alanında çoğunluk oylaması.“ J.H.H. Weiler, „Statükoyu savunmak için: Avrupa’nın anayasal Sonderweg,“,J.H.H. Weiler ve Marlene Wind, eds., Avrupa Anayasacılık Devlet Ötesi (Cambridge: Cambridge University Press, 2003), 10.
←17Carchedi, Başka Bir Avrupa İçin,138.
←18Sabit döviz kuru rejimlerinin çelişkileri üzerine Paul Krugman, Para Birimleri ve Krizler (Cambridge, Mass.: MIT Press, 1992) ve Depresyon Ekonomisinin Dönüşü ve 2008 Krizi (New York: WW Norton, 2008).
←19Jennifer Blanke ve Augusto Lopez-Claros, Lizbon İncelemesi 2004: Avrupa’daki Politika ve Reformların Değerlendirilmesi (Cenevre: Dünya Ekonomik Forumu), 1.
←20Tania Zgajewski ve Kalila Hajjar, Lizbon Stratejisi: Hangi başarısızlık? Kimin başarısızlığı? Ve neden (Brüksel: Akademi Basını, 2005).
←21Daha yakın entegrasyonu açıkça destekleyen teorisyenler bile, karşı karşıya olduğumuz şeyin daha çok potansiyel bir konfederasyon gibi olduğunu öne sürdüler. Bkz. Giandomenico Majone, Avrupa Entegrasyonunun İkilemleri: Stealth’in Entegrasyonunun Belirsizlikleri ve Tuzakları (Oxford: Oxford University Press 2005). Buna karşılık Jan Zielonka, Avrupa’nın egemen devletlerin „westphalian“ sistemine değil, „neo-ortaçağ“ bir imparatorluk biçimine taşındısını öne sürmektedir. Jan Zielonka, Avrupa’yı İmparatorluk olarak görün: Genişleyen Avrupa Birliği’nin Doğası (Oxford: Oxford University Press, 2006).
←22„Bu nedenle, tamamen ekonomik açıdan kapitalizmin, kartelleşmenin dış politikaya çevrilmesi olan başka bir aşamada hala Jive olabilmesi imkansız değildir: elbette emperyalizme karşı olduğu kadar enerjik bir şekilde mücadele etmeliyiz, ancak tehlikeleri silahlanma yarışında ve dünya barışına yönelik tehditte değil, başka bir yönde yatan ultra emperyalizmin bir aşamasıdır. […] Dünya Savaşı, emperyalizm Avusturya için bir gereklilik olduğu için değil, kendi yapısı gereği kendi emperyalizmiyle kendini tehlikeye attığı için ortaya çıktı. Emperyalizm ancak kültürel olarak çok altındaki tarım bölgelerine bağlı, içsel homojen bir Devlete güç verebilirdi. […] Ancak tamamen ekonomik açıdan bakıldığında, emperyalizmin yerini nihayet emperyalistlerin kutsal ittifakının almasına neden olan bu şiddetli patlamayı önleyecek başka bir şey yoktur.“ Karl Kautsky, „Ultra-Emperyalizm“ (1914).
←23Van Apeldoorn, Ulusötesi Kapitalizm; Alan W. Cafruny ve Magnus Ryner, eds., Harap Kale mi? Avrupa’da Neoliberal Hegemonya ve Dönüşüm (Lanham: Rowman & Littlefield Publishers, 2003); Moss (ed.), Krizde Para Birliği .
←24Bastiaan van Apeldoorn, Jan Drahokoupil ve Laura Horn, eds., „Gömülü Neoliberalizmin Çelişkileri ve Avrupa’nın Çok Düzeyli Meşruiyet Krizi: Avrupa Projesi ve Sınırları“, eds. Lizbon’dan Lizbon’a (Londra: Palgrave Macmillan, 2009), 22.
←25Van Apeldoorn, „Çelişkiler“, 29.
←26Van Apeldoorn, „Çelişkiler“, 33.
←27Jan Drahokoupil, Bastiaan van Apeldoorn ve Laura Horn, „Giriş: Avrupa Yönetişiminin Kritik Siyasi Ekonomisine Doğru“, Bastiaan van Apeldoorn, Jan Drahokoupil ve Laura Horn, eds., Avrupa Liberal Yönetişiminin Çelişkileri ve Sınırları. Lizbon’dan Lizbon’a (Londra: Palgrave Macmillan, 2009), 4; Avrupa’da artık kapitalist piyasa ekonomisinin işlemesine izin veren düzenleyici çerçeveyi sağlayan ulusal devletler değil – daha ziyade, giderek, burada ab ve Avrupa entegrasyon süreci tarafından kilit bir rol oynanıyor. Bkz. Drahokoupilvan Apeldoorn ve Horn, „Giriş“, 12-13.
←28Bernard H. Moss, „ERM’den DAÜ’ye: AK Paracılık ve Hoşnutsuzlukları“, Moss, ed., Krizde Para Birliği,145-69; Lordon, Achève bien les Grecs üzerinde .
←29Dimitris P. Sotiropoulos, John Milios ve Spyros Lapatsioras, Çağdaş Kapitalizmin Politik Ekonomisi ve Krizi: Demystifying Finance (Londra ve New York: Routledge. 2013), 192.
←30Cédric Durand, „Giriş: Qu’est-ce que l’Europe?“ Cédric Durand, ed., En finir avec l’Europe (Paris: La Fabrique, 2013), 3.
←31Krugman, Dönüş .
←32Wolfgang Streeck, „Piyasalar ve Halklar: Demokratik Kapitalizm ve Avrupa Entegrasyonu,“ New Left Review II, no. 73 (Ocak-Şubat 2012): 67.
←33Demophanes Papadatos, „Çağdaş Kapitalizmde Merkez Bankacılığı: Enflasyon Hedefleme ve Finansal Krizler“, Kostas Lapavitsas, ed., Krizde Finansallaşma (Leiden: Brill, 2012), 133.
←34Olivier Blanchard, Euroİçinde Uyum: Portekiz’in Zor Durumu,“ Portekiz Ekonomi Dergisi 6, No. 1 (Nisan 2007): 15.
←35AB içindeki birikimin düzensiz ve farklı dinamikleri ve Avro Bölgesi’nin krizinin patlak vermesinden sonraki rolleri üzerine Kostas Lapavitsas ve ark., Euro Bölgesi’nde Kriz (Londra: Verso, 2012).
←36Cédric Durand ve Razmig Keucheyan, „Un césarisme bürokratique,“ Cédric Durand, ed., En finir avec l’Europe (Paris: La Fabrique, 2013), 90-91.
←37Durand ve Keucheyan, „Un césarisme bürokratikliği,“ 101.
←38Durand ve Keucheyan, „Un césarisme bürokratikliği,“ 108.
←39Giandomenico Majone, Avrupa Birliği’ni tartışırken anayasacılık ve demokrasi arasında ayrım yapma gereğini vurguladı. Bkz. Majone, Avrupa Entegrasyonunun İkilemleri .
←40Wolfgang Streeck, Zaman kazanıyor. Demokratik Kapitalizmin Gecikmiş Krizi (Londra: Verso, 2014).
←41Nicos Poulantzas, Devlet, Güç ve Sosyalizm (Londra: Verso, 1980).
←42Stathis Kouvelakis, „Giriş: Avrupacılığın Sonu“, Kostas Lapavitsas ve ark. Euro Bölgesi’nde kriz,xiv-xxi.
←43Heiner Flassbeck ve Kostas Lapavitsas, Troyka’ya karşı. Euro Bölgesi’nde Kriz ve Kemer Sıkma (Londra: Verso, 2015).

Panagiotis Sotiris Girit Üniversitesi, Panteion Üniversitesi, Ege Üniversitesi ve Atina Üniversitesi’nde yardımcı öğretim görevlisi olarak sosyal ve politik felsefe dersleri verdi. Araştırma alanları arasında Marksist felsefe, Louis Althusser’in çalışmaları ve Yunanistan’daki sosyal ve politik hareketler yer almaktadır.

Spyros Sakellaropoulos Konu Devlet ve Politilal Teori konusunda uzmanlaşmış Panteion Üniversitesi Sosyal Politikalar Bölümü’nde Doçenttir. Araştırma alanları Devlet teorisi, Modern Rum ve Kıbrıs toplumlarının incelenmesi ve kapitalist üretim şeklinin gelişimi teorisi üzerine yoğunlaşmaktadır. Yunanca, İngilizce, İspanyolca ve Fransızca araştırma ilgi alanları üzerine çok sayıda kitap ve makale yazmıştır.

Eski Makaleler

Dünya, Emek, Güncel Haber, Yazarlar
Tarihi Hintli Çiftçiler Protesto: bir iç hikaye, Bölüm 1
27 Kasım, Delhi’ye yürüyüş. Wikimedia Avam Kamarası.

Dr. Ashish Mittal 

9 aydan uzun bir süre önce, çiftçi sendikaları Modi Hükümeti tarafından onaylanan ve uygulanması için eyalet hükümetlerine dayatılan üç çiftlik yasalarını protesto etmek için güçlerini birleştirdi. Tazyikli su, cop, biber gazı, tıkanma vb. Hindistan’ın başkenti Delhi ve çevresinde düzenlenen Cumhuriyet Bayramı Geçit Töreni için 400 bin traktör ve 1,5 milyon çiftçi, barışçıl ve derinden hissedilen bir protestoyu sürdürmek için sınırlara ulaştı. Bu protestolar, BKU Rajewal gibi Pencap’ın 32’den fazla kitlesel örgütünün katılımıyla düzenlendi. BKU Siddhupur, Kirti Kisan Birliği, BKU Lakhowal, BKU Dakkaunda, BKU Qadiyan, BKU Chaduni gibi Haryana’dan bazıları ve BKU Tikait gibi UP, 2017’de tüm Hindistan organizasyonları Tüm Hindistan Kisan Sangharsh koordinasyon komitesini kurdu, AIKMS gibi, AIKM, AIKS Konserve Sokağı, AIKS Ajoy Bhawan, AIKKMS, NAPM, Shetkari Kisan Sangathan, Lok Sangram Manch, Jai Kisan Andolan, KRRS Chandrashekar, KRRS Chamrasa Patil ve Nagendra ve Rashtriye Kisan Mazdoor Sangh’ın seçmenleri, mevcut Delhi protestosunun yanı sıra.

Yasalaşan üç yasa şunlardır: 1) Çiftçilerin Ticaret ve Ticaret Üretme (Teşvik ve Kolaylaştırma) Yasası, 2020; 2) Çiftçiler (Güçlendirme ve Koruma) Fiyat Güvencesi ve Çiftlik Hizmetleri Yasası Anlaşması, 2020 ve, 3) Temel Mallar (Değişiklik) Yasası, 2020.

Eylemler, çiftçilerin ürünlerinin ticaret alanlarını „herhangi bir üretim, toplama ve toplama yerine“ genişletir, tarifeli çiftçilerin ürünlerinin elektronik ticaretine ve e-ticaretine izin verir, devlet hükümetlerinin özel bahçelerde piyasa ücreti toplamasını yasaklar, çiftçilerin fiyatlandırmadan bahsetmek de dahil olmak üzere alıcılarla önceden düzenlenmiş sözleşmeler yapması için yasal bir çerçeve sağlar, bir anlaşmazlık çözüm mekanizması vermek, gıda stokunun temel mallar yoluyla düzenlenmesine izin vermemek ve tarımsal ürünler üzerindeki bu stok sınırını kaldırarak, gıda tanelerinde% 50’den fazla ve sebze ve meyvelerde% 100’den fazla dik bir yıllık fiyat artışına izin vererek, gıdada kara pazarlama yapma özgürlüğüne izin verir.

Başbakan Narendra Modi tasarılardan havza anı olarak bahsetti, hükümet yasaların çiftçilerin ürünlerini doğrudan büyük alıcılara satmasını kolaylaştıracağını savundu.

Ancak çiftçiler faturaları şirket dostu ve çiftçi karşıtı olarak adlandırdılar. Tartışmalar, geçim için ne yetiştireceğine karar verme hakkını kaybetmek, asgari destek fiyatlarının (MSP‘ ler) tüm hükümet güvencesini kaybetmek, pazarlık gücünü tamamen kaybetmek etrafında dönüyor.

Protesto yürürlükte ve polisin saldırılarına ve hükümetin „ayaklanmayı“ bastırmak amacıyla yaydırılan algılanan dezenformasyona rağmen barışçıl kalarak hız kazanıyor. Çiftçilerin protestosunun mahkumiyetinde sağlam kalması, onu tarihi bir fenomen haline getiriyor.

Pressenza muhabirleri, Hintli çiftçilerin neden üç yasaya karşı bu kadar güçlü hissettiklerine dair daha derin bir anlayış ve daha geniş bir bağlam iletmek için bu eşi görülmemiş protestonun kilit aktörleriyle röportaj yapıyor, böylece eylemleri tüm Hintli çiftçilerin yararına durumu olumlu yönde dönüştürme umuduyla devam ediyor. Bu yazı, Tüm Hindistan Genel Sekreteri Kisan Mazdoor Sabha, AIKMS ile bir diyalog içeriyor.

Protestonun Daha Geniş Bağlamı: Hindistan büyük bir tarım ekonomisidir.

Hindistan’da tarım, Çin, Japonya ve Amerika’dan daha büyük, yaklaşık 141 milyon hektarlık en büyük tarım arazisini kaplar. Ve bu, 700 milyon insanın doğrudan tarımla uğraşması ve tarıma bağımlı hale sokularak yer alıyor. Ve, sadece Hindistan ve halkı için gıda güvenliği sorunu olarak değil, aynı zamanda geçim meselesi olarak da. İkili bir sorunumuz var. Tüm tarım süreçlerimizi kurumsal kuruluşlara teslim edersek, bu insanlara ne olur ve tarıma ne olur? Yemeğe ne olur? Demek bu hareket böyle başladı.

Yasalar, tarım ve gıdanın tüm yönlerine yönelik konsolide ve kapsamlı bir saldırıdır: girdi malzemeleri, hizmetler, tarımsal süreçler, not verme, ürün satın alma, tarım pazarları, gıda depolama, ayıklama, paketleme, işleme ve gıda pazarlaması. Tüm süreçler bu üç yasaya dahil olur.

Büyük bir isyan olması doğal. İsyan, Hükümetin Tahmin edebileceğinden daha büyük, Coronavirüs tehditleriyle kolay bir zaman geçeceklerini düşünüyor. Çiftçiler, önce demokratik olmayan olarak kilitlenmeyi kırmak için seferber olarak Korona tehditlerine meydan okudular ve bu protestolarla birlikte üç yasanın sorusunu ele aldılar.

Bütün soru şu: Tarım, çiftçilere karşı kurumsal, tartışma bu ve şirket tüm süreçleri kontrol etmekle ilgileniyor. Çiftçiler zaten kurumsal manevralara maruz kalıyor, ancak kontroller hala tamamen şirketle değil. Asıl zorluk bu. Tüm bu yasal yapı, bu yasaların doğasında vardır ve bu yasalara entegre edilmiştir ve merkezi hükümetin yasalarını eyaletlere itme güdüsüdür.

Hindistan’da tarım bir devlet konusudur ve tarım yasaları ve kurallarıyla uğraşmasına izin verilen eyalet hükümetleridir. Bu üç yasanın anası olan Sözleşme Yasası, bunun kesinlikle uygulanacağını ve merkezi hükümetin, eyalet hükümetlerinin uyması gereken uygun şekilde uygulanması için eyalet hükümetine direktifler yayınlayacağı belirtmektedir. Merkezi hükümetin gerçekte ne kadar büyük bir sorun yarattığını tahmin edebilirsiniz. Merkezi hükümetin getirmeye çalıştığı çok büyük bir değişiklik.

Hint tarihi açısından, aklımıza gelebilecek tek karşılaştırılabilir zaman dilimi 1857’deki ilk bağımsızlık savaşıdır. İngiliz sömürgeciler, burada yetiştirilmeleri için yararlı olan ticari mahsulleri elde haline getirerek, çivit ve diğer birçok mahsulü tarımı dayatarak tüm tarım düzenini değiştirmeye çalışıyorlardı. Çiftçiler daha sonra kendileri için yiyecek yetiştiremezken buna uymak zorunda kaldılar.

Üç Yasa: Çiftçiler için ne anlama geliyorlar?

Sözleşme yasası, çiftçilerin ürettiği her şeyin şirkete satılması gerektiği anlamına gelir ve çok daha fazlası anlamına gelir.

Bu, şirketlerin çiftçileri sözleşmelere dahil edeceği anlamına gelir, bu da onları şirketlerin istediklerini üretmeye zorlayacak ve zorlayacak ve şirketler için belirli mahsullerin üretimi için esir alanlar olacak coğrafi alanlar olacaktır. Hindistan’ın sayısız çok çeşitli tarım-iklim alanı vardır. Dünyanın sahip olduğu hemen hemen her türlü tarım-iklim koşulu Hindistan’da mevcuttur ve şirketler tarafından gerekli olan çeşitli mahsul çeşitlerine uygundur. Bu alanlarda, bu mahsulün esir tarımı, devlet tarafından, şirket için, bu yasaların görevine göre, Hindistan’ın tarım sektörünü geliştirme garbı altında zorlanacaktır. Örneğin, bir duyuru yapıldı: bir bölge-bir-bir-bir-şirket. Bu duyuru Uttar Pradeş eyaletinde yapıldı. Bu da demek oluyor ki, tüm bölge muz yetiştirecek. Tüm bölgede böyle zorlanmış bir muz ekiminiz varsa, çiftçilere ne olacağını ve mahsul oranlarına ne olacağını anlayabilirsiniz.

Bu şirketler buraya buğday ve çeltik için değil, işleyip satabilecekleri ticari değerli ürünler yetiştirmek için geliyorlar. Ve bunun için, esir tarımı yaptıracaklar. Çiftçilik çiftçi tarafından kendi arazisinde yapılacak. Risk çiftçiye atanır, oysa kar şirket içindir.

Bu süreç, örneğin iki kişinin bir eşit paylaştığı bir şekilde entegre edilmiştir. Ön kısım çiftçiyle, arka kısım ise şirketle. Çiftçi besleyecek ve şirket tüm sütü ve gübresini alacak.

Bu yasalarla, bir ilçeye isteseler de istemeseler de belirli bir mahsul üretmeleri söylenirse, uymak zorundalar.

Sözleşme Yasası’nın 16. Bu yüzden bir sözleşme yapmak zorunlu olacaktır. Bu bir seçim değil. Şirket seni itecek, gırtlağından aşağı itecek, polise bu çiftçiliği yapmak zorunda kalacağınızı söyletecek, çünkü bunu yapmazsanız, o zaman bu „ulusal çıkarlara“ bağlı değildir. Bu politika ulusal büyüme adına itiliyor. Buna ulusal program deniyor. Ülke ekonomisini canlandırmak için bir programdır. Kanunda yazıyor. Ve bu sözleşmenin adı, lütfen, Fiyat Güvencesi Yasasıdır.

Önce Ayağa Kalkan Üç Ana Devlet ve Neden

Tarıma bağımlı 700 milyon insandan bahsettiğimde, Hindistan’daki tarımsal kırpma modeli aslında geçim çiftçiliği modelidir. İnsanlar yemeleri gerekenleri yetiştirirler. Ve imkanlarına bağlı olarak, satabilecekleri biraz daha fazla büyürler. Bu gider ve 700 milyon insan için geçer. Böylece, sorunun büyüklüğünü anlayabilirsiniz. Pencap önce ayağa kalktı, sonra Haryana takip etti ve ardından Batı Uttar Pradeş, Rajasthan ve diğer eyaletler takip ediyor. Pencap, tarımsal fazlalığın diğer bölgelere göre nispeten daha yüksek olduğu bir durumdur. Bu da demek oluyor ki, bir dönümlük bir arazide, eğer ülkenin geri kalanında insanlar 20 beşlik buğday yetiştiriyorsa, Pencap’ta 40 beşli yetiştiriyor olabilirler. Herkes kendine 10 beşlik tutarsa, geri kalanı Pencap’tayken 10 beşli satar, çiftçi 30 beşli satıyor, bu da aslında üç kez satılıyor. Pencap’ın çiftçinin devlet tarafından belirlenen fiyatı (MSP) alabildiği bir alan olduğunu da belirtmek önemlidir. Hükümetin bu yıl buğday için belirlediği fiyat beşli başına 1975 rupi iken, Hindistan’ın geri kalanında beşli başına 1400 rupiden satılıyordu. Pencap’taki bir çiftçi, beşlisi neredeyse 2000 rupi oranında 30 beşli buğday satabiliyor. Oysa ülkenin geri kalanındaki çiftçi, beşli başına 1400 rupi oranında sadece 10 beşli satabilir.

Bir yaşam süreci ve geçim aracı, bir gelir kaynağı ve bir işgal kaynağı olarak tarım, Pencap’taki bir çiftçi için ülkenin geri kalanından çok daha değerlidir.

Hindistan’ın yarı feodal, yarı sömürgeci bir ülke olduğunu anlamak da önemlidir. Hint ekonomisi hala yabancı şirketlerin elinde ve feodal işgücü çıkarma, Hint tarımının zorla çalıştırıldığı, depresif işgücü değeri, hepsi de feodallerin köy yaşamı üzerinde kontrol sahibi olması nedeniyle hala oldukça yüksek. Köyün bu ekonomik ve siyasi yaşamı tüm ülkede çeşitli boyutlarda hüküm sürmeye devam ediyor. Sonuç, köylerden şehirlere çok fazla işgücü göçü olmasıdır.

Pencap, Haryana ve West UP köylerinde yaşayan tarım işçiliği, şehirlerde başka bazı meslekler bulabildi ve ayrıca mevsimsel hasat veya ekim dönemlerinde bazı tarımsal operasyonel işler yapıyor. Pencap, Haryana ve West UP, ülkenin geri kalanında başka bir yerde iş bulamayan göçmen tarım işçiliğine sahiptir. Ülkenin başka hiçbir yerinde ve bu alanlarda da tarım işi bulabiliyorlar.

Bu yüzden bu alanlar bu yasalara karşı durdular. Çiftçilerin hala oturması çok derin bir öfke. Hükümet geri tepene kadar hareketsiz oturmaya devam etmeye çok kararlılar. Hükümet için biraz baş ağrısı olmuş olabilir ama çiftçiler sabırla huzurlu. Yine de siyasi olarak anlıyoruz ki, hükümet bunu kabul etmiyor ve hareketin bu şekilde büyümeye devam etmesini bekliyoruz. Büyüyor. Bugün Allahabad’da çok güzel bir toplantı yaptım. Ülkenin geri kalanında işler yoluna gidiyor. Umarım açık ve kısa olmuşumdur.

Bugüne kadar, protesto alanlarının ihtiyaçlarıyla başa çıkmak için yiyecek ve diğer malzemeler, Delhi çevresindeki protestonun ana bölgelerinde kamplanmış protestoculara güçlü bir destek gösterisi olarak birçok köyden gelmeye devam ediyor. Hint festival paylaşımı geleneğine dayanan bu, iyi niyet ruhundan gelir. Tüm bunlar gönüllü olarak ve çiftçi topluluklarından birçok Hintlinin kalbinden geliyor.

Protesto alanlarının diğer cepleri ortaya çıkıyor.
Hepimizin gördüğü gibi, mücadele genişliyor ve devam edecek.

Bu serinin 2. bölümü, Çiftçilerin talep ve önerilerinin derinlemesine tartışılması, Modi hükümetinin yanıtının yanı sıra siyasi ve uluslararası destek gibi Hint Çiftçi protestosunun diğer yönlerini derinlemesine incelemeye devam edecektir.


Görüşmeci Hakkında:

Dr. Ashish Mittal 1982 yılında AIIMS’den MBBS yaptı. Toplum Hekimliği okudu ve daha sonra çiftçi hareketine katıldı. Tüm Hindistan’ın kurucu üyeleri arasında yer alan Kisan Mazdoor Sabha (AIKMS), 2016 yılında Genel Sekreteri oldu. AIKMS çoğunlukla Pencap, Telangana, Andhra Pradeş, Odisha, Bihar, Uttar Pradeş, Batı Bengal eyaletlerinde topraksız ve fakir köylüler, kabileler ve balıkçılar arasında çalışmaktadır. Geçim sıkıntısı, zorla yerinden edilme ve çiftçinin ekonomik meselelerini ele alıyor.

Dünya, Kadın
Enternasyonalist devrimci Paola yoldaşı kaybettik

Avrupa Tutsakların Sesi Platformu (TSP) tarafından yapılan açıklamada, geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden devrimci yazar ve aktivist Paola Staccioli’nin önemli bir kayıp olduğu vurgulandı.

Roma yakınlarında bulunan Prima Porto Mezarlığı’nda defnedilen devrimci yazar, yoldaşları tarafından düzenlenen törenle, enternasyonal ve İtalya direniş marşlarıyla uğurlandı. Kızıl bayrağa sarılı tabutu başında Paola için toplanan yoldaşları enternasyonal marşını seslendirdikten sonra bir konuşma yaptı. Konuşma “Seninle yaşadığımız ve savaştığımız için mutluyuz güzel savaşçı.. Çünkü ateş sönmez. !” sözleriyle son buldu.

TSP tarafından yapılan açıklama şöyle:

Avrupa Tutsakların Sesi Platformu (TSP): Acımız büyük, Paola yoldaşı kaybettik

Değerli Paola yoldaşı kaybettik. Devrimci tarihi sırtına almış, özellikle kadın özgürlük mücadelesini bilince çıkarmış, bu konuda kitaplar yazmış değerli bir yazarı yitirdik.

Avrupa’da devrimci, direnişçi ve dayanışmacı bir militanı ölümsüzlüğe uğurladık.

Onu Kızıl Yardım Örgütünün toplantısında tanıdık. Umut, mücadele ve direnişi temsil eden güleç yüzünü asla unutmayacağız.

Paola yoldaşı Enternasyonal çalışmalarından tanıyoruz. Hasta olduğu halde umut, direnç ve mücadele taşıyan bir yıldız gibiydi. Yoldaş sıcaklığı ve tebessümü ile hastalığını unutturuyordu.

Paola çalışmalara güç ve enerji katarken Avrupa’nın devrimci tarihini güncele bir basamak yapmanın emekçiliğini yapıyordu.

Paola yoldaş, devrimci çalışmasıyla, her alandaki katkılarıyla, bıraktığı eserleriyle ölümsüzleşti.

Paola yoldaşı, Türkiye Kürdistan ve dünya halklarına taşıyacağız. Bundan sonra Paula halklarımızın yeni doğan çocuklarına yeni bir isim olacaktır.

Paola yoldaş, bizim mücadelemize güç veren bir yoldaştı. Avrupa’daki devrimci dayanışmanın direnç çiçeği, Enternasyonal bir yoldaş olarak ölümsüzleşti.

Devrim anıları yol gösterecektir. Saygıyla anıyoruz

Avrupa Tutsakların Sesi Platformu

(Aveg-Kon)

Dünya, Güncel Haber
Bir CIA Drone Analisti Afganistan Halkından Özür Diledi

ABD Afganistan’ın 20 yıllık işgaline son verirken, CIA’in insansız hava aracı programı için eski bir istihbarat analisti Afganistan halkına „sadece kendimden değil, Amerikalı olarak toplumumuzun geri kalanından“ bir özür sunuyor. 

Christopher Aaron, Afganistan’a yapılan konuşlandırmalar sırasında „insan geçiş ücretini, bu savaşların kaynak geçiş ücretini ve uzaktan kumandalı uçaklardan insanlara ‚güdümlü füzeler‘ düşürme politikasının savaşı kazanmamıza izin vermemesini“ görebildiğini söylüyor. Ayrıca Aaron’ın yeni kitabı „Dirty Work: Essential Jobs and the Hidden Toll of Inequality in America“da Aaron’ın profilini çıkarıyoruz. 

ABD’nin insansız hava aracı saldırıları ve savaşları „gölgelerde: gözden uzak, akıldan uzak yapmak“ için askeri bir strateji geliştirdiğini söylüyor.

AMY GOODMAN: Yeni kitabınız Dirty Work: Essential Jobs and the Hidden Toll of Inequality in America’dakiişçilerden birine gidelim: Christopher Aaron, CIA’in insansız hava aracı programının eski istihbarat analisti. 2018’de işini anlatan bir makale şöyle açıldı: alıntı, „2006 baharında Christopher Aaron, Langley, Va’daki Terörle Mücadele Hava analiz merkezinde penceresiz bir odada 12 saatlik vardiyalarla çalışmaya başladı. Uzak savaş bölgelerinde gezinen dronlardan canlı, gizli video beslemeleri ışınlayan düz ekran monitörlerden oluşan bir duvarın önünde oturdu.“ Christopher Aaron şimdi Tucson, Arizona’dan bize katılıyor.

Christopher, Demokrasi’ye hoş geldin! Bu uzak, penceresiz odada yaptığınız işi tarif edin. Yani, Afganistan’daki hedeflerinden çok uzakta.

CHRISTOPHER AARON: Evet. Öncelikle Amy, bugün beni programa kabul ettiğin için çok teşekkür ederim.

Eğer bir dakika ayırabilirsem – bunu geçmişte şahsen yaptım, ama bir dakikamı almak istiyorum, savaş resmen bittiğine göre, Afganistan halkına, sadece kendimden değil, Amerikalı olarak toplumumuzun geri kalanından bir özür sunmak istiyorum. Bence bu diyaloğun bir yerinde hepimizin yaşadığı insani duyguların yeri olmalı. Ve sözlerim bunu yapmak için tamamen yetersiz, ama eğer biri gezegenin diğer tarafında dinliyorsa, hepimiz az önce yaptıklarımız için özür dileyiz.

Benim işim istihbarat analisti olarakdı. Makalede yazdığı gibi video ekranlarının arkasındaydık. Gizli olan ve giremeyeceğim çok şey var. Kariyerime başka bir istihbarat teşkilatında çalışmaya başladım ve cia karargahındaki füzyon hücresine transfer oldum. Bu benim üniversite kariyerimdi, 11 Eylül kuşağının bir ürünü olarak. Ve kendi neslim için önemli olduğunu gördüğüm bir şey yapmak istedim. 12 saat boyunca ekranların arkasındaydık, haftada 3-4 gün, dönüşümlü vardiyalarda, gece ve gündüz tüm saatler boyunca.

Birkaç ay sonra Afganistan’a gitme fırsatım oldu ve biri 2006’da, diğeri 2008’den 2009’a kadar olmak üzere altı aylık iki görev yaptım. Ve böylece hem insan geçiş ücretini, hem bu savaşların kaynak geçiş ücretini hem de uzaktan kumandalı uçaklardan insanlara „güdümlü füzeler“ düşürme politikasının savaşı kazanmamıza izin vermediği gerçeğini kendi gözlerimle görebildim. Yani, bu üç taraf da benim görüşüme göre başarısız oluyordu.

AMY GOODMAN: Chris, bilirsiniz, ABD Afganistan’dan çekilirken, ufuktan uzak bir yetenekten bahsediyorlar, tam olarak bahsettiğiniz şey, askerlerin yerde olmayabileceği, ama İhA saldırıları — Şey, Kabil’deki ABD varlığının son günlerinde, 10 kişilik bir aileyi öldüren insansız hava aracı saldırısı, bazıları 5 yaşından küçük. Bunu izlerken hissettiklerini mi?

CHRISTOPHER AARON: Geri çekilirken bunun olduğunu görmek korkunç. Savaşlarda geçirdiğim süre boyunca bunun sıradan olduğunu söylemek istemiyorum ama kesinlikle oldu. „Aşırılık yanlısı“ ya da „terörist“ olarak yaptığımız her cinayet için bunu söylemek imkansız ama tüm zaman boyunca masum kayıplar olduğu kesin. Ertesi gün sık sık sokaklarda görürdük – hedefli bir grevle bir kişinin peşine olurduk ve ertesi gün sokaklarda iki veya üç tabutun taşındığı görürdük.

Ve o zamanlar orduda ya da istihbarat camiasında şöyle bir tavır vardı: „Bu savaşın bedelidir. Teröristleri, Taliban’ı, El Kaide’yi vb. Ama gerçekten parçaları bir araya getirip neden ve sonuç olarak bakmaya başlıyorsun. Ve örneğin, geçen haftaki bu insansız hava aracı saldırısıyla, öldürülenler sadece insanlar değil, aynı zamanda: Peki ya kardeşleri? Peki ya kız kardeşleri? Peki ya okuldaki sınıf arkadaşları? Yani, belki de bir aşırılıkçıyı veya bir teröristi başarıyla öldürdün, şimdi onların yerini alacak beş, 10, 15, 30 yeni terörist var. Bu başarısız bir politika. Bu kadar basit.

AMY GOODMAN: Ve savaş sona ererken – bu sonsuza kadar savaşın bu bölümü sona ererken, meslektaşlarınızla, o odada bulunan diğer insanlarla konuşurken ne kadar temsilisiniz, eğer hala yaparsanız, diğer askerler? Şirket medyasında, askerden sonra veterinerin „Eğer şimdi çekiliyorsak, bunu ne için yaptık?“ diye sorgulaması var, ama bu sorunun sadece kritik noktası değil: Bunu ne için yaptık?

CHRISTOPHER AARON: Harika bir soru. Bunu 2006’da ve kesinlikle 2008’den 2009’a tekrar döndükten sonra kendime sormaya başladım. Kendi gözlerimle gördüm ki – sadece boşa harcanan kaynaklar, insan geçiş ücreti, çitin her iki tarafında, birlikte çalıştığım askerler de dahil olmak üzere, TSSB’den büyük zarar görenler de dahil olmak üzere – ki bu benim de tutkulu olduğum bir şey – ama 2008, 2009’da ülkenin kontrol alanlarının kaybedilmesi, Güney Afganistan’daki tüm kandahar bölgesi.

Kulağa aptalca gelebilir ama 2006’da uzak üslere uçarken şükran günü yemeği yedim. Ve 2009’a kadar oraya dönemedik. Ben de dedim ki, „Bir dakika. Biliyorsunuz, bu savaşı devam ettiriyoruz.“ Bu 2009’daydı. „Eskiden kontrol ettiğimiz bir üsse geri dönemeyiz. Neden sürekli oradaydık?“

Başkaları da var. Bu konuda konuşan tek kişi ben değilim. Brandon Bryant, Cian Westmoreland, Lisa Ling ve tabii ki daniel Hale, daha bir iki ay önce hapsedilmiş. Ancak, insanlar arasında çok az ve uzak olduğunu söyleyebilirim .

AMY GOODMAN: İhA programı hakkında bilgi yayınlamak için.

CHRISTOPHER AARON: Doğru, doğru. Ve orada gizli olan bir ya da iki parça vardı. Çok dikkat ettiğim bir konu. Ancak, casusluk yasasına göre onu bunun için yakaladılar.

Nihayetinde, ne için oradaydık? 2009’da 29 yaşında biri olarak, savaşların gidişatının başarısızlığı konusunda bana çok açık olan bir şeyi kabul edemem – askeri üstlerimin ve üstümdeki politikacıların aynı şeyi göremediğine inanamıyorum. Ve bu nedenle, bu gerçekler kümesiyle karşılaştığında, düşünen bir kişi şöyle demeli: „Bizi şu veya bu nedenle bir savaş durumunda tutmak için bir politika yok muydu?“

AMY GOODMAN: Travma sonrası stres bozukluğu olan TSSB’nin,bunu neden yaptığınızı sorgulamasının – yani, bu konuşmanın başında yaptığınız özrün – daha sonra yaşadığınız dehşete katkıda bulunduğunu düşünüyor musunuz?

CHRISTOPHER AARON: Biliyorum, benim için, sadece benim için değil, gazi inzivalarında iletişimde olduğum diğer birçok insan için de öyle. Ve tamamen açık olmak gerekirse, tekrar söylemek gerekirse, teknik olarak bir gazi değilim. Polis siviliydim. Yani, maaşınızın nereden geldiği merak konusu. Savaş bölgesinde silahlı bir sivil, bilirsin, insansız hava aracı programı üzerinde çalışıyor. Ama her neyse, ben de bu şekilde acı çeken bir dizi insanla temas halindeyim. Ve bu farklı bir TSSBtürü. Yaşadıklarımı, ordudaki kardeşlerinin gözlerinin önünde havaya uçtuklarını gören ya da uzuvlarını ya da duyularını kaybeden bazı insanlarla karşılaştırabilmem imkan yok. Yaşadıklarımızı bununla karşılaştırmaya çalışmıyorum. Ama aynı zamanda, yaşadığımız bir şey var.

Ve bu ülkeyi sevdiğimiz için bu programa gönüllü olan insanlar, bu ülkenin savunduğu şeyleri seviyoruz, burada sahip olduğumuz özgürlükler kadar, ve sonra yerdeki gerçekle karşılaştığınızda, video ekranından, sahada gerçekte olan şey ana akım medyada bildirilenler değil ve askeri yapıdaki üst düzeylerin bize savaşı kazanacağını söyledikleri şey değil, muazzam bir pişmanlık duygusu hissetmeye başlıyorsunuz. Ve bu, bilirsiniz, Eyal’la New York Times makalesine kadar kapsamlı bir şekilde konuştuğum şey, bu, bilirsiniz, ahlaki yaralanma veya ahlaki pişmanlık dedikleri şey. Ve bu gerçek.

AMY GOODMAN: Eyal, CIA’ininsansız hava aracı operatörü Chris’i neden temel işçilerin profiline dahil etmeye karar verdiğinden bahsedebilir misin? Kitabınızda şöyle diyorsunuz: „Gerçek şu ki, insansız hava aracı programı sadece askeri müteahhitlerin çıkarlarına hizmet etmiyor.“ Kime hizmet ediyor diye konuş.

EYAL BASIN: Bence Chris’in o hareketli özürle başlaması çok uygun oldu ve bunu kolektif hale getirdi. Sadece üzgün olduğunu söylemiyordu, aynı zamanda bu şekilde savaşmayı seçen bir toplumun parçası olduğunu söylüyordu. Bu yüzden ona ve insansız hava aracı programındaki diğer insanlara odaklandım.

Biliyorsunuz, Irak ve Afganistan’dan sonra, kara işgallerinden sonra, Amerika bu savaşlar yüzünden tükenmiş, hayal kırıklığına uğramış ve hem kayıplar hem de kaynaklar açısından maliyeti, fiyat etiketini beğenmemişti. Peki, ne oldu? Önce Obama döneminde, sonra yine Trump yönetiminde, insansız hava araçları, en azından fiziksel bir risk olmadan uzaktan savaşıyor, en azından bizim tarafımıza geçiyor ve bu savaşı alıyor – resmi olarak savaşta olmadığımız ülkelerde bile insanları hedef alma ve öldürme hakkını koruyor, ama bunu gölgelerde yapıyor, gözden uzak yapıyor, Akıldan çıkmış.

Ve kitabımın temel teması, bu eylemlerin sadece ordunun değil, sadece Chris Aaron’ın değil, ve sadece insansız hava aracı programındaki mevcut insanlar olmadığıdır. Onlar bizim. Bunların ne olduğuna sahibiz – bunun etkisinin ne olduğu, yasal sonuçları ve ahlaki yansımaları ile.

Ve ben sadece, bilirsin, insansız hava aracı programının başında, bunun antiseptik olduğu hakkında çok fazla şey konuşuldu ve bu bir video oyunu oynamak gibi olurdu. Ama sonra, araştırdıkça ve ordunun kendisinin ne bulduğuna baktığımda, programda büyük tükenmişlik oranlarına sahipsiniz ve analistler, görüntü analistleri ve drone operatörleri istifa etti veya sadece zihinsel, duygusal ve psişik olarak sıkıntılı. Neden? Neden? Yol kenarındaki bombalardan kaçtıkları için değil, yerdeki askerlerin sahip olduğu yaralanmalar ve TSSB anlamında. Çünkü her gün, mesaiden sonra vardiya görüyorlar, ekranlarda şiddet olayları ortaya çıkıyor, uzaktan, bazı durumlarda, yanlış giden şeyler için, olan şeyler için – olan bir grev için ve kimin vurulduğundan emin değiller.

Ve böylece, bu „ahlaki yaralanma“ terimi, sadece okuduklarımda değil, aynı zamanda bazı üsleri ziyaret ettiğimde ve bu üslerdeki psikiyatristlerle konuştuğumda da gündeme gelmeye devam etti. Ve bence bu ahlaki yaralanma, yine, sadece bunu yaşayan, yapılanları gören insanlara ait değil, hepimize ait, bunun savaşlarımıza devam etme yollarından biri olduğuna karar veren topluma.

AMY GOODMAN: Sonunda, çok çabuk, Chris, sen pek çok kişinin „joystick savaşçısı“ dediği kişi miydin? Peki bu sözde joystick savaşçıları, insansız hava aracı operatörleri savaş alanında askerlerden farklı muamele mi ediyorlardı?

CHRISTOPHER AARON: Ben oyun çubuğu operatörü değildim. Onlarla doğrudan iletişim kurduk. Bir dizi istihbarat kaynağı bir araya gelerek bir saldırı olup olmayacağına karar verecek, insansız hava aracından bir füze fırlatılacak ya da askerler içeri girecek. Yani, o zincirin içine girdiğim yer istihbarat analistiydim. Esasen sahada neler olduğuna ilişkin ham değerlendirmeyi sağlıyorduk. İnsanlar var mı — diyelim ki hedef bizde, diyelim ki, insansız hava aracından izlediğimiz bir binanın içindeki aşırılık yanlısı kim olacak, ve sonra ordu komutanları bize gelip „O binada da kadın ya da çocuk var mı?“ Ve onlara vereceğimiz cevaplara dayanarak, bazen bir dakika sonra, ekranda parlak bir parlama görürdük ve sonra kaç ceset gördüğünüzi sayarsınız, aslında, o saldırıdan sonra. Ben de joystick operatörü değildim ama bu bilgi esasen joystick operatörünün yaptığını yönlendiriyor.

AMY GOODMAN: CİA’nın insansız hava aracı programının eski istihbarat analisti Christopher Aaron’a bize katıldığın için teşekkür etmek istiyorum. 

Kaynak:democracynow.org

Translate »