Kategorie: Kültür&Sanat

Kadın, Kültür&Sanat
BAŞINI KALDIRAN ŞİİR İNSANLIĞIMIZDIR [1] || SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Şiir kanayan yaraya seslenir.”[2]

Neri(man) “karla, borayla, fırtınayla sınanmış” bir kadındır; ateşi de, ihaneti de görmüştür; her şeye karşın, hâlâ dik durup, diklenen yürekliliğiyle, bilinciyle “Kaldır Başını” diyenlerdendir.

Onu, çok eskilerden; demir parmaklıkların ardından tanırız; onur duyduğumuz yoldaşımızdır Neri(man).

Ama hayır; ona dair bilinenleri anlatmak değil amacımız; onu en iyi anlatan dizelerinden söz edeceğiz; becerebildiğimiz kadarıyla…

Neri(man) aşka, hayata, mücadeleye dokunan dizelerinde kadın(ların) hâlinden, kurtuluşuna ya da Kürt illerindeki büyük acılardan, yok edilmek kastına uğratılan insan(lık)a dek uzanan tablo karşısında, “Kaldır Başını”[3] der.

* * * * *

Friedrich Hölderlin’in, “Çöküş zamanlarında gerekli mi şairler?”[4]sorusuna “Elbette evet, kuşkusuz,” yanıtını verenlerdeniz; tam da bu sorumlulukla süzerek ya da Hilmi Yavuz’un deyimiyle “Kazarak” okuduk dizelerini Neri(man)’ın. Süzmekten, kazıdan sonrası yazılmalıydı…

Friedrich Hegel’in, “Güzel sanatların en üstünü ve en zor olanı şiir sanatıdır,” notunu düştüğü insanî etkinliğin en iyi tarifi, “Bir şiir tanesi, bir asırlık mevsim için yeterlidir,” saptamasıyla José Martí’ye aittir ki, “bir asırlık mevsim için yeterli” olanı da Neri(man)’ın dizelerinde bulmak mümkündür.

Çünkü tarihsel gelenekleriyle biriktirdiği, yaşanmışlıkların -gelecek kaygısıyla taçlandırılmış- toplamıdır. Onun “Aşk İsyandır” (s.71), “Aşk Yarası” (s.72), “Aşığım Sana” (s.79), “Aşk Bitmez” (s.80), “Sarıl Bana” (s.92) dizeleri: “Eşitlikçi özgürlük için göğe bakmalı, şarkı söylemeli, mücadele etmeli, aşık olmalı, acı çekmeli, şiir yazmalı,” dedirtir bizlere!

Neri(man)’ı okurken; “Bir İnsan Soluğu” (s.97), “Sardunya’yla Dertleşme” (s.98) vb’lerin dizelerinde Onu bursunuz; “Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır,/ Yarım kalan bir şiir belki de,” diyen Ahmet Telli gibi…

Ama bununla, bu kadarla sınırlı değil; O, “Bugünün İnsanı” (s.3), “Bir Gazeteci Kadının Çelmesi” (s.81), “Kokuyor Dünya” (s.20) vd’lerinde yerkürenin, insan(lık)ın hâl(ler)ini anlatır; Georges Braque’ın, “Gerçeklik ancak bir şiir ışınıyla aydınlatıldığında kendini gösterir,” ifadesindeki üzere…

* * * * *

Şairin şiiri, onun kişiliğidir; bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının, neredeyse organik bir şey olduğundan söz edebiliriz. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizmadır şiir, şairinden mülhem…

Evet şiir yazmak herkesin harcı değildir. Duygu ve yaşamın hakkını vermek işidir o. Duygu yoğunluğu, güçlü bir dil, kocaman yürek ve kafa gerektirir…

Şiir yazmak hayatı bilmekle; “Ben kendi payıma bir iki iyice şiir yazdımsa, bunların tümünün içeriğini önceden iyice pişirdim,” diyen Nâzım Hikmet’ce hakkını vererek yaşamakla eşdeğerdir. 

Tam da bunun için Saint Augustine, “Şiir şeytanın şarabıdır”; Robert Burton, “Tüm şairler delidir” dermiş…

Bunlar böyleyken; “Sarıl Bana” (s.92), “Sensiz” (s.93.), “Bırak Beni” (s.94.), “Unutur muyum?” (s.96), “Yıldızların Altında Yeniden Başlamak” (s.89), “Beni Güzel Hatırla”daki (s.86) dizeleriyle Neri(man)’ı okuyup da Gabriel García Márquez’in, “Ben sizden de değilim, diğerlerinden de. Ben, ölüme dair yemin etmeyenlerden, tehdit savurmayanlardan, dinini ve ırkını aklının yerine koymayanlardanım. Ben hâlâ şiir okuyanlardanım. Ben ölürken vatanını yahut dinini değil, ‘sevgiliyi’ düşünecek olanlardanım”…[5]

Ya da Aziz Nesin’in, “Göremeyeceğimiz günler için dövüştük Kavgamızın şiir olması bundan”…

Veya İlhan Berk’in, “Ustalık kazanılır; ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur,” deyişlerini anımsamamak mümkün mü?

* * * * *

“Gerçekçiliğin estetik boyutlarda yeniden yaratılması”[6] olarak Neri(man)’ın “Hapishaneden Notlar I-II-III-IV-V-VI-VII-VIII-IX” (s.5-6-7-8-9-10-11-12-13-14)…

“Taybet Ana” (s.19), “Ekin Wan Anısına” (s.32), “Heval” (58), “Şengalli Kadınlara” (51), “Hacı Lokman Birlik Anısına” (s.33)…

“Ben Gülistan Doku” (s.47), “Kadın I-II-III-IV” (s.43-44-45-46)…

“Ankara Garı” (s.15), “Bilmiyorsun Acıyı” (s.99), “İki Yaralı Kor” (s.100) dizeleri Andrey Tarkovski’nin, “Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, gerçekle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir,” saptamasını doğrular…

Bu kadar da değil!

Erica Jong’un, “Her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır”; Cemal Süreya’nın, “Şiir, anayasaya aykırıdır; doğanın ahlâkı kovduğu yerdedir; yasadışıdır”; Alphonse de Lamartine’in, “Şiir, büyük zekâların rüyalarıdır”; Max Jacop’un, “Şair olmak için ilkin insan, sonra da şair-insan olmak gerekir”;[7] ifadeleriyle müsemma Neri(man)’ın dizeleri, çok önemli bir gerçeğin daha altını çizer:

“Şiirler -eğer yaşama yetileri varsa- yaşamak konusunda çok dayanıklı, çok yeteneklidirler, en derinlere işleyen işlemleri atlatabilirler.”[8]

“Şiir bilgidir, kurtuluştur, güç ve terk ediştir. Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir şiir. Doğası gereği devrimcidir. Ruhun eğitilmesi ve içsel özgürlüğün yoludur. Şiir bu dünyaya anlam kazandırır, onu yüceltir; bir başkasını yaratır. Şiir ayırır, birleştirir. Yolculuğa davet, yuvaya geri dönüştür. Esin, soluk alma, bedenin eğitilmesidir. Hiçliğe yakarış, yoklukla yapılan söyleşi: sıkıntı, acı ve ümitsizliktir onu besleyen. Dua, pişmanlık, tövbe, ilahî güce boyun eğiş, huzur bulmadır. Sihir, büyü, efsun. Yücelik, kabulleniş, bilinç dışının yoğunlaşması. Irkların, ulusların ve sınıfların tarihsel açıklamasıdır. Oyun, iş, çile. Görüntü, müzik, simgedir.”[9]

* * * * *

Evet Neri(man)’ın dizleri “Şunu demek istedim,” biçiminde bir cümle kurmaz. Çünkü Onun şiiri açıklanmaya muhtaç değildir. Nettir; durudur; beşerî hakikâti irdeler, yorumlar.

Hisseden, hissettiren hayal gücü, imge dünyasının ipucudur. 

Zaten Onun şiirini nitelikli yapan da imgelerin, yaşanmışlığının zenginliğidir.

Ve nihayet! “Acıların bataklığına saplanan/ Kanatlarım/ Uçar mısınız mavi bulutlara” (s.1)

“… Hiç birinin gücü yetmez/ Umudun çığlığını susturmaya” (s.2)

“… İnsanın yüreği sıcak/ Sarıl sımsıkı yaşamaya sarıl” (s.10)

“Silkelen/ Silkelen/ Yaşamak direnmektir” (s.67)

“… Yılmadık, yılmayacağız/ Mayalayacağız devrimi yumruklarımızda” (s.53) vb’i dizeleriyle Onun şiiri dili, dili şiiri yaratır. 

Onun dizeleri başkaldırı ve umuttur; bundan şüphemiz yok.

4 Şubat 2021 11:07:49, İstanbul.

N O T L A R

[1] İnsancıl, Yıl:31, No:368, Mart 2021…

[2] John Berger.

[3] Neriman Çelik, Kaldır Başını, İnsancıl Yay., 2020, 100 sayfa.

[4] Enis Batur, Karanlık Oda Şarkıları, Simurg Art Yay., 2020.

[5] Gabriel García Márquez, Anlatmak İçin Yaşamak, çev: Pınar Savaş, Can Yay., 2005.

[6] Asım Öztürk, “Gerçekçiliğin Estetik Boyutlarda Yeniden Yaratılmasıdır Şiir”, İnsancıl, Yıl:31, No:365, Aralık 2020, s.22-24.

[7] Max Jacop, Genç Bir Şaire Öğütler, çev: Salah Birsel, Sel Yay., 2017.

[8] Bertolt Brecht, “Şiir Akıldan Korkmamalıdır”, 1930’lar… https://www.cafrande.org/sair-akildan-korkmamalidir-bertolt-brecht/

[9] Octavio Paz, “Şiir ve Şiirsel Eylem”, https://www.izdiham.com/octavio-paz-siir-ve-siirsel-eylem/2

Dünya, Güncel Haber, Kültür&Sanat, Mücadele
Sri Lanka: Mullivaikkal anıtının yıkılması

Sri Lanka hükümeti, 8 Ocak’ta sanat fakültesi üyeleri ve Jaffna Üniversitesi öğrenci derneği tarafından tasarlanan ve Şubat 2019’da Sirisena sırasında kampüste bulunan „Mullivaikkal“ anıtını gece ve sisli bir eylemde yıktı. hükümet Jaffna Üniversitesi inşa edildi. Bazıları en son soykırımdan sağ kurtuldu ve / veya sevdiklerini kaybetti.
Anıt, Sri Lanka hükümetinin 2009 yılına kadar katledilen soykırımında öldürülen Tamil sivilleri anmayı amaçlıyordu.

Anıtın yıkılmasını önlemek için yerel halktan öğrenciler ve insanlar hemen kampüs kapılarında toplandı. Yüksek askeri varlığı nedeniyle, bu yalnızca bir girişimdi. En az iki öğrenci tutuklandı.

Sinhala Budist hükümeti, bunun gibi eylemler yoluyla, 1983’ten 2009’a kadar iç savaş sırasında işlediği savaş suçlarının anılarını örtmeye çalışıyor. O zamanlar, militan Tamil örgütleri (her şeyden önce Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE)) adanın kuzeyindeki ve doğusundaki Tamil bölgelerinin bağımsızlığı için savaştılar. Savaşın sadece son aşamasında neden olduğu Büyük bir hükümet saldırısı ve TEKK’nin fiziksel olarak imha edilmesiyle sona erdi, 70.000 kadar sivil öldü.

Tamiller, tarihin yanlış beyanına ek olarak, ayaklanmanın yeniden alevlenmesini önlemek için tüm sembolleri, anıları ve halka açık yas alanlarını kaldırmalıdır. Jaffna Üniversitesi Öğrenci Birliği’nden yapılan açıklamada, “Mullivaikkal’ın yıkımı, Tamil halkının soykırımının doruk noktasına işaret ediyor. […] Bu hareket sadece üniversite öğrencilerine değil, tüm Tamil halkına yönelik bir hakarettir. Aynı zamanda bir halkın hafıza hakkını inkar etme eylemidir. „

Emekli Tümamiral ve Kamu Güvenliği Bakanı Sarath Weerasekara, Tamil haklarına saldırmasıyla tanınıyor, tweet attı: “#JaffnaUniversity, münhasır alan veya topluluğun sahip olduğu bir alan değildir. #SriLanka (lar) a eşit şekilde uyan tüm yasalara aittir. Kimsenin, masum sivilleri anmak ve uyumsuzluk yaratmak kisvesi altında yasaklanmış bir örgütün ölü teröristlerini anmasına izin verilmeyecek ve verilmemeli! #Lka. „

Bu arada protestolar devam ediyor. Cumartesi günü Jaffna Üniversitesi’nden öğrenciler açlık grevine başladı ve Mullivaikkal anıtının yeniden inşası ve askerden arındırılması çağrısında bulundular. Jaffna Üniversitesi Rektörü, anıtın kaldırılması için Sri Lanka’nın savunma ve istihbarat yapılarından baskı altında olduğunu iddia ediyor.

Pazartesi günü bir Hartal grevi patlak verdi, bu da kuzey ve doğu Sri Lanka’daki hemen hemen tüm dükkanların, ticari faaliyetlerin ve özel ulaşımın kapatılmasına neden oldu. Adanın Tamil konuşulan bölgelerindeki birçok Tamil ve Müslüman işletme sahibi, sendika ve siyasi parti tarafından desteklendi. Aynı gün Jaffna Üniversitesi Sivakolundu Rektör Yardımcısı Srisatkunarajah, öğrencilere anıtın yeniden yapılacağına dair güvence verdi. Sembolik bir jestle iki temel taşı atıldı. Öğrenciler daha sonra açlık grevine son verdi.
Ancak Jaffna Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Mullivaikkal Anıtı’nın yerine sözde şüphe ve endişe uyandıran sözde bir “Barış Anıtı” inşa edileceğini belirtti. Bazıları protestoları durdurmak için temel taşının atılmasına saçmalık diyor. Geçmişte, Tamil anıtları defalarca tahrip edildi, örneğin Thileepan Anna’nın Anıtı Sri Lanka devleti tarafından birkaç kez yıkıldı. Burada da, henüz gerçekleşmemiş olan yeniden inşa sözü verildi. Tamil anıtlarının Sri Lanka devleti tarafından yıkılmasının ve Tamillerin hakim olduğu bölgelerde muzaffer Sinhala savaş anıtlarının dikilmesinin uzun bir geçmişi var.

Eski bakan ve ACMC (Tüm Seylan Makkal Kongresi) lideri Rishad Bathiudeen, Tamil Guardian’a şunları söyledi: “Irkçıları ve aşırılık yanlılarını memnun etmekten başka bir neden olamaz. Cesetlerin yakılması ve anıtların yok edilmesi, bu ülkede azınlıklara karşı yaygın ırkçılığın tezahürüdür. Hiçbir insan bu tür ırkçı eylemleri kabul etmez […] Sanki azınlık nüfusun mallarını yok ederek ve kalplerini kırarak ırkçıları yatıştırıp ülkeyi iyileştirebileceklerini düşünüyorlar. „

Anıtın yıkılması tüm dünyada öfkeye yol açtı ve yıkım görüntüleri sosyal medyada sayısız kez paylaşıldı. İngiltere, Kanada ve Tamil Nadu da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından politikacılar bu eylemi kınadılar. Toronto, Berlin ve Chennai’deki Tamiller halka açık mitingler düzenledi ve sosyal medya kampanyaları viral oldu.
Tamiller ve Singala arasındaki çatışma, iç savaşın 18 Mayıs 2009’da resmi olarak sona ermesiyle bitmedi. Kuzeydoğu Sri Lanka’da, iç savaşın son aşamasının diğer şeylerin yanı sıra meydana geldiği bir köyden adını alan Mullivaikal soykırımı, dönemin Cumhurbaşkanı ve şimdiki Başbakan Mahinda Rajapaksa ve kardeşi dönemin Savunma Bakanı ve şimdiki Cumhurbaşkanı tarafından emredildi. Gotabaya Rajapaksa. Sri Lanka Ordusu, yaklaşık 300.000 Tamili „Ateş Yok Bölgesi“ ne kaçmaya zorladı ve ardından tüm sivilleri öldürmeye çalıştı. Yalnızca Mullivaikal soykırımında yaklaşık 40.000 sivil öldü. İç savaş, 18 Mayıs 2009’da Velupillai Prabhakaran’ın öldürülmesiyle resmen sona erdi. Bu kendi kaderini tayin mücadelesi sırasında yaklaşık 150.000 ila 200 kişi öldü.

Birleşmiş Milletler soruşturmaları, Sri Lanka’daki savaş sırasında savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların işlendiğini doğrulamaktadır. Soykırımla ilgili bağımsız bir soruşturma, resmi iç savaşın sona ermesinden bu yana hala yürütülmedi. Avrupalı ​​parlamenter Nikolaj Villumsen, baskının artırılması çağrısında bulundu. Bugüne kadar faillerin hiçbiri adalete teslim edilmedi, bunun yerine Sri Lanka’daki en güçlü siyasi pozisyonlara sahipler.

Sri Lanka hükümeti, aksi yöndeki güçlü kanıtlara rağmen, bugün tüm savaş suçlarını inkar etmeye devam ediyor. Sri Lanka, Sinhala Budist milliyetçi din adamları tarafından kontrol edilen soykırımcı bir devlettir. Bugüne kadar Tamil halkına karşı yapısal bir soykırıma devam ediyorlar. Adanın kuzeyindeki askerileştirme nedeniyle devlet, Tamil kültürünün yok edilmesine, Tamil çoğunluğunun bulunduğu bölgelerde zorunlu yerleşimlere ve Sri Lanka ordusu ve siyasi güçler tarafından Tamil toplumuna yönelik yaygın tacizlere destek verdi.

Mullivaikkal anıtının yıkılmasıyla, Tamiller bir kez daha temel haklarından mahrum bırakılıyor ve nüfusun zaten bölünmüş kesimleri arasındaki uçurum derinleşiyor.
Jaffna Üniversitesi öğrencileri Salı günü, soykırıma karşı uluslararası dayanışma çağrısı yapan bir bildiri yayınladılar :

„Sizden desteklemenizi rica ediyoruz:
Temel insan haklarımız
Adil muamele
hakkımız Eğitim
hakkımız Diğer tüm öğrenciler gibi eşitlik ve eşitlik hakkımız“

Kaynak:lowerclassmag.com/

Kültür&Sanat
DEDE EFENDİ’Lİ, İTRÎ’Lİ, LİMONCİYAN’LI KLASİK MÛSİKÎ || TEMEL DEMİRER

“Sesler biter,

notalar devrilir,

çalgılar susar;

felaket olur.”

Batı felsefesinde kadim Yunan filozofu Pythagoras’ın, müziğin mucidi olarak kabul edildiğinin altını çizerek ekleyeyim: Teorik ve soyut olarak “Müziğin çok önemli” olduğunun altını ısrarla çizenlerdenim. Çünkü…

“Müzik mucizeler yaratabilir.”

“Müzik doğanın ta kendisidir.”

“Müzisyenin -ortaya koyduğu- manaları, bilinmeyen şeylerin sırları hakkındaki ifadelerinin güzelliğini ancak tabii arzularından temizlenmiş ve hayvani isteklerinden uzaklaşmış yüce nefisler anlar.” 

“Eğer müzisyen sanatında ustaysa kişiyi faziletlere sevk eder, rezilliklere değil!” 

“Mûsikînin, mantığın açıklama konusunda acze düştüğü bir üstünlüğü vardır ve -mantık- bunu kelimelerle ortaya çıkaramaz…” 

“Müzik her ne kadar diri olmasa da, kalplerin derinliklerinden ve nefislerin sırlarından haber veren güçlü bir hatiptir.”

“Müzik eğitimi eğitimlerin en iyisidir. Hiçbir şey insanın içine ritim ve düzen kadar işlemez.”

“Müzik gibisi var mıdır? Durup dururken bir melodi gelir aklına, söylemeye başlarsın, sessiz, içinden yalnızca, varlığını melodiye içirip doyurursun, melodi tüm güçlerine ve devinimlerine el koyar – ve sende yaşadığı süre içindeki tesadüfi, kötü, kaba, kasvetli ne varsa silip atar, dünyayı da alır kapsamına, zoru kolaylaştırır, donup kalmış nesneleri kanatlandırır.”

* * * * *

Söz konusu (ve hatta daha da fazla) özellikleriyle müziğin birçok türü içinde, bir de coğrafyamızın -menşei tartışmalı- klasik mûsikîsi var ki, üzerine bir çok şey söylenebilir.

Önce şuradan başlamakta yarar var: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Hakikâtte eski mûsikîmiz belki bizim en öz olan sanatımızdır. Türk ruhu hiçbir sanatta bu kadar serbest surette kendi kendisi olmamış, bu kadar derin ve yüksek kemale mutlak bir hamle ile erişmemiştir. O ne büyük ibdadır; o ne zenginliktir”; Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden,/ ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden” dese de, “Klasik Türk Sanat Müziği” yoktur; klasik mûsikî vardır. Osmanlı döneminde söz konusu müziğe sadece “mûsikî” denmekteydi.

“Klasik Türk Müziği” terimindeki “Türk” sıfatı, Cumhuriyet döneminde Osmanlı’dan mülhem müziğe -yani bir zamanlar yasaklanan, şimdi bize “öteki”nin hatırlattığı mûsikîye- karşı türetilmiştir.

Osmanlı müziğinin Bizans ve İran müziği kaynaklı olduğuna ilişkin “iddia”lara Hüseyin Sadeddin Arel ve Rauf Yekta gibi müzikologlarlar karşı çıkmışlardı.

Oysa açık ve net biçimde Bizans müziğinden mülhemdir. Tamam aynı coğrafyada yaşayan toplumlar birbirinden etkilenir. Müzikte de Türklerin Doğu Roma’dan ve farklı etnisitelerden etkilenmesi gayet olağandır. Ama buna “Türk Müziği” demek yanlıştır. 

Saray müziğinden mülhem; içinde ‘Rast’, ‘Hicaz’ gibi Arap, ‘Muhayyer Kürdî’ gibi Kürt, ‘Segah’, ‘Beyatı’ gibi Türk, ‘Hüseyni’ gibi Ermeni, vb’i kökenli makamları barındıran zenginliğe “Türk sanat müziği” yerine, “makamsal klasik mûsikî” denmesi doğru olur.

İçinde Anadolu, Rumeli, Ortadoğu, Kürdistan, İran, Arabistan ve daha birçok coğrafyadan müziğin yer aldığı formla; Doğu’nun ve Batı’nın telli sazlarının yer aldığı zerafetin, naifliğin klasik mûsikîsidir o. Tek seslidir, aynı anda birçok enstürman icraya katılır ama polyphonic olmazlar hepsi aynı melodiyi çalarlarken; klasik mûsikînin önemli bestekârı Dede Efendi’den İtri’ye, Tatyos Efendi’den Selahattin Pınar’a, Hacı Arif Bey’den Münir Nurettin Selçuk’a uzanan; Zeki Müren’li, Müzeyyen Senar’lı, Hamiyet Yüceses’li; İsmail Bergamalı, Ercümend Batanay, Mustafa Kandıralı, Tanburi Cemil gibi unutulmaz virtüözlerin yaratısıdır.

Söz konusu olgu Halil Cibran’ın ifadesiyle, “Mûsikî gerçekten ruhların dilidir ve ezgiler kalbin kirişlerini titreten tatlı esintilerdir… Mûsikî, şiir ve resim gibi, insanın farklı durumlarını gösterir, kalbin arzularının siluetini resmeder, ruhun yamaçlarındaki gölgeleri aydınlatır, zihinde amaçsızca dolanana biçim verir, bedenin en güzel arzularını tasvir eder”ken; klasik mûsikî, ilk örneklerine XVI. yüzyıldan bu yana tanık olduğumuz ve XX. yüzyıldan başlarına kadar gelen bir akımdır. İtrî, III. Selim, Dede Efendi, Dellâlzade İsmail Efendi, Zekâi Dede, Ali Ufkî ve sonrasında da Zeki Arif Ataergin, Lemi Atlı vd’leriyle biçimlenmiştir.

Bilenler bilir, klasik mûsikî, meşk edilerek aktarılırdı ustalardan genç hanende ve sazendelere. Bir başka ifadeyle, nota kullanılmazdı. Yaygın biçimde kullanılan ilk nota sistemini kuran Dede Efendi’nin öğrencisi Ermeni müzisyen Hampartzum Limonciyan’dı. 

Beşiktaş Mevlevihânesi’nde Hammamizâde İsmail Dede Efendi’den klasik müzik meşk ederken fark etmişti aslında durumda bir tuhaflık olduğunu. Çünkü, hocası, gözlerini kapatıp karşısında oturuyor ve eserleri kendisine tekrar ettiriyordu. Bu eserlerin hiçbirinin kayıtlı olmaması dehşete düşürmüştü genç talebeyi. Bu dehşet, kendi adıyla anılan bir nota sistemi kurmaya ve bu sistem aracılığıyla klasik müziğin en önemli eserlerini kayıt altına almaya kadar götürecekti onu. 

İsmi Hampartsum (Hamparsum) Limonciyan’dı. Klasik müziğin hem Doğusuna hem de Batısına bir hayli âşinaydı. Zaten bu nedenle dikkatini çekmişti Dede Efendi’nin. Kurduğu nota sistemi, Donizetti İstanbul’a gelip de Batı müziğinde kullanılan notaları tanıtana kadar kullanılacak ve böylece pek çok eseri kaybolmaktan kurtarılacaktı. 

1768’de İstanbul’da doğan Hampartzum Limonciyan, devrin geleneklerine uygun olarak hem kilisede, hem de mevlevihanede eğitim gördü. Kendisi de, daha sonra Ermeni kiliselerinde koro ve ilâhi dersleri verirken, bir yandan da Beşiktaş Mevlevihanesi’nde Dede Efendi’den klasik müzik meşk etti. Hocası Dede Efendi vasıtasıyla, kendisi de bir Mevlevi ve aynı zamanda bestekâr olan Padişah III. Selim’in huzuruna kabul edildi. Oluşturduğu nota sistemi, Dede Efendi tarafından çok beğenildi.

Sonra… Sonrasına ilişkin olarak Bayram Bilge Tokel, “Kulaklarımız gürültüye adapte ediliyor ve gerçek mûsikîyi duyabilmemiz her gün biraz daha zorlaşıyor. Bu zoru kolay kılmak yolunda kaliteli yapımlara imza atan kişi ve kuruluşları, yayınladıkları albümleri tanımak ve tanıtmak durumundayız. (…) Öyle ya ilâhiden nefese, mevlevi âyininden âyin-i cem’e dinî mûsikîmizin en seçkin örneklerinden; ayrıca Meragi’den Itrî’ye, Dede Efendi’den Hacı Arif Bey’e, Sadettin Kaynak’dan Münir Nurettin’e kadar bestekârlarımızın seçme eserlerinden bizleri ve çocuklarımızı kim haberdar edecek?”derken İlber Ortaylı da ekliyor:

“Güncel olmayan sanatçılardan da birkaç örnek vereyim. Hiç şüphesiz Dede Efendi’yi bilmeniz gerekiyor; Hafız Pos’u, Abdülkadir Meragi’yi tanımanız gerekiyor. Buhurizade Mustafa Itri’den, Hacı Arif Bey’den haberdar olmanız, onların isimlerini hatırınızda tutmanız yetmez; bestelerini de bileceksiniz. Rahmi Bey’in 19’uncu asrın arabeski diye de tanınan eserlerini öğreneceksiniz. Bugüne yaklaşalım, Mesut Cemil’i dinlemeden de olmaz. Münir Nurettin Selçuk var, Safiye Ayla var…”

Bu konuda kimi “itirazlara” Sabahattin Ali’nin yanıtı şudur:

“Ben hiçbir müziğin içerisinde güzel, kuvvetli, heyecanlı taraflar bulunan hiçbir sanat şubesinin şekil mülahazaları yüzünden düşmanı olamam. Sanat bir ifadedir; her devir, her medeniyet başka türlü duyar ve pek tabii olarak başka türlü ifade eder. Bence en iptidai zenci müziği bile sanat eseridir. Kaldı ki, bizim alaturka dediğimiz şeklin bir tekamül seyri, fevkâlâde incelmiş ve mükemmelleşmiş tarafları vardır. O ruhu ve o medeniyeti bırakırken onun ifade şeklini muhafaza edecek değiliz, lakin topyekûn inkâr da ancak barbarların kârıdır. Benim nefretim buralarda çalınan şeylere!.. Bunlar alaturka değil, bunlar alafranga değil, her şeyden evvel müzik değil… Şark ve Garp müziğini birbirindenayırmaya çalışmadan evvel her iki nev’in iyisini kötüsünden ayırmaya çalışmalıyız… Otuz kırk seneden beri bu memlekette yarım sayfalık bile güzel beste yazılmamıştır. Buralarda çalınanlar bayağılığın, ademi iktidarın (güçsüzlüğün) ifadesidir.”

* * * * *

XX. yüzyılın ortalarından bugüne kadar gelen dönem çağdaş dönemdir. Bu dönemin en önemli temsilcilerinden biri Münir Nurettin Selçuk’tur. Bu dönemde beste, ağır ve yürük semâi gibi formlar arka planda kalırken, modern müzik anlayışına uygun kısa süreli, kısa güfteli ve hareketli şarkı ve fantezi formları klasik mûsikîde hâkim duruma gelmiştir. 

Zamanında buna ‘Alaturka’ da derlermiş. ‘Alaturka’ kelimesi İtalyancadan gelir “Alla Turca/ Türk Gibi, Türk Usulü’ anlamına gelirken; seferlerde Mehteran’ı gören Avrupa bestekârları, gerek ritimsel bakımdan gerek ezgisel bakımdan müziğe benzer eserler ortaya konunca; bu eserlere ‘Alla Turca’ demişler ve sonra bu sıfat “Türk Sanat Müziği”ne dönmüştür. 

Ancak tekrarda yarar var: 1950 sonrasında güncel hâliyle belirginleşen müzik akımı, “Türk Sanat Müziği”nden ziyade azınlıklar müziği kategorisine girer. Bizim “x efendi, y bey” şeklinde tanımladığımız bestekârların çoğu azınlıklardandır.

Çoğunluğun dillerindeki ‘Benzemez Kimse Sana’, ‘Huysuz ve Tatlı Kadın’, ‘Kimseye Etmem Şikâyet’, ‘Ömrümüzün Son Demi’, ‘Geçmesin Günümüz’, ‘Şimdi Uzaklardasın’, ‘Söyleyemem Derdimi’, ‘Bakmıyor Çeşm-i Siyah Feryade’, ‘Seni Ben Ellerin Olsun Diye mi Sevdim’, ‘Muhabbet Bağına’, ‘Eski Dostlar’, ‘Samanyolu’, ‘Veda Busesi’, ‘Duydum ki Unutmuşsun’, ‘Beklenen Şarkı’, ‘Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım’, ‘Bir İhtimal Daha Var’, ‘Kapın Her Çalındıkça’, ‘Bu Akşam Bütün Meyhaneleri’, ‘At Kadehi Elinden’, ‘Dönülmez Akşamın Ufkundayız’, ‘Agora Meyhanesi’yle hâlâ dillerden düşmeyen…

Avni Anıl, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Yusuf Nalkesen gibi bestekârlarla; Mustafa Nafiz Irmak, Bekir Mutlu, İlham Behlül Pektaş gibi güftekârlar yaşatılan…

Alaaddin Şensoy, Behiye Aksoy, Emel Sayın, Gönül Akkor, Gönül Yazar, Hamiyet Yüceses, Kamuran Akkor, Muazzez Abacı, Mustafa Sağyasar, Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar, Nalan Altınors, Nesrin Sipahi, Safiye Ayla, Samime Sanay, Sami Aksu, Seçil Heper, Yıldırım Gürses, Zeki Müren, vb’leriyle kulaklarımızda yankılan mûsikî belleklere kayıtlıdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor, fakat mûsikîden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar,” uyarısını “es” geçmeden;

“Ben seni ellerin olsun diye mi sevdim…”

“Aşk bu mu sevda bu mu?/ Ben seni unutmak için sevmedim…”

“Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin…”

“Her akşam güneşin battığı yerden/ Gözlerin doğuyor gecelerime…”

“Aşkların en güzelini yalnız sende bulmuştum/ Artık hatıran kaldı boş kalan çerçevede…”

“Şarkılar seni söyler…”

“Gizli aşk bu söyleyemem derdimi hiç kimseye…”

“Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne yazın…”

“Gözümü bağlasalar görmesem hiç yüzünü…”

“Silemezler gönlümden ne aşkını ne seni…”

“Akşam oldu hüzünlendim ben yine…”

“Benzemez kimse sana…”

“Belki bir sabah geleceksin…” nidalarının güftelerini terennüm etmeyen var mıdır?

Bunlar böyleyken; “Bugün sanat müziği denen şey, arabeskidir alaturkanın” mı dediniz? Hayır!

28 Haziran 2020 16:23:12, İstanbul.

Kültür&Sanat, Yazarlar
Vartinik de Sanat Damarın Tarihi || Kasım Koç


Kaypakkaya ve M. Oruçoğlu sanat tarimizin de büyük önderleridir.

Ülkenin en karanlık olduğu ve buhranların yaşandığı 1950’ler den çıkmış,

1960’lara girdiği bir dönemde, dünyada ki gelişmeler ülkemizde de yankısını bulmuştu. Böyle bir dönemde her bir siyasal parti ve bu partiler içerisinde siyasal faaliyet yürüten her birey, kitleleri nasıl seferber edecekleri konusunda çalışmalar yürütüyorlardı. Bunlardan birisi de kuşkusuz İbrahim Kaypakkaya idi. İbrahim Kaypakkaya, incelediği ve araştırdığı dünya klasiklerinden yola çıkarak farklı bir şeyler söylemeye başlar. Bu yeni ve farklı söylemler, coğrafyamızda tarihsel olarak ezberi ilk bozan olur.

Kemalizm’e farklı bakan, Kurtuluş Savaşını, Kürt Ulusal Sorunu, Cumhuriyet tarihine yönelik yapmış olduğu bir dizi analiz ile diğer tüm devrimci parti ve liderlerden ayrı düşer. Farklı bir yol izledi Kaypakkaya. Kaypakkaya’yı bu farklı yola iten kuşkusuz ki Marks, Lenin, Mao gibi belli başlı Proletarya önderlerinin görüşlerini incelemesiydi. Ülkedeki kitle çelişkilerini nasıl çözeceği ve geniş halk kitlelerini iktidara nasıl taşıyacağı konusunda Mao’yu kendisine rehber edinir. Mao’nun Büyük Proleter Kültür Devrimi kendisinde büyük bir devrimci coşku yaratır. Neydi İbrahim’deki bu coşku: Çin devriminde İbrahim’e cazip gelen anlayış milyonların sokakta duvar gazetelerinde kendilerini ifade etmeleriydi. Mao’nun kitlelere “Kuşatın bizi” çağrı yapmasıydı, kitlelerin komünist partisini denetlemesiydi.

Devrimi yapan kitlenin, kendi devrimine sokakta sahip çıkmasıydı. Bundan dolayı da İbrahim, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ezberi bozmuş ve dünyaya farklı bir mercekten bakmaya başlamıştır. Ülkede Kemalizm’den köklü kopmayan, sol siyasal liderlerden kalın çizgilerle yolunu ayırmış böylece ezber bozulmuş, savunduğu siyasal görüşlerinden dolayı tüm dikkatleri üzerine çekmişti.

Sanat ve İbrahim Kaypakkaya ilişkisine gelindiğinde ise; Türkiye İşçi Partisi döneminde sadece siyasal çalışmalar yürütmez. İbrahim, aynı zamanda sanat ile de uğraşır. O kadar kıt imkanlar ve imkansızlığa rağmen o dönemin tüm sanat-edebiyat dergilerini okuyan, Türk şiir antolojisini, halk kültürünü, edebiyatını, dilini, dil bilimini inceleyen ve bunlar ile de ilgilenerek son derece titiz çalışmalar yürüten İbrahim Kaypakkaya bu konularda da oldukça da hassastır. İbrahim’in siyasal yazılarındaki üslubunda da bu hassaslığı ve ustalığı rahatlıkla görülmektedir.

Dönemin siyasal kargaşa atmosferi içerisinde olduğu yıllarda dahi, sadece siyasal meselelerle ilgilenmekle kalmayıp; aynı zamanda edebiyatın ve sanatın birçok dalı ile de kişiliğini zenginleştirerek her açıdan donanımlı bir önder haline gelir. Bu hassas ve kargaşa dolu dönemde Kaypakaya, devrimin sorumlulukları gereği sanat ile ilgili düşüncelerini derli toplu hale getiremedi. Kaypakaya, Nurhak dağlarında vurulan Sinan Cemgil ve yoldaşları için yazdığı bir şiir daha sonra halkın dilinden düşmedi. Buna benzer çok şiir ve tekerlemeler o dönemden günümüze eser olarak kalmış ve devrime, halk sanatına büyük katkıları olmuştur.

„Gider gider nice koç yiğitler gider,

Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir,

Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki,

Yüreğimiz kabımıza sığmamakta

Örsle çekiç arasında yoğrulduk

Hıncımız derya gibi yoğrulmakta“

Kaypakkaya Vartiniğe giderken kelimenin tam anlamıyla Kültür-Sanat, ideolojik-Politik alanlarda donanımlıydı. İşte bu koşullarda Vartinik’e gitti Kaypakkaya ve yoldaşları.

Vartinik’te bulunan İbrahim’in yoldaşlarından ve komünist partisinin kurucularından biri de Muzaffer Oruçoğludur.

Oruçoğluna baktığımızda ta 1960’larda şiir, öykü, mizah, masal, roman gibi sanat dalları ile uğraşmış. Bu çeşitli sanat dallarında o dönemlerde birçok konuda kaleme aldığı eserler olmasına rağmen yayınlama fırsatı bulamamış. O dönemde devrimin kendisine yüklediği görev-sorumlulukları ve tüm bunların acilliyeti ile hareket eden Oruçoğlu bu yazdıklarını kitaplaştırma, eser haline getirme olanaklarını bulamamıştır.

Başta Kaypakkaya olmak üzere Muzaffer ve yoldaşları sanatın, devrimin silahları arasındaki gücünü çok iyi biliyorlardı. Büyük bir sanat ordusuna sahip olamayan bir devrimci akımın başarıya ulaşamayacağını bilincindeydiler. Devrimin, devrimci halk sanatı, edebiyatı olmadan kitleler aydınlanamazdı. İdeolojik, politik çalışmanın yanında kitleler edebiyatın gücünü görmelidir, göremediği taktirde devrim kısırlaşır, darlaşır.

Muzaffer ve yoldaşları, ülkemizde de toplumsal çatışmaları, problemleri ortaya çıkaran sanatın, edebiyatın gücünü kavramışlardı.

İnsanlar nasıl solcu olduklarında, sola hayran olmalarında ve devrime doğru meyil göstermelerinde sanatın büyük bir payı ve rolü vardı. Neydi bunlar: Nazım Hikmet Ran’ın şiirlerini bu devrime giden yoldaki mayasında görüyoruz, Yaşar Kemalin romanlarını, daha önceki edebiyatçıların rollerini geçmişte de günümüzde de görebiliyoruz. Dolayısı ile sanatın büyük bir silah olduğunu Kaypakkaya, Muzaffer ve yoldaşları çok iyi biliyorlardı. Kaypakkaya ve Muzaffer sosyal, toplumsal devrimlerini yapan ülkelerde edebiyatın gücünü, rolünü kavramış, donanmış devrimin birer önderlik kademeleriydiler.

Nitekim Ekim devriminin lideri Lenin yoldaş dünya edebiyatına katkı sunan Tolstoy için ne diyordu: Tolstoy Rus devriminin aynasıdır. Çünkü oradaki toplumsal çelişkileri açığa çıkaran, toplumun genel yapısı ile uğraşan, inceleyen, araştıran ve onu sentezleyen sosyolojisi ile uğraşan bir sanat işliyordu Tolstoy. Bu edebiyatçı, kitlelere önderlik eden komünist ve devrimcilere devrimin durumuna dair yardımcı olan büyük bir kaynaktı. Lenin sanata bu gözle bakıyor ve sanatın devrimdeki rolünün bilincindeydi ve bundan dolayı da hep sanatın gücünü vurguluyordu, tüm bunlardan dolayı da Tolstoy ve diğer edebiyatçıları önemsiyor ve büyük bir misyon yüklüyordu.

Ve yine bir başka dünya edebiyatına katkı sunan Honore Balzac’tır. Fransa’daki toplumsal çatışmaları, değişimi, demokrasiyi işleyen, inceleyen anlatan, tüm bunları roman dili ile yazan, kitaplaştıran Honore Balzac’ın eserlerin neler yarattığını Marks daha sonra büyük övgülerle bahsedecekti.

Vartinik ve tahrimize dönersek: Muzaffer Oruçoğlu o dönemde komünist partisi ve ordu marşını yazar. Bu marşlar daha sonraki mücadele dili olarak yoldaşlarına örnek olur. Bu dil ile yüzlerce şiir, marş yazılır. Oruçoğlu böylece devrimci sanat cephesinde stratejik bir figür haline gelir. Oruçoğlu gerek dünya edebiyatının rolünü gerekse de ülkedeki sanatın gücünün ve tarihçesinin bilincindeydi. Toplumun ideolojik dönüşümünde hem görsel hem de diğer sanat alanlarının büyük bir rolü vardı. Bunu bilen Muzaffer, Dersim’e gittiğinde en çok ilgilendiği yörenin sanat, edebiyat ve kültürüydü.

Dersimin yerel ozanları, sözlü tarihlerini, Dersim’in isyanını, katliamlarını, çığlıklarını bu türküler ile ağıtlar yakarak dillendiriyordular. Muzaffer’in ilk irdelediği de bu muhalif sanattı. O dönemde Dersim’in yerel sanatını dillendiren Wele Uşene İmam, Sılo Qıc, Ale Verdi ve daha onlarca halk ozanlarının, şiirleri Dersimin toplumsal dayanaklarıydı.

Vartinik öncesinde 69 yılında Dersim’de yapılmak istenen “Pir Sultan Abdal” tiyatro oyununun yasaklanması ve bu yasağa karşı Dersim halkının isyan ederek ayağa kalkmasında devletin merkezi otoritesinin halk sanatından ne kadar korktuğunun göstergesiydi. Ülkenin karanlık döneminde sadece siyasal örgütleme ile değil bölgenin masalları, efsane hikayeleri, Dersim soykırımındaki acıları dinleyen, müziği, öyküsü, romanı sözlü sanatı ile de iç içe girmiş onu irdeliyordu. Nitekim o dönemde araştırıp, incelediği ve toplumla haşır neşir olan Oruçoğlu yıllar sonra yazdığı TOHUM romanı ile de o yöresel kültürün kendisine has ilişkilerini ele almıştı ve bu roman ile Muzaffer sanat alanında tanındı.

Vartinik Baskını

İbrahim, Ali Haydar Yıldız, Muzaffer Oruçoğlu ve yoldaşları yürüttüğü siyasal çalışmalarından dolayı aranıyor durumda olmalarından kaynaklı kendilerini korumak, barınma ve hazırlıklar amacı ile Dersimin Vartinik mirik mezrasında kendilerine üs edinirler. Kış üssü olarak seçtikleri Vartinik, devlet güçleri tarafından baskına uğrar. Vartinik’e yapılan operasyon ile Ali Haydar Yıldız vurulur, İbrahim Kaypakkaya yaralı yakalanır, üç ay süren işkenceler sonucu katledilir. Vartinik baskınında kurtulan Muzaffer Oruçoğlu ise daha sonrasında yakalanır, uzun bir dönem zindanda kalır. Vartinik’te yapılan operasyon ile bu işi bitti sananlar yanılmışlardı. Başta yerel aşıkların, ozanların, halk sanatçıların Vartinik üzerine yaptıkları bestelerle yöre halkının dillerinden ve gece muhabbetlerinden düşmedi.

Henüz birkaç yıl geçmişti ki,

TKP (ML)’nin Dersim parti örgütlülüğünün 1975-76 dönemlerinde, Kaypakkaya’nın hayatını konu alan bir tiyatro grubunun sergilediği oyun organize edilir. Tiyatro oyunu ile birlikte türküler, şiir, marşlar eşliğinde gerçekleşen bu etkinliğe binlerce kişi katılır. Bu gelen binlerce kişinin üzerinde yaratılan etki bir kıvılcım gibi yayıldı dilden dile. Bu etkinlik bir başka bölgedeki faaliyeti de tetikledi. Ovacık, Hozat, Mazgirt, Pülümür, Nazimiye’de yankısını hemen buldu. Dersim merkezde yapılan tiyatro, ilçelerde de etkisini bulunca kitleselleşme, kitlede bilinç yaratmaya kadar götürdü.

Vartinik’deki destan, sanat ile işlendiğinde yarattığı etkiyle halk ozanları da kendi sanatlarını pratikte halka götürerek işlediler, bu çalışmada kitlelerden hem öğrendiler hem de kitlelerin yeniden toparlanmasını sağladılar. O dönemdeki bilinen devrimci halk sanatçıları Aşık Ferhat, Ozan Emekçi, Tufani, Garip Şahin’lerdi. Bu ülke genelinde bilinen devrimci ozanlar Dersim’de köy köy yaptıkları konserler, köy evlerinde halkla iç içe okudukları şiirler ve türkülerle halkın örgütlenmesine önemli katkılar sağladılar. Kadınların, gençlerin, yoksul köylülerin dikkatlerini devrime yoğunlaşmasına ve eğitilmelerine vesile oldular. Çeşitli lise ve üniversitelerde okuyan gençlerin köylerine geldiklerinde okullarda öğrendikleri marşlar, şiirler, tiyatroları köylerinde sergilediler, uyguladılar. Bunların tümünün toplumun bilinçlenmesinden tutalım da örgütlenmesine kadar katkıları oldu.

“Ali Haydar ölmez ağlama bacı” türküsü tam da bu dönemde dağlara taşlara yazılmaya ve dilden dile söylenmeye başlandı. Kaypakkaya’nın işkencede ne için ser verip de sır vermediğini köylerde sergilenen tiyatro sahnesi ile anlatılmaya ve anlaşılmaya başlandı ve hayat buldu. Bu sanat aracılığı ile İbrahim’in görüşleri devlet açısından ne kadar tehlikeli olduğunu ve kitleler için de bir umut olduğunu işlenen sanat ile kitleler eğitildi. Köylere yapılan toplu geziler, konserler, tiyatro sahneleri ile birlikte topluca köylüye yardım etme, köylüleri bir arada tutarak toplu orak biçme, toprak ile beslenme gibi kolektif çalışma, köylülerin kendi aralarındaki dayanışmayı sağladı. Köylülerin kendi aralarında köy meseleleri yüzünde yürüttükleri kavgaların çözümü kolaylaştı. Yıllar yılı devlet mahkemelerinde süren mahkemeler devrimci halk mahkemeleri ile çözüme ulaştırıldı. Alternatif bir yaşam biçimi ile yöre halkı tanıştı.

Daha sonra da Dersim dağlarında yürütülen gerilla savaşında da sanat gücünü Vartinik’ten alıyordu. Birkaç gerilla örnek verirsek; İsmail Bulut büyük bir gerilla komutanı olmasının yanında birde ince ruhlu sanatsal yanı vardı. Yörenin halk türkülerini, ağıtlarını yakan sazı ile de dillendiren bu ince ruhlu komutanlar halkın büyük sevgi ve saygınlığını kazanmışlardır. Polat İyit keza bu komutanlardan biridir. Ve yine dağda sergilenen birçok tiyatro sahneleri vardı, bunlardan biride Tekin Koç Tiyatro Sahnesi’dir. Tiyatro alanında keza Hıdır Doğan da oldukça donanımlı bir oyuncuydu. Hatırlanacağı gibi Hasan Hakkı Erdoğan’ın Gula Sor adlı şiiri dillerde destan yaratmış halen günümüzde de devam etmektedir. Lakin buraya yazamadığımız onlarca yoldaşlaımızın devrimin görevlerinden kaynaklı bu sanatsal alanda yeterince yoğunlaşmamışlardır.

Cüneyit Kahraman önderliğın, cüretkarlığın, fedakarlığın yanı sıra sanatı nakış nakış işleyen bir komunist önderdi. Burda Cüneyit Kahraman ile Kaypakkaya’nın ortak yanları sanatta da kesişmektedir.

Burada anlatmak istediğimiz dağlarda salt askeri eylemlikler ya da ideolojik, politik çalışma değil bunlarla birlikte sanat ile işlendiği bir gerilla savaşını görüyoruz. Savaşın olduğu yerde sanat yoksa insanların dayanma gücü ve azmi de olamaz. Çünkü insanların gülmeye, estetiğe, eğlenmeye ihtiyacı vardır. Savaşı sanatsal dile dökerek ancak bu acılar hafiflete bilinir. Kavgayı güzelleştiren sanattır. Yoksa onca acı nasıl göğüslene bilinir. Acıyı dindirmek içinde mizah, öykü, roman, hikaye, şiir, mani, şakalar bunlarla ancak o acı göğüslenip aşıla bilinir. İşte dağlarda gerilla faaliyetlerini yürütenler sanata nasıl bir önem verdiklerini kısaca da olsa belirtmekte yarar var.

Vartinik sonrasından günümüze kadar, Vartiniğin sanat damarından beslenerek edebiyat, şiir, Resim, biyografi roman tarihçesini edebiyata dökerek küçümsenmeyecek eserler yaratan yazarlar ortaya çıkmıştır. Vartinik’in sanat damarından beslenen ve yetişen yüzlerce sanat emekçileri yetişmiş durumda.

Ve yine bu damardan beslenen Vartiniği kendisine rehber edinen YÇKM çalışmalarını küçümsenemez. YÇKM bünyesinde sanatsal çalışmalarını yürüten Grup Munzur ve grup Munzur bünyesinde çıkan onlarca sanatçı vardır. Grup Munzur bağrında yetişen bu onlarca sanatçı bugün bireysel sanatsal çalışmaların yürütmesine vesile olmuştur.

Vartinik’te başlayan bu geleneğin kavgası kesintisiz kırk yılı aştı. Bu kırk yıllık süre içerisinde tutsak düşenler zindanlarda boş durmadılar, bu tutsakları o zorlu koşullarda ayakta tutan ideolojinin yanı sıra ayrıca da sanattır. Ceza evlerinde onlarca şiir, romanlar yazan, anı, belgesel anılar, resim çizen, tiyatro oyunlarını yazan ve tiyatro grupları kurup oyunlar sergileyen onlarca yüzlerce devrimci sanatçı çıktı. Bütün bunlar Vartinik’deki sanat damarının ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir.

Muzaffer, Vartinik öncesi sanatsal anlamda da donanımlıydı ancak Vartinik sonrasında kitaba gömülür. Anadoluda ki halk hareketleri, Baba ishak isyanı, Pir Sultan, Börklüce, Şehy Bedrettin, diğer birçok halk ayaklanmalarını derinlemesine inceledi. Tarihe kafa yordu. Rus, Fransız edebiyatlarını incelemesi onu en çok güçlü kılan yanlarıydı.

Örnek verirsek 1980 Cuntası karabasan gibi ülkenin başına çöreklendiğinde yine Vartinik sanat damarı Tohum edebiyat dergisini çıkarmış. Tohum Sanat ve edebiyat dergisine öncülük edenlerden biri de Muzaffer Oruçoğludur. Bu Sanat edebiyat dergisinin çıkması ile birçok devrimci kendi ürettikleri, yazdıklarını burada kitlelere ulaştırma fırsatı buldu.

Cezaevlerinde tutsaklar sanatlarını işleyecek bir sanat dergisi ile buluştular. O dönemde Tohum dergisinde şiir, öykü yazanlar bugün birçok dalda kendilerini ifade eden yazar, şair edebiyatçılardır. İşte burada da anlaşılacağı gibi Vartinik’deki Kültür Sanat damarının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor ve Muzaffer’in de ne kadar dünya edebiyatı ile haşır neşir olduğunu kanıtlıyordu.

Muzaffer’i geniş halk kitleleri genelde romancı olarak tanırlar ancak biz Muzafferi böyle ele alamayız. Romancı bakarsak büyük bir haksızlık etmiş olacağız. Muzaffer şairdir, tarihçidir, ideolojik politik aktördür, ressamdır ve en önemlisi ise romancıdır. Tüm bu özellikleri bir araya topladığımızda edebiyatın bir çok dalının toplamını Muzaffer’de görmek mümkündür. Bundan dolayı da Muzaffer Oruçoğlu Türkiye-Kuzey Kürdistan toplumunun aynasıdır halşne gelmiş durumda. Muzafferi yaratan Vartinik ideolojik politik ve sanat damarıdır, böylelikle Vartinik Muzafferi yaratmış, mayasını vermiş devrimin aynası haline getirmiştir.

Sonuç olarak özetlersek bugünden sonra esas sorun şudur: bugün sanat, edebiyat alanında esas meseleyi görmektir, anlamaktır, onun bilinçli bir şekilde gereklerini yerine getirmektir. Mao’nun dediği gibi Yeni demokrasi sanat cephesini, bizim toplumda toplumsal karşılığını bulmak onu yakalamak ona önderlik etmektir.

Sanatla uğraşan genç insanlarımızı, kitlelerle uğraşan militanlarımızı teşvik etmek, bilinçli desteklemek, bunları toparlamak, güç haline getirmektir.

Yüz çiçek fikri ile hareket edip diğer alanlardaki güçleri de böyle bir sanat cephesinin bir parçası haline getirmek, sanatı yapabildiğimiz kadar kitleselleştirmektir. Çünkü kitlesel bir zemine yayılmadıkça sanat ayrıcalıklı bir ELİTİN tekelinde olan bir alana dönüşür.

Bilgi de pazarlanan bir alana dönüşür.

Bizim yönelimimiz sanat cephesini geniş tutmaktır, devrimci halk sanatını halk hareketinin bir bileşeni haline getirmektir,

Sanat da onun öznesi olmalı ancak bağımsızlığını ve özgünlüklerini de korumak kaydıyla…

Kültür&Sanat, Yazarlar
FİGEN’İN (YÜKSEKDAĞ) DİZELERİYLE ŞİİR ÜSTÜNE [*] || SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER


“Bazıları şiir sevmez,

çünkü onların yaraları yoktur.

Ama yaraladıkları vardır. ”[1]

Öncelikle ve altını defalarca çizerek belirtelim: Figen (Yüksekdağ) dostumuz, kardeşimizdir elbette; ama bunların da ötesinde yoldaşımızdır ve Onun ‘Yıkılacak Duvarlar’ını[2] defalarca okuduk, okuduk, okuduk…

Söz konusu okumalarla ortaya çıkan, “Figen’in (Yüksekdağ) Dizeleriyle Şiir Üstüne”, itiraf etmeliyiz ki, Ondan mülhemdir.

* * * * *

“Eli kalem tutan her hevesli şiir yazıyor. Oysa heves yetmez, şiir ayrıcalık gerektirir.”[3]

Ya da “Son günlerde, özellikle akademik çevrede, iki dostum bu soruya muhatap oluyor: ‘Şiir öldü mü?’ ‘Şiir ölüyor mu’?”[4] türünden soru(n)lara prim vermeyenlerdeniz.

Kanımızca: “Şiir ihtiyacı olanındır”. Öyleyse herkesindir. Bazen şairin ihtiyacı vardır şiire, yazar, bazen de okurun ihtiyacı vardır, okur. O yüzden fazla abartıp, ‘memleketimizde şiir çok yazılıyor, az okunuyor’ filan dememek gerekir. Zira bunun şiirle hiçbir ilgisi yoktur. Şiire ne? Bazen çok okunur, bazen az. Daha doğrusu ‘Il Postino’ (1994) filmindeki postacı demişti ya, “Şiir ihtiyacı olanındır.”[5]

Evet şiir ihtiyaçtır; ihtiyacı olanındır; “Şiir başkaldıranların, haksızlığa uğrayanların sesidir, evet; çünkü şiir çoğunluğun kabullerindeki hapishaneyi, herkesin rahatlık duyduğu değerlerdeki işkence aletini görebilme ayrıcalığına sahip insanların yakınlık duydukları bir etkinliktir. Şiir okumak bu büyük hapishanedeki kardeşlerin birbirlerinden haberleri olmalarına, işkenceye birlikte direnmelerine yarar.”[6]

Aşk gibi bir şeydir; dönüşü olmayan yürüyüşün, eylemin adıdır.

“Şiir, ihtiyacım olduğu her an kendimi verebileceğim bir şey… bir acil çıkış kapısı, bir can simidi”dir.[7]

İnce iştir; kalın kafalara tesir etmezken; “Yağmurun, ağaçların altında yürümeyen biri şiiri asla anlayamaz.”[8]

Kaybedilenler ile kazanılanları ve umudu yazar şiir; “Şiir, kanayan bir yaradan ya da gülümseyen bir ağızdan yükselen bir şarkıdır,” Halil Cibran’ın ifadesiyle…

Yani kullanabilenin elinde silah, anlayanın bağrında kurşundur; kalıba sığmayan bir şeydir.

* * * * *

Tarihte bilinen ilk yazılı şiir örnekleri 4500 yıl öncesine, Sümerli bir kadın şaire aitti…

Enheduanna prenses, teolog ve şairdir. Ondan günümüze kil tabletler üzerine yazılmış 43 lirik şiir, bazı düz yazı metinleri, adının yazılı olduğu 2 mühür ve yüzünün resmedildiği disk şeklinde bir kireç taşı kaldı sadece; Sümer ve Akad’ı birleştirerek ilk merkezi devleti kurucusu Kral I. Sargon’un kızı olan Entheduanna, Sümer panteonun en saygın ve güçlü tanrısı, ay tanrısı mabedinin baş rahibesiydi…

Enheduanna’dan beri şairin şiiri, onun kişiliğidir; hayatına mündemiçtir; şiirsel yapı organik bir şeydir; yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizmadır…

Friedrich Hegel’in, “Güzel sanatların en üstünü ve en zor olanı şiir sanatıdır”; Wallence Stevens’in, “Solucanlardan ipek giysi üretene şair denir,” notunu düştükleri saptamaları “es” geçmeden; içinde olduğunuz mücadele dışında başka bir yerde aramayın şiiri/ şairi…

Figen’in (Yüksekdağ) dizeleri de böyle diyor…

* * * * *

“Toprağa gömülü kelimeleri/ kazıp çıkardım şimdi” (s.16) diye özetlenmesi mümkün olan ‘Yıkılacak Duvarlar’lar, “Şiirlerin esin perilerine sonsuz teşekkür”le (s.11) başlar.

Suna Aras’ın, “Figen neyse şiiri odur,” (s.7) betimlemesiyle müsemma yapıt, “Sen beni görmedin/ ‘Görüldü’lü şiirler yazarım/ tutsak gecelerimde”nin (s.36) ‘Deli Güller’e (s.40-41) hasret tasviridir bir yerde.

Onun dizelerindeki sır, ‘Kadının Gücü’ndendir (s.18-19); ya da ‘Meseldeki Karınca’nın “Hiç değilse yolunda ölürüm” (s.21) ısrarındadır; veya ‘Taybet Ana’dır. (s.24-25). Sonra da ‘Akan Düşler’in (s.26-31) 33 Düş Yolcusu’yladır her daim, “Kırmızı fularları onların/ dallarıma takılı kaldı.” (s.49) “Hadi gidelim/ yola çıkma vakti çoktan geldi/ Toparlayın/ umutları öfkeleri sevinçleri/ sıkı bağlayın ağzını vazgeçişlerin…” (s.31) kararlılığıyla…

“Direniş bir şölendir” Figen’in ‘Direniş Dünyası”nda (s.35) ve ‘Bulutlu Başım’da ise zulmün acısına isyandır; “Bulutlar doluyor gözümün gökyüzüne/ Barikatlar yıkılırken gecenin içine/ bodrumlar yanarken…” (s.14) dizelerindeki üzere.

Lakin umut her daim gündemdedir ‘Açarken’deki “Bir güneş gördü bunu/ bir de/ tomurcuğa bakan çocuk” (s.15.) mısralarında Figen’in

 “Son söz” mü? O daha söylenmemiş (ama bir gün mutlaka söylenecek) iken ekler Figen, “… yıkılacak çok şey vardır/ duvar duvar üstüne gelmiş/ şu hapislik çağında”… (s.45)

‘Kıyametin Habercisi’ndeki üzere: “Ya birlikte yanacağız artık/ ya da yaşayacağız sonuna kadar”… (s.47)

‘İleri’deki, “Durmak biraz da ölmektir// Zamanın akrebi zehirlerken/ yaşanan her anı” (s.57) vazgeçmeyişiyle…

Kolay mı? “Aşkı bulmak/ vadideki bir nehrin/ doruklara bakması gibidir” (s.62.) diye haykıran bir sevdalıdır O, “Sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz” hakikâtinin bilinç ve sorumluluğunda!

İtiraf etmeliyiz ki içindeki çocuk şiir olan ve hâlâ şiir kalan Figen’in (Yüksekdağ) dizelerini okumak kolay olmadı.

Yazmanın cesaret isteyen bir şey olması yanında; şiir okumanın bile başlı başına bir iş olduğu “bugün(ler)de”; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Bir sanat eserini anlayamadığımda ‘karışık olan sanatçının zihni mi yoksa benim zihnim mi?’ diye sorarım kendime,” deyişini unutmadan okuduğumuz dizeleriyle Onu; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Şiir yazanlar üç dört kez daha fazla yaşarlar başkalarından” ya da Şükrü Erbaş’ın, “İnsanlık ne kadar büyük bir yalnızlığı, yabancılaşmayı, sevgisizliği ve yıkımı yaşıyor olursa olsun, dünyanın herhangi bir yerinde şiir yazan biri varsa ve onu okuyan bir başkası varsa, barıştan, aşktan, özgürlükten ve güzellikten umudu kesmeye yer yoktur,” saptamalarında bulmamak mümkün mü?

* * * * *

“Şiir bir üst dildir,” gerçeğini anımsatan Figen’in (Yüksekdağ) iyi bir iş yapmış.

Bir tedirginlik, itiraz sanatı olarak şiirin, herkesi yanına alarak çoğullaşma/ toplumsallaşma olduğunu bir kere daha hatırlatmış.

Metin Üstündağ’ın, “Fesleğen çiçeği gibi. Geçerken eliniz değer, müthiş bir koku; genziniz bayram eder”; Jean-Paul Sartre’ın, “Yitiren kazanıyor oyunu,”[9] sözleriyle betimlediği şiir, hayatla, mücadeleyle bir bağ kurduğu vakit, bizim için var olmaya başlar. Olması gereken sırrın anahtarını verir. Onu okuduktan sonra yerküreye, insan(lık)a farklı gözle bakıp, nefes almaya başlarız; çarpan yüreği(mizi)n sorumluluklarıyla…

Kolay mı? Yaşanan, yapılan şeydir; yazdığın, paylaşarak çoğullaştırdığındır şiir; sözcüklerin damıtılmış hâlidir; “Gerçekçiliğin estetik boyutlarda yeniden yaratılmasıdır”.[10]

Tam da bunun için ‘Poetika’ başlıklı yapıtında Aristoteles, “Poesie (şiir) tarih bilgisinden daha felsefidir,”[11] der.

Evet, evet önemlidir, aykırıdır, dik durur, diklenip, meydan okur; büyülü bir şeydir; Can (Yücel) Baba’nın, “Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir, pat diye gelir o, ya bir Afrika menekşesini, ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık,” ifadesindeki üzere.

Şiir iletişim, icat, dölleme, keşif, üretim ve yaratının bileşimidir. “Şiir, alacakaranlıkta görebilen bekleyiştir, günbatımının sezgileriyle dolu uçurumdur, eşikte bekleyiştir.”[12]

Johann Wolfgang von Goethe’nin dediği gibi, “Şiir gökyüzüne çizilmiş resimdir.” Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana…

“Şiir, yaşamın en has çığlığı, …insanın direnişidir”;[13] “Şiir büyük onarıcı”dır;[14] “Gerçek ozanlar şiirin yalnız kendilerine ait olduğuna asla inanmadılar. İnsanların dudağında söz asla kurumadı; sözcükler, şarkılar, çığlıklar hiç durmadan yinelenir, çarpışır, birbirlerine karışırlar. Dilin işlevinin devinim alanı abartıya, taşkınlığa ve tutarsızlığa varacak kadar yaygındır. Sözcükler dünyayı anlatır, sözcükler insanı anlatır; insanın gördüğünü ve duyumsadığını, var olan şeyi, var olmuş olan şeyi, ilk çağları, zamanın ve anın geçmişini, geleceğini, istenci, istemdışını, korkuyu, var olmayanı ve var olacak olanı istemeyi anlatır…”[15]

Metin Altıok’un ifadesiyle de, “Şiirin bir söz sanatı olduğu bilinen bir gerçektir. Çünkü şiir iletişim aracı olarak sözcükleri, yani genel olarak dili kullanır. Dili kullanırken de kendine özgü bir üst-dil yaratır. Bu üst-dil günlük dilden çok farklı, incelmiş ve başkalaşmış bir dildir. Şiir anlam ya da duygu yükünü bu üst-dil aracılığıyla aktarır okuruna. Kendisiyle okur arasında bu dile dayalı bir köprü kurar. Duygu ve düşünce akışını bu köprüyle iletir okura. Şair ise sözcüklere yüklediği görselliği okurun imgeleminde canlandırır. Çünkü genel olarak sanattan anlamak sanatsal bir inceliğe sahip olmayı gerektirir.”

Toparlarsak: Şiir, iletişim aracıdır. Coşkulu söylemdir!

Pablo Neruda’nın, “Ekmek gibidir, herkes tarafından bölüşülmelidir,” dediği şiir “hüzündür, aşktır, heyecandır, mutluluktur.”

Şiirler hayat tarzının ifadesidir. Sevgi yoksunu insanların bir türlü sevemedikleri şeydir şiir…

Şiir paylaşmaktır. Şiir heyecandır! Şiir duyguların tufanıdır…

Ve Franz Kafka için “Şiir, insanların kafalarına yeni gözler eklemektir. Gerçeği değiştirmektir.”[16]

Nihayetinde “Şiir sanatı, insanın ne olduğuna dair ayaklanmasıdır,” James Branch Cabell’in hepimize hatırlattığı üzere…

* * * * *

Kolay mı? Eduardo Carranza’nın, “Şiir kanını kaynatmıyorsa, aniden sırlara pencereler açmıyorsa, dünyayı keşfetmene yardım etmiyorsa, umutsuz yüreğinin yalnızlıkta ve aşkta, şenlikte ve sevgisizlikte eşlikçisi değilse ne işe yarar?” sorusundaki üzere acıya meydan okuyan ölümsüzlüktür; öznenin estetik oluşumudur şiir…

Tam da bu nedenle “Şiir bir nevi ağarmadır, bir nevi beyazlaşma, yani gece karanlıksa bari geceliğimiz beyaz olsun deriz, isteriz,” Behçet Necatigil’in işaret ettiği gibi.

Bir sevme biçimidir; bir eylemdir şiir, sözcüklerle sevdaya, isyana, hayata yaslanan…

Ayrıca bir yanıttır şiir: Şimdiye dek okunanlara, söylenenlere, bilinenlere dair yol açıcı bir yanıt.

O her daim yaşamla insanın (bilincinin) kesiştiği kavşaktayken; yaşamı avucumuzda atan bir kalp gibi hissettirendir; “Bilineni bilinmeze, görüneni görünmeze, duyulanı duyulmaza, kısacası, somutu soyuta itme değildir şiir’in işi. Tam tersi: bilinmezi bilinir, görünmezi görünür, duyulmazı duyulur, duyumsanmazı duyumsanır, algılanmazı algılanabilir yapmaktır,” satırlarındaki üzere Hasan Hüseyin Korkmazgil’in…

Duygu, bilinç ve hayal dizgesi şiir, küllenen ateşi alevlendirmektir; “Öncülük ve sözcülük eder: direnmenin, kavganın, savaşın sözlüğü olur,” Ceyhun Atıf Kansu’nun satırlarından mülhem ve “şuraya bir cümle koydum/ bırak acılarımızı birileri duysun…/ hem zaten şiir niye var?/ dünyanın acısını başkaları da duysun,”[17]dercesine…

“Şiir bir yoğunlaşmadır, pratik ve faal birinin gözünde deneyim gibi görünmeyen çok sayıda deneyimin yoğunlaşmasından kaynaklanan yeni bir şeydir.”[18]

O hikâye böyleyken; “Kim öldürebilir ki şiiri? Şiir kedi gibi yedi canlıdır. İşkence ederler, sokaklarda sürüklerler, üstüne tükürürler, alay ederler, etrafını dört duvarlarla çevirirler, sürgüne yollarlar, fakat o bütün bunları yaşar, sonunda tertemiz biz yüzle ve gülümseyerek ortaya çıkar,” satırlarıyla Pablo Neruda’yı doğrulayıp, beraat ettirmiyor mu tarih… Figen’in (Yüksekdağ) dizeleri gibi? Elbette!

30 Kasım 2020 13:38:06, İstanbul.

N O T L A R

[*] Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, No: 95, Ocak-Şubat-Mart 2021…

[1] Attilâ İlhan.

[2] Figen Yüksekdağ, Yıkılacak Duvarlar, Ceylan Yay., 2020, 63 sayfa.

[3] Adnan Binyazar, “Şiir Çevirileri”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2020, s.14.

[4] Doğan Hızlan, “Şiir Ölüyor mu?”, Hürriyet, 13 Ağustos 2020, s.14.

[5] Haydar Ergülen, “Neruda’nın Postacısı’ndan Şiir Var!”, Birgün, 7 Ağustos 2019, s.15.

[6] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu,  Tiyo Yayı., 2013.

[7] John Fowles, Büyücü, çev: Meram Arvas, Ayrıntı Yay., 2006.

[8] Osho, Provokatör Mistik, çev: Niran Elçi, Omega Yay., 2007.

[9] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?, çev: Bertan Onaran, Can Yay., 2005.

[10] Asım Öztürk, “Gerçekçiliğin Estetik Boyutlarda Yeniden Yaratılmasıdır Şiir”, İnsancıl Dergisi, Yıl:30, No:358, Mayıs 2020, s.45-47.

[11] Aristoteles, Poetika-Şiir Sanatı Üstüne, çev: Furkan Akderin, Say Yay., 2011.

[12] Hermann Broch, Vergilius’un Ölümü, çev: Ahmet Cemal, İthaki Yay., 2012.

[13] Öner Yağcı, “Savaş, Barış ve Şiir”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2020, s.14.

[14] Mazlum Vesek, “Şair Hüseyin Köse: Şiir Yıkım Sonrasının Büyük Onarıcısı”, Birgün, 10 Haziran 2019, s.14.

[15] Paul Eluard, Şiirin Dolambaçlı Yolları, çev: Sevim Atken, Telos Yay., 1977, s.11.

[16] Atilla Köprülüoğlu, “27 Yıl Önce Sivas ‘Ta Yakılan Şair…”, 9 Temmuz 2020… https://www.denizliekspres.com.tr/27-yil-once-sivas-ta-ya-ilan-sair-siirleri-dillerde-metin-altiok-yuregimizde/26095/

[17] Birhan Keskin, Fakir Kene, Metis Yay., 2016.

[18] T.S. Eliot, “Gelenek ve Bireysel Yetenek”, 29 Ekim 2015…  https://oggito.com/icerikler/gelenek-ve-bireysel-yetenek-ts-eliot/8560

Kültür&Sanat, Yazarlar
45 yıl sonra gerçekleşen buluşma || Fetih Doğan Koç

Yıllar önce Türkiye’den Yunanistan’a sığınan Muzaffer Oruçoğlu, 33 yıl sonra Yunanistan Selanik kentinde resim sergisi vesilesiyle “Selanik Buluşması” olarak isimlendirilen buluşmada çocukluk ve okul arkadaşı Safa Tarhan da vardı. Duygulu anlara tanıklık yapan Selanik şehri aynı zamanda tarihine yeni bir not daha düştü.

Safa Tarhan Muzaffer Oruçoğlu’yla Ortaokul, Lise ve Üniversite de olmak kaydıyla hep birlikte yaşamışlar. Aynı okul, aynı sınıf ve aynı sırada ortak yaşamını paylaşan bu ikiliyi Üniversitede başlayan fırtınalı devrimcilik yıllarına adım adım atılırken ayrılmak zorunda kalmışlar. Bu ayrılık aynı zamanda farklı siyasi ve politik görüşleri de eklemekte. Safa Tarhan THKO davasında yılarca mahpusta yıllarını geçiriyor. Muzaffer Oruçoğlu ise TKP(ML) kurucu kadrosu olarak Dersim dağları, Vartinik baskını, hapishane sonrası sürgün bir yaşam…

2 Mayıs 2018 deSelanik de açılan Muzaffer Oruçoğlu resim sergisine katılan Safa Tarhan hikayesini dinlediğimizde, bunu okuyucularımıza aktarmayı görev gördük. 45 yıl sonra bu ikiliyi bir araya getiren nedenlerini Safa Tahran’dan dinleyelim.

Seni buraya getiren nedir?

Sefa Tarhan: Beni buraya getiren Muzafferi’n özlemidir. Gelirken de “bana zaman ayır” dedim, ama adam hiç yoldan çıkmamış. Hala aynı disiplinle yola devam ediyor. Ben mi deliyim Muzo’mu manyak anlamış değilim.

Muzaffer’le nasıl ve nerde tanıştınız da bu kadar derin bir bağlılık oluştu ikinizde?

Sefa Tarhan: Ortaokulda başlayan arkadaşlığımız hala çok canlı ve özlemle devam ediyor. Önce, sınıfın en çalışkan öğrencisiydik. Bu çalışma disiplini bir birimize destek ve bilgi alış verişi de getirdi. Bu böyle devam ederken aramızda paylaşım gelişti, sırlarımızın paylaşımı da eklenince derin arkadaşlığımızın temeli atıldı. Öyle sıradan bir temel değil tabi ki, çok güçlü bir temeldi ve bugün de hala aynı sıcaklık ve özlemle bunu yaşıyoruz.

Ortaokuldan sonra sınava girdik Rize Öğretmen okulunu kazandık. Rize’de de aynı sınıf, aynı sırada oturduk. Burada kimi öğretmenlerimiz bizi Rize’de yapılan konferanslara götürüyorlardı. Bu seyir içinde siyasi politik düşüncelerimizin de yavaş yavaş temel alıyordu diyebilirim.

Öğretmen okulunda 5. sınıftan 6. sınıfa geçen öğrenciler içinde en “zeki” ve not ortalaması yüksek olan bir kaç öğrenci seçilir yüksek öğretmen okuluna gönderilirdi. Bizi okulda bir kaç arkadaşla birlikte ben ve Muzaffer’ide İstanbul yüksek öğretmen okuluna gönderdiler. İstanbul’da da hazırlık sınavında yine aynı sırada oturduk. Muzaffer bu süreçte politik mücadeleye daha çok ilgi gösteren bir öğrenciydi. Ama ben onu hiç yalnız bırakmadım. Muzaffer’le birlikte mücadele içinde olmaya çalıştım.

Politik mücadeleniz ilk nasıl başladı?

Sefa Tarhan: Bizim siyasi ve politik hikayemiz TİP (Türkiye İşçi Partisi)’le başladı.

Siyasal ve politik başlangıcınızla Kemalizm’i neden ilerici görüyordunuz?

Sefa Tarhan: Kemalizm’e yönelik bir eleştiri yoktu. Bundan dolayı bizde de buna yönelik bir tavır ve tutum belirtme olmadı.

Sonra nasıl devam etti bu politik mücadele seyri?

Sefa Tarhan: Biz Dev Genç ile daha sıkı sıkı olmaya çalıştık. Sonra değişik siyasi fikirler de bizi çok etkiliyordu. Hazırlık sınavını bitirdikten sonra Üniversite sınavına girdik Muzaffer Matematik bölümüne bende Fizik bölümüne kayıt olduk. O sırada, okulumuzda İbrahim Kaypakkaya önderliğinde Fikir kulübü kuruldu. Kurucular arasında Muzaffer de vardı. Okul müdürü demokratik hakkımız olan bu girişimin suç olduğunu söyleyerek kurucular hakkında soruşturma açtı. Kurucuların okulla ilişkisini kesti. Yani bu kurucuların okuldan barınma hakkını ellerinden alarak bu haktan men etti. Ama Danıştay bu öğrencilere verilen ceza kararını bozdu. Herkes okula dönsün kararı çıktı. Okul müdürü İbrahim Kaypakkaya hariç diğer bütün öğrencileri okula aldı. Yani İbo’yu okulda tehlikeli görüyordu. Kendisi fabrikalarda, köylerde örgütleme çalışmaları yürütüyordu artık. Muzaffer de İbo’ya uyarak oda öğrenciliği değil profesyonel devrimciliği seçti.

Tam da burada sormak istiyorum İbrahim Kaypakkaya ile nasıl bir ortamda veya zeminde tanıştınız?

Sefa Tarhan: İbrahim’le Muzaffer’le birlikte tanıştık. Bu tanışma, yukarda da dediğim gibi siyasal gelişmeler içinde kendiliğinde gelişen bir tanışma oldu. Tam nasıl tanıştık şuan hatırlamıyorum. Ama tanışma politik etkendi. İbrahim’in üzerimizde emeği çok büyüktür. Yani İbrahim’in emeği çok büyüktü o sürecin gelişmesine. 68 de öğrenci hareketi başlayınca bizde hareketin içinde yerimizi aldık. Üniversite işgalinden sonra Muzaffer’le İbrahim profesyonel devrimciliğe yelken açtılar diyebilirim.

Ben, öğrenci kimliğimi koruyarak devam ettim. Kaypakkaya profesyonel çalışmalarından dolayı artık okula doğru dürüst gelemiyordu. Ve bundan dolayı Fikir Kulübündeki yöneticiliğini bana verdi. Çünkü bu tarihlerde okulda sağ-sol gruplar arasında kavgalar, sataşmalar, laflı tacizler de baş gösteremeye başladı. Sağ gruplar polis desteğiyle solcu öğrencilere saldırıyorlardı. Bunlar devam ederken, 68 Baharında Üniversite işgallerine ve politik mücadeleye Muzaffer’le birlikte katıldık. İbo ismi okulda yayılmıştı, kendisinden söz ettiriyordu. Tanıyan ve tanımayan herkes İbo’yu duymuştu okulda. İbo’yla böyle bir kaosun içinde tanıştık.

Muzaffer’le kopuşunuz ne zaman ve neden oldu?

Sefa Tarhan: Muzaffer, profesyonel devrimci mücadelenin içine girmişti. Bu mücadelenin vermiş olduğu sorumluluklardan dolayı doğalığından ilişkimiz kopmuş oldu. Muzaffer o günkü fraksiyon oluşumunda tam olarak neyi savunuyordu bilmiyordum. Yani ben okulda öğrenciydim, Muzaffer dışarda devrimciydi ve kendisini göremiyordum. Diğer bir etkende, TİP ile Fikir Kulübü arasında da çelişki vardı. Var olan bu çelişkide ilişkilerimizin bitmesine etki olmuştur o koşuların getirdiğin siyasal atmosferden dolayı.

Bu dönemde Dev Genç içinde farklı görüşler oluşmaya başladı. Türk Solu ve Aydınlık dergisi etrafında kümeler oluşmaya başladı. Bu değişik fikirlerin oluşmasıyla Muzaffer’le farklı fraksiyonda yer aldık. Aramızdaki politik ve siyasi görüşlerin ilk ayrılığı burada oldu. Ama siyaset ve politika bizim arkadaşlığımıza ve dostluğumuza asla bizi ayırmaya etki olmadı ve gücüde yetmedi.

Muzaffer Aydınlıkçı oldu ben Dev Gençli oldum. Ben Dev Genç içerisinde hem öğrenciydim hem de politik çalışmalarıma devam ediyordum. Bu mücadele daha çok okul içindeki karşıt gruplara karışı verdiğimiz mücadeleydi. Sağ-Sol çatışmaları devam ederken, okulda yaşanan çatışmalarda ölüm ve yaralamalar oldu. Bu ölüm ve yaralamalarla sonuçlanan çatışmalarda polis faili olarak hep devrimcileri gösteriyordu. Hiç ilgimiz olmayan olaylardan dolayı aranmaya başlamıştık. Polisin iftirası sayesinde illegale düştük zorunlu olarak ve burada zorunlu olarak tamamen okuldan da kopuşumuz oldu.

TKP(ML) kuruluşunu deklare etiğinde nasıl bir tepki ve etki yaratı sizde ve Muzaffer’in bu hareketin içinde ve kurucu kadrosu olduğunu nasıl öğrendiniz?

Sefa Tarhan: TKP((ML) kuruluşunu ilan etiğinde İbo ve Muzafferin kurduğu bir hareket olduğunu hemen öğrendik. Ama Muzaffer nerededir ne yapıyor bunu bilmiyorduk.

Vartinik baskını ve sonrasında çocukluk arkadaşın Muzaffer Oruçoğlu yakalandığı haberini alınca nasıl bir duyguya kapıldın?

Sefa Tarhan: Şimdi gel de bunu ifade et edebiliyorsan? Şuan yine gözlerim dolu dolu oluyor ve o süreçteki yaşadığım duygu hala aynı duygu o anları konuştuğumuzda yine yaşıyorum. Muzaffer geçmeden önce İbrahim Kaypakkaya için düşüncelerimi ve duygularım söylemek istiyorum. İbrahim Kaypakkaya yakalandığını ve daha sonra işkencede katledildiğini duyunca perişan olmuştum. Günlerce kimseyle sohbet edemedim. İbrahim, okulu bırakıp gitmişti ama büyük bir devrimci ve yoldaşlık mirası arkasında bırakmıştı. Belki kendisi bunun farkında değildi ama gerçekliği böyleydi. Kaypakkaya’nın kaybı devrim ve devrimciler için çok büyüktü.

Vartinik baskınında Muzafferin yakalanmadığını haberi geldiğinde ise bu hareketi Muzaffer toparlar duygusuyla da biraz rahatladım. Daha sonra Muzaffer de yakalandı. Muzafferi de öldürecekler düşününce hıçkıra hıçkıra ağlamıştım. Sürekli bu düşünceyle yüreğim düğüm düğüm oluyordu. Yani kısacası o anki duyguları kelimelere dökmek çok zor. Şuanda ifade edemiyorum. Daha sonra bende yakalandım ve 1974 yılında Selimiye cezaevin de tekrar buluştuk. Cezaevinde 7 ay birlikte kaldık. Burada da tarihe yeni ve kalıcı anılar bıraktık belleğimizde. Bu 7 aylık birliktelikten sonra artık hiç görüşemedik.

45 sene uzun bir aradan sonra neydi seni Selanik de Muzaffer ile buluşturan?

Sefa Tarhan: Muzaffer’le bazen yazışıyorduk. Nasıl duydum Selanik’te resim sergisi var hemen çıktım geldim. Muzaffer ile bizim dostluğum politik ve siyaset üstü bir arkadaşlık, yoldaşlık duygusuyla mayalanmış bir şeydir.

Yıllar sonra kendisine sarıldım. Önce ağladım, gözyaşlarımla yanağını ıslattım. Bir birimize dakikalarca baktık durduk. Sonra tekrar sıkı sıkıya birbirimize sarıldık. Kendisini çok iyi gördüm. Yaşam tarzı hiç değişmemiş. Disiplinli, üretken ve boş zaman harcamıyor. Yani o yaşamdaki disiplini hiç terk etmemiş.

Muzaffer bütün arkadaşlarında ve çevresinde iyi ve olumlu bir iz bırakmıştı. Siyasal görüşlerine katılmayan arkadaşları ile bazen bir araya gelir Muzaffer’i anlatır anılarını konuşuruz. Çok paylaşımcılığı, olağanüstün sakinliği, dinginliği beni ve çevresini hep etkilemiştir.

Muzaffer, paylaşımcı ve disiplinli biriydi diyorsunuz bunu biraz açar mısın?

Sefa Tarhan: Paylaşmayı, bölüşmeyi seven bir insandır. Öğrencilik yıllarımızda her an yanında harcayabileceği parası olurdu. Ekonomik durumu da iyiydi. Ama Muzaffer hiç para harcamazdı. Çünkü kahvehaneye, birahaneye, meyhane gibi gençlerin para harcadığı yerleri sevmezdi, bu gibi yerlere gitmezdi. Ben ve benim gibi arkadaşlarımız parasız kaldığımız zaman ona gider mutlaka sinema, konser, meyhane ve kahve parası sızdırır keyfimize bakardık, sonra bu yaşadıklarımızı Muzaffer’e ballandıra ballandıra anlatırdık. Oda dinler tebessümle gülerdi. Ama ne yaptıksa Muzaffer’i alışılmış yaşam çizgisinden uzaklaştıramadık. Yani, onu hiç yolundan çıkaramadık.

Renkli ve çok mütevazı bir kişiliği vardı. Öyle ki, 45-50 senedir Muzaffer’e dair anılar anlatıldığı zaman tüm arkadaşlarımızı gülümseten, insan dudağında tebessümler oluşturan muhteşem güzel anıları vardır.

Yukarda anlattığın paylaşımcı, tebessümlü ve disiplinli bir Muzaffer’i görebildin mi, yoksa seni yanıltan bir Muzaffer’i mi gördün?

Sefa Tarhan: Muzaffer, “ben” kelimesi çok az kullanan, genellikle “biz” diyen bir insandı. 45 sene sonra Selanik’e, ona olan özlemimi dindirmek için geldim. Gözyaşımın onun yanakları ıslattığında biraz dindiğini hissettim. Geçen bunca yıl sonra onu hiç değiştirmediğini gördüm. Mütevazi, tebessümlü, umutlu, paylaşımcı, çalışkan, hiç boşa zaman harcamayan bir Muzo yine karşımdaydı. Sevindim, gurur duydum. Ama yine de ona “senden hiç fark olmayan beni hayat bir hayli değiştirdi, koçum, Allah aşkına sen ne zaman değişeceksin” diye takılmadan edemedim.

Hiç unutamayacağın çocukluk döneminize ait anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Sefa Tarhan: Evet, hiç unutmadığımız ve her aklımıza geldiğinde kahkaha dolusu güldüğümüz anı şu: Lisedeyiz, Muzo (ismini burada veremeyeceğim) bir kıza fena aşık oldu. Benimle paylaştı. Sonra bir mektup yazdı bana verdi, bende mektubu götürdüm kıza verdim. Daha sonra kız beni çağırdı, mektubu makasla dilim dilim parçalamış aynı zarfa koymuştu bana verdi dedi götür Muzo’ya ver. Bende aldım Muzo’ya verdim. Bir kaç arkadaş daha biliyorlardı. Ve sürekli Muzo’ya takılır gülerdik. Ondan sonra Muzo cesaret edip hiç bir kıza mektup vermedi.

Muzafferin en uyumsuz yanı neydi senin ve arkadaşlar arasında?

Sefa Tarhan: Biz Birahaneye, meyhaneye giderdik Muzo gelmezdi. Biz bu tür yerlere para harcardık Muzo kitap ve dergilere para harcardı. Kendisiyle yıllarca kader arkadaşlığım oldu bir gün benimle meyhaneye ve böyle yerlere gelip de bir bira içmedi. Uyumsuzluğu böyleydi.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Sefa Tarhan: Yıllarca aynı sınıfta, aynı sıralarda ders gördük. Zaman zaman benden daha yüksek notlar aldı, öğretmenlerimizden daha çok “aferin” aldı, hiçbir zaman kendini abartmadı. Mütevaziliğiyle daima arkadaşlar ve öğrenciler arasında bir örnekti.

Yakalandığında, ona benden daha çok işkence yapmışlardı. Ama Muzo benden daha çok genç görünüyor. Benden daha yakışıklı duruyor. Oysa çocukluğumuzda ve gençliğimizde ben onda daha çok yakışıklı ve karizmatik görünüyordum. Bu duygumu Muzo’ya da espri olarak söyledim, çok güldük.

Şimdi yine ayrılacağız. Bir kere daha Muzo’yla buluşacak mıyım işte bunu bilmiyorum / bilemiyorum.

Sadece size ve tüm devrimcilere şunu söylemek istiyorum; bu devrimci ve komünist filozofu yalnız bırakmayın.

Not: Bu roportaj ilk Gazete Patika da çıkmıştı. Günceliğinden dolayı gazetemiz yazarı Fetih Doğan Koç tekrar yayınlanmasını uygun görmüştür.

Kültür&Sanat
RENKLİ KALEMLER || Fetih Doğan Koç

Her insan kendi gerçekliğin öznesidir. Ateşte yanan kalem köhnenmiş dünyaya meydan okuyan kalmedir. Çünkü; o kalemin kayıp edecek ne bir not defteri, ne bir kitabı, nede bir sözü vardır. Yani, ateşte yanan kalem yarını yazacak ve kazanacak kalemdir. Gerçekleride dünyaya bu kalmeler yazacak ve aydınlatacak. Yoksulların ve emekçilerin dostları da, yoldaşları da yine bu emekçi renkli kalemlerdir. Renkli Kalemler gök kuşağın yağurun içinde renklenerek çocuk gülüşeleri gibi aydınlıktır.

Özlem Armen Dersimli bir kadın yazar. Özlem’i ilk “duvar yazılarım“ kitabıyla okurla buluştu. İkinci kitabı olan Renkli Kalemler, çok farklı bir çalışma ile okurun huzuruna çıkmış. Böyle ve bu tarzda eserler günümüz dünyasında çok rastlanmaz. Ama cesur yazarların işi bu değilmi? Klasik bilinen tarzların ötesine gitme ve standartlaşmış tabuları farklı renklerle yıkmak; Özlem, kendi düşün ve yazım dünyasında bunu gerçekleştirmiş. Farklı fikirlerin, farklı düşünenlerin, farklı politik görüşlerin ve farklı kalmelerin dünyaya olan bakışlarını bir kitapta toplamış. Ama bu “Renkli Kalmeler“in tek ortak sırı ise mevcut gerici düzene muhalif olmalarıdır. Ve gerçektende kitap çok renkli ve keyfle okununmakta. Felsefi bir açıyla bakarsak, “yüz çiçek açsın yüz fikir tartışsın” hayat bulduğu bir eser olarakta tanımlanırsa, abartmış olmam. Yerinde bir tanımlama ve hakkı olduğunu düşünüyorum.

Renkli Kalemler’in dili, düşü, duruşu, hayali, düşüm dünyaları, sırı ve tılsımı dağlarda açan renga renk bitkilere benzer. Orman ve çiçeklerin kokusunda mağaraların medeniyetiyle harmanlanmış fikirlerin dilidir. Kadim dağların patikalarında akarak dile gelen kalmelerin toplandığı yerdir. Yazar Özlem Armen bir ana şefkatıyla yüreğini açmış bu yakıcı ve aydınlatıcı renklerin fikirlerine sıcaklığıyla sarmış sarmalamış. Yazarlar, eserlerini çocuklarına benzetir. Ki öyledir. Sevgi ve aşkla onları büyütür ve geleceğe ışık olmaları için sunar. Çocukluğumda, annemin kızvan ağacı ve farklı ağaçların kökünden çıkardığı boyaları ile renga renk kilimleri yapmasına tanıklık ettim. Meskı, doğadan icat ettiği boyalarla kazanda kayantarak ölümsüz hale getiriyordu ve yılarca o meskten ayran içiyorduk. Özlem’in “Renkli Kalemler“ eserini bir anneyle çocuğunun renkli dokunuşlu gülüşelerini anımsatıyor bana.

Çocukluğumda gördüğüm köydeki tüm kadınların, şefkatli ve masum renklliğine olan hayranlığımdan kalmadır kadın yazar ve sanatçılara daha çok değer vermeme vesile olmuştur. İyide olmuş elbette. Coğrafyamızda, bendeki Dersimli kadınların yeri başkadır. Terteleden geçmiş ve hala her türlü haksızlığa uğrayan bir halkın anneleridir. Yazar Özlem Armen da bunu iliklerine kadar yaşıyarak yazmaktadır. Renkli Kalemler‘le Özlem Armen’i gök kuşağına benztiyorum. Kitabı okurken renkli fikirlerin gökyüzü ile yeryüzünün arasındaki boşlukta güvercinin kanatlı fügürlerin raksıyla barışın ve özgürlüğün deminde imgelerin içine düşeceksiniz.

Yazar Özlem Armen‘in Renkli Kalemler kitabında yer alan kalemlerin sahahibi, kimleri mapushanede, kimleri siyaseten men edilmiş, kimleri halk iradesiyle seçilmiş ama kayumla makamına el konulmuş, kimileri sürgünde yaşamını sürdüren yazar, ressam, politikacı, akedemisiyen, şair gibi renkli kalmelerin toplandığı bir eserdir. Renkli fikirlerin zengin bir yapıt taşıdır. Yazar, Dersimli ve kadın olması bendeki yeri ve değeri çok güçlüdür. Bunu yukarda da belitim ama tekrar belirterek buraya devleten kaçarak dersime sığınan bir devrimcinin Dersimli bir küçük kızla olan anısını aktarma gereği duyuyorum. Ki kitabın yazarın kadın olması ve içerliği açısında da okuyucuyu meraklandırsın diye not düşecem. “9-10 yaşlarındaki keçi çobanı kız, beni görmesin diye çalı kümelerinin gizlediği bir kaya kavuğuna sığındım. Kavuğa yakın bir yerde mağaram vardı, o civarlarda barındığımın bilinmesini istemiyordum. Yarım saat sonra keçiler etrafı sardı ama hiçbiri çalılıklara yanaşmadı. Bu sırada, kızın kafası çalılıkların arasında göründü. Göz göze geldiğimizde, korkusuz ve dalgacı bir şekilde dilini çıkardı. Mecbur çıktım kavuktan, yanına gittim. O küçük kız torbasından ekmek, çökelek çıkardı bana verdi.“ İşte, Dersimli kadının şefkati ve kudreti bu küçük çoban kızın torbasından çıkan ekmeğin paylaşımıyla “Renkli Kalemler“in eserinde buluşan güzel fikirlerin ve beklenen yıldızlı dünyanın ütopyasının renkli eseri olarak okuyucu not düşmelidir düşün dünyasına. Okuyalım ve gereken değeri verelim emekçi yazar ve sanatçı kadınlara.

Renkli Kalemler; şafağın sarı sıcak umudunu taşıyanların toplandığı kitaptır. Yazar bunu duvar ustası gibi harcını iyi karmış, örmüş ve hakını vermiş. Bize düşen sorumluluk ise okumaktır. Ve yazarla iletişim kurup eleştirel sohbet etmektir. Fikir fikirden üstündür. Bilgi bilgiyi zenginleştirir ve yazarı besler. Özlem Armen, Munzurun akıcı ruhundan iyi beslendiği eşkardır. Ördüğü duvarın harcını da munzur suyuyla kardığıda bir gerçekliktir. Duvarın taşları karmadır buda derin bir zenginlik katmış esere. Renkli Kalemler, farklı kıtalardan, farklı bakışlardan gelmiş, aynı patikadan hep birlikte yürüyerek sohbeti derinleştirerek tarihe demli bir çay ve tütün kokusunun izini bırakmışlar. Dumanlı ve sisli dağların gücüne ve keremetine ezilenler her zaman sığınarak kendini zalimden ve zulimden korumuş ve mesken eylemişler. İşte Renkli Kalemler eserin hikayesi de bu başı dumanlı ve sisli dağların zirvelerinden başlamıştır. Umuda klamlarını söyleyen derwişlerin selemı yüklüdür Renkli Kalemler’de. Klamların hüzünlü acı sesleri tarihin ortasından çıkıp okuduğumuz satırların arasına gizlenerek kendini ele vermektedir.

Kalemine, kabına, sınırlara sığmayanların toplandığı bir eserdir Renkli kalemler. Bir ben yokum bu eserde. Bu eksik bir renktir demiyorum, çünkü bende gördüğünüz gibi burada katıldım bu renklere… Bana da bu renkleri sizlere tanıtmak düştü. Ama her okuyan okuyucu kendine bu görevi yükleyeceğine de inanıyorum. Özlem Armen’in “Renkli Kalemler’in de kimler yok ki; İsimleri yazmıyacam, ki merakınız büyüsün. Renkli Kalemler EL Yayınlarından çıkmış. Burda, El yayınlarına da teşekür etmek bir sorumluluktur elbette. Bizlere böyle renkli ve değerli yapıtlar sunduğu için EL yayınların emekçilerine teşekürler.

Yazar Özlem Armen’i ilk “Duvar Yazılarım“ adlı eseriyle tanıdım. Sonra, “Renkli Kalemler“ adlı renkli isimlerin bir araya getiren bu eseriyle devam etti. Muhalif devrimci kadın edebiyatçı, yazar, ressam, akademisiyen, siyasetçi ve gibilerine çok değer veririm. Vermeliyizde. Bu değeri çokça hakediyorlar. Renkli Kalemler’in diyarında yürüyerek, renkli ırmaklarda durulanarak, renkli gözlerin aydınlatıcı rotasında hayata tutunarak Özlem Armen’e selam olsun.

“RENKLİ KALEMLER”in sesi yollara düşüyor… Bizi derin vadilerin gölgesinde yeni sevdaların düşlerine koyuyor. Köylerin patika yollarından taa kentin ortasına götürerek, kentlerden sınırların ötesine çok uzak kıtalara o bilge adamın düşlerinde gezdiriyor.

Kitabı okurken, yosulların şiiryle ve ezgileryile sararız cıgaramızın tütününü. Tütünü yaramıza basarak yürürüz sınırsızlığa çekilen sınırların diyarlarında.

Şarabın deminden vururuz yeniden sevdaların yamaçlarına… Okuyun diyorum, sadece okuyun ve renkli kalemlerin satırlarında renkli fikirlerin heycanıyla demlenerek hayata tutunarak sıcak bir selam yollayın geçmişten geleceğe yürüyenlere

Son sözüm şu; kalemin hep renkli olsun Özlem…

Translate »