Kategorie: Perspektif

Dünya, Güncel Haber, Gündem, Mücadele, Perspektif
MKP „India’s People’s War Is Moving to Victory Under HKP(M)“

NewsRoom: Against the large-scale attacks launched by the Indian fascist regime in order to suppress the People’s War of India and to prevent the liberation of the peoples; Calls for international support and solidarity continue to come to the People’s War, which is led by the Communist Party of India.

We share with our readers the call of the Maoist Communist Party for solidarity with the People’s War of India.


„The government of Indian Prime Minister Nahendra Modi, the favorite of the imperialist system and representative of the Indian ruling classes, is trying to break the great resistance led by the HKP (M) in order to make the people and laborers of India pay the bill for the crisis of the imperialist system, and to stop the People’s War, which had hoped for millions of Indian workers with a new counter-repression-eradication attack by the Fascist Indian regime, Prahar-3. It is clear that this counter-revolutionary campaign will bring mass and individual massacres, tortures, conversion of living spaces into military prison campsites for millions of Indian workers, intellectuals, poor peasants, women, young people and children, and widespread extrajudicial killings against militias, guerrillas and Party cadres. Therefore, armed mass resistance of the HKP (M) and PLGA and Front organizations is legitimate. And it mandates international support.

The HKP(M)’s call for november 24th for international support and actions to coincide with the 10th anniversary of the massacre of kisenji comrades; We salute the call demanding the solidarity and sensitivity of all revolutionary movements, especially the international movement consisting of MLM.

India, with a population of more than a billion, is a vast geography pregnant with new social life and a new democratic revolution, experiencing the pains of the patriarchal and caste system as much as the ultal repression and modern class conflicts of the nations of Adivasi, Dalits, various religious minorities, Kashmir, Assam, Manipur nations. It is a site of freedom and new social life, where the People’s War and the Red Cross ripple through a region that encompasses many states that have covered India since the 1967 Naxalbari uprising led by the Maoist Communists and Tsar Mazumdar.

For this reason, the imperialist system and the Indian ruling classes are deeply disturbed by the consolidation of the areas of new democratic power with the armed people’s army PLGA and armed/unarmed mass organizations (paramilitary and revolutionary people’s committees) led by the HKP (M) in the areas of guerrilla operations and liberated areas, whose rapid sphere of influence, which the Indian mainstream (MassMedya) press calls the Red Corridor, expands every year. The Green Hunt and Salva Judum attacks, which focused on Dandakaranya, which he had tried before, were repelled by the people’s revolutionary resistance, the successful actions and mass actions of the People’s Liberation Guerrilla Army (PLGA), led by the HKP (M), with international campaign support. In a new offensive concept co-ordinated by Indian rulers with the interior minister of india’s Modi Government with 10 state prime ministers, the HKP (M) has been fighting hard with many successful military and mass actions since the Start of the Prahar-3 attack, which sent 10 valuable cadres and fighters, including MK members, to immortality.

Due to the circumstances in which our party was in the process of campaigning for prisons in solidarity with prisoners with its limited staff and organizational strength, it failed to show immediate preparation and reflexes for the day of action in support of the People’s War of India on November 24. However, with the concept of repression and destruction of india’s fascist Modi Government, we see the importance of spreading and perpetuation over time the work to defend the areas of power and to claim the People’s War and the sister party HKP (M) and PLGA under the Prahar-3 attack. Our party calls on all those who support, sympathize and have friendly relations with the general revolutionary democratic sensitivity to support the People’s War in India and to support the Indian people’s movement and its leader, the HKP (M), against the bloody Prahar-3 campaign launched by the Indian fascist ruling classes and the fascist Modi government.

With the understanding of our party MKP; It is an internationalist mission for international MLMs and revolutionary movements to claim and support the Indian revolution and the People’s War of India, one of the largest People’s War fronts of the strategic attack of the Proletarian World Revolution today.

However, our Party MKP draws attention to the fact that the unity of UKH, the acquisition of a Programme and Strategy to connect all components of UKH from the perspective of the Proletarian World Revolution, and the fact that the People’s Wars will be the most strategic support for India, the Philippines and other people’s wars, which continue to take steps to be taken from a purely theoretical acceptance.

Damn the Fascist State of India!

Welcome the bloody Prahar-3 attack by fascist Indian rulers with revolutionary international solidarity!

Long live the People’s War of India!

Long live HKP(M) Long live PLGA’s glorious Struggle!

Long live the Proletarian World Revolution!

Long live proletariat internationalism!

Long live Marxism Leninism Maoism!

Maoist Communist Party / MK-SB

Güncel Haber, Gündem, Mücadele, Perspektif
Ulusal Sorunda Proletaryanın Görevleri Üzerine Kavrayış Meselesi (3)

Ulusal çelişmenin çözümünde Kürt ve Türk uluslarından proleterlerin ortak mücadelede birleşme gerekliliği ve görevlerini somutlayacak örgütsel biçimler üzerine sınıf hareketinin taşıdığı eksiklikler, sapmalara yönelik değerlendirmemiz örgütlerinin pratik hattıyla düşünüldüğünde daha kolay anlaşılacaktır. PKK ile sekiz (8) Türkiye’li devrimci örgütün (Türkiye’li örgütler kavramı HBDH bildirisinde bu örgütlerin kendi tanımlamasıdır) Kürdistan’da sınıf mücadelesinden ziyade ideolojik, politik ve siyasi, stratejik, taktik içeriği ve önderliğinin PKK tarafından belirlendiği açık ve net olan ve kendi tanımlamalarıyla “Birleşik Cephe”, “Stratejik ittifak” denilen Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) kuruluşu ve söz konusu yönelimi, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi de dahil Kürdistan’da bütün toplumsal çelişmelerin çözümünün ulusal harekete yüklenildiği ve ulusal sorunda proleter mücadele çizgisinin bu oluşumda yer alan devrimci örgütler açısından pek dikkate alınmadığı yönlü eleştirilerimizi de doğrulamaktadır.

Öğretilmiş Çaresizlik!

HBDH oluşumuna ve açıklanan deklerasyona bakıldığında kendi program ve bilinen görüşlerine ters tanım ve amaçlar olmasına rağmen bu oluşuma dahil olan küçük-burjuva devrimci örgütlerin ulusal hareketin arkasından sürüklendikleri sır değildir. 1971’de oportünist akıma karşı birleşik cephenin sınıf muhtevası üzerine komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşın düşünceleri ve uluslararası komünist hareketin deneyimleri ve teorik belgeleri açık ve net olarak birleşik cephe politikasını devrimde çıkarı olan ezilen sınıfların proletaryanın ve onun biricik kurmayı komünist partisi önderliği ile birleşmesi olarak açıklarken Kaypakkaya geleneğinin temsilcileri iddiasında olan iki örgütün “MLM” sloganlarla HBDH oluşumunda yer almaları “Birleşik cephe” olarak savunabilmeleri; ulusal sorun meselesinde bu her iki örgütünde içinde bulundukları savrulma boyutunu anlaşılır kılmaktadır.

Birleşik cephe meselesinde Kaypakkaya yoldaş revizyonist akıma verdiği cevapta: Cephe devrimden menfaati olan bütün devrimci sınıfların komünist parti önderliğinde birleşmiş olmalarını ifade ettiğini açıkladıktan sonra şuna dikkat çekmiştir, “Cephenin gerçekleşmesi için devrimin dostlarını ve düşmanlarını doğru tespit etmek yetmez; aynı zamanda proletarya önderliğinde devrimin dostlarını birleştirmeye yönelen nispeten uzun bir mücadele yürütmek gerekir. Proletarya önderliğinde devrimin dostlarını birleştirmek için sabırlı ve çetin bir mücadele vermek gerekir” (9*)

Anlaşıldığı üzere Kaypakkaya geleneğindeki bu iki örgüt cephe politikasında proletaryanın sınıf önderliğini temel olarak gören Kaypakkaya yoldaşın ve dayandığı Marksist teori ve pratiğini kendileri bulmamış, cephe cephe’de komünist parti önderliği gerekliliği terk edilmiş, ulusal hareketin burjuva demokratik gayeler uğruna oluşturduğu birliğin de cephe olabileceği düşüncesine varmışlar. Fakat bunun yanlış ve oportünist bir düşünce ve pratik olduğuna kuşkumuz yoktur.

HBDH oluşumunda yer alan her bir örgüt HBDH’nin gerçek muhtevası ve amacından ziyade politik, ideolojik sapmalarının üstünün örtülmesine hizmet edecek birbirinden farklı tanım ve tespitlerde bulundu.

İşte bir kaç örnek:

Atılım gazetesi çizgisi HBDH’ne bir devrim önderliği misyonu yüklemektedir. HBDH’nin ilan edildiği basın toplantısında konuşan MLKP temsilcisi Ferzadcan şunları söyledi: “Şunu söylemek istiyoruz, emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı halklarımız artık alternatifsiz değildir. Halkların Birleşik Devrim Hareketi, demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik ve devrim şiarıyla oluşturulmuş devrimci birleşik bir önderliktir.” (10*)

Bu satırlar açık ve net olarak ancak proletaryanın sınıf önderliği ve komünist partisi önderliğiyle birleşmiş tüm halktan sınıfların ittifakıyla oluşmuş bir cephe örgütünü tanımlıyor. Fakat gerçekte HBDH bu tanımlamaya uygun değildir.

Özgür Gelecek ise Atılım gazetesinden biraz farklı “birleşik cephe” dememek için benzer içerikle bir hayli sözü dolandırarak sorunları söylemiştir.

“Gelinen aşamada faşizme karşı savaşta Kürt ulusunun direnişiyle, Türkiye emekçi halkının mücadelesi iç içe geçmiş durumdadır. (-) Türkiye halkı, özgürlük, demokrasi ve devrim mücadelesinde yeni bir mevzi daha kazanmış durumdadır.

Halkların Birleşik Devrim Hareketi, Türkiye emekçi halkının devrim mücadelesiyle Kürt ulusunun demokrasi mücadelesini birleştiren, ortak bir hedefe yönelten, devrimci demokratik direnişi tahkim ederek eylem birliğini somutlaştıran…tarihsel bir adımdır.

Türkiye devrimci hareketi ve Kürt ulusal hareketi, TC faşizmine karşı savaşta Türkiye emekçi halkına “ben buradayım” demiş ve mücadele kararlılığını bir kez yenilemiştir. Öyleyse şan olsun ‘HBDH’ne” (11*)

Kürt ve Türk proleterlerinin demokrasi mücadelesini devrim amacına bağlı bir şekilde birleştirme görevinin yerine Özgür Gelecek Türk işçi ve emekçilerinin sosyalizm mücadelesini Kürt ulusunun burjuva demokratik mücadelesiyle birleştirilmesini koyuyor.

Üstelik sınıf bilinçli Türk proletaryası ile Kürt ulusal hareketini Kürt ulusunun demokratik mücadelesinin HBDH ile ortak bir hedefte buluştuğunu savunuyor.

Özgür Gelecek’ten devam!

“Kürt ulusal hareketi ayrılma talebinden vazgeçmiş ancak ‘demokratik özerklik’ olarak tanımladığı bir ‘statü’ talebi içindedir. Kürt ulusunun bu talebi demokratik, son derece haklı ve meşru bir taleptir. (..)

Bu anlamıyla çerçevesi belirlenmiş bir eylem birliği Türk ve Kürt ulusları arasında oluşturulmaya çalışılan şovenizme ve her türden gericiliğe darbe vuracak.” (12*)

Eleştiri göğüsleme gayesiyle Özgür Gelecek bir çırpıda bir cephe örgütü olarak oluşumunu ilan eden HBDH’nin bir “eylem birliği” çerçevesine sokmaya çalışmaktadır. Fakat içeriklendirirken ulusal sorunda ve cephe politikasındaki sapma gizlenemez açıklıkta yeniden ve yeniden üretilmektedir. Ulusların Kaderini Tayin Hakkı’nı teoride ilkesel gördüğünü söylemekte, ama pratikte onu boşa çıkarmaktadır. Proleter çizgi adına Özgür Gelecek’te deniliyor ki, ulusun bağımsızlık hakkından vazgeçilse de “demokratik özerklikte” önemli bir taleptir, bizim görüşümüze oda uyar, dolayısıyla ilkesel bir meselede çıkarılamaz. Buna ilkeleri reformlara, stratejik amacı küçük kazanımlara kurban etmek denir.

Ulusal meseleye yaklaşımda diğer sakat fikir de şudur: Kürt ulusunun devlet biçiminde örgütlenmek üzere bağımsızlık hakkından  -UKKTH’ndan vazgeçen PKK’nin “demokratik özerklik” formülasyonu somut “dil-kültür özerkliği” talebinin Kürt ulusunun bir talebi olarak sunulmasıdır. Eğer sadece ulusal hareketin bir talebi değil de; açık demokratik bir referandum yolu ile Kürt ulusuna bağımsızlık mı, yoksa Türk devletinin çatısı altında “dil-kültür özerkliği” mi istiyorsunuz şeklinde tanınmış hakla “dil-kültür özerkliği’ne evet denilseydi bu ancak o zaman Kürt ulusunun talebi olurdu. Aksi savunular bir ulusal hareketin talebinin Kürt ulusu genel talebi olarak gösterilmesi olur ki bu Kürt ulusu adına konuşmak anlamına gelmektedir. PKK Türk burjuvazisi ile daraltılmış talepler için Kürt ulusunun kendisini devlet olarak örgütleme hakkı gibi somut hedefi bıraktı diye komünistler ulusun kaderini tayin hakkını önemsiz görüp, kenarından dolanarak “demokratik özerklikte önemlidir” diyebilirler mi? Böyle bir ilkesel sapmaya denk düşen günahı işleyemezler. Özgür Gelecek’te savunulan HBDH stratejisi içinde “Türk emekçi halkının devrim mücadelesi” gibi vurgular var, ama işçi ve emekçilerden hiçte noksan olmayan Kürdistan’da Kürt proletaryasının bu stratejideki tavrının ne olması gerektiğine dair hiç bir şey bulunmamaktadır.

Açıklamaya çalıştığımız gibi Kürdistan’da Kürt işçi ve emekçilerinin sınıf mücadelesi tamamen görmezden gelinmektedir. İlkesel anlayışlara bile ulusal harekete yedeklenmeyle yeni formlar biçilmektedir.

“Devrim Hareketi” dediği HBDH’ne yüklenen cephe görevi ile çelişki oluşturan “Eylem Birliği” tanımlamaları arasında gezinen Özgür Gelecek beklentisi yüksek olsada bu oluşumun ulusal soruna yönelik bir yaklaşımın ötesinde olduğunu anlatmada ikna edici olamadı. Aktaralım:

“Birleşik Devrim Hareketi’nin kuruluşunda ilan ettiği ‘temel amaç ve ilkeler’ de sadece Kürt ulusal sorununa yönelik bir yaklaşım yoktur.

İşçi sınıfının mücadelesinden, kadın hareketine, gençlik mücadelesinden çevre mücadelesine kadar bir dizi alanda yürütülen mücadeleyi sahiplenmekte, desteklemekte ve daha ileriye sıçratılmasıyla gerçekliği vurgulamaktadır. Bu gerçeklik beraberinde oluşturulan eylem birliğinin ülkemizde demokratik devrimden çıkarı olan bütün halk kesimlerinin sınıfsal çıkarlarını savunan bir özellik arz etmesi anlamına gelmektedir. Bu durum demokratik devrim mücadelesi içinde olanlar açısından savunulması ve pratik olarak hayata geçirilmesi gerektiğini koşullamaktadır. (13*)

Birleşik cephe amacını HBDH’ne burda yüklerken, başka yerde “sınıf çıkarlarını savunuyor” denilen “devrim hareketine” “Taktiksek” yaklaşmakta, HBDH’ne yüklenen anlam meselesinde Özgür Gelecek şöyle diyor:

“Eylem birliği kararına her örgüt kendi anlayış ve beklentisi doğrultusunda yaklaşmakta ve öyle propaganda etmektedir. Komünistlerin ise harekete yaklaşımı taktikseldir.” (14*)

“Taktiksel eylem birliği”nin nasıl “Devrim hareketi” olarak tanımlana bildiği anlaşılmaz?! Bir yandan HBDH’nin devrimde çıkarı olan halkın sınıfsal menfaatlerini savunduğu ileri sürülecek, dahil olunan oluşum devrim hareketi olarak kendini deklare edecek, ama diğer taraftan adına “eylem birliği” denilmektedir. Ne yazık ki ulusal sorun meselesinde ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak cephe politikasına varan sapmaların kafa karışıklığının ifadesinden başka anlama gelmeyen savunularla doğru olarak gösterilmesi olanaksızdır. Cephenin gerçekleşmesi mücadelesinde komünist partinin savunması zorunlu siyasi ve politik çizginin terk esilmesiyle sınırlı olmayan söz konusu sapma esas olarak ulusal meselenin çözümünde proletaryanın bakış açısının terk edilmesinden ileri gelmektedir. Ne denilirse denilsin, HBDH açık olarak PKK’nin ideolojik, siyasi ve politik önderliğiyle oluşturulmuş, ulusal sorunda PKK’nin somut talepleri doğrultusunda reformlar için mücadeleyi esas alan bir cephedir. Somut gelişmeler ezen ulusun sınıf hareketi ile kendisini sınırlayan “Türkiyeli devrimcilerin” Kürdistan’da Kürt işçi ve emekçileriyle ilişkilenme, onlarla birleşmeyi değilde, ulusal hareketle ittifak kurmayı stratejik bir politika haline getirmesiyle proletaryanın devrim mücadelesi ve nihai amaçlarından ne derece uzaklaşabildiğini göstermektedir. HBDH özel olarak bu çalışmanın konusu olmamakla birlikte, çok yer verilmesi “komünist” devrimci hareketlerin Kürdistan’da sınıf mücadelesini ulusal harekete bıraktıklarını HBDH oluşumu gerekçelerini savunurken açıklamış olmalarıdır. Kürt proletaryası, Türk proletaryası ile birleşmez ise sosyalist devrimi başarıya taşıyıp taşıyamama meselesinde gerekli olan sınıf birliğinin nereden bulunacağı sorusunun üzerinde düşünülmemiş olmaması çok çarpıcıdır.

Ulusal soruna yaklaşım savunulmasında Özgür Gelecek ile aynı çizgide buluşan Halkın Günlüğü’nün HBDH anlayışını da özetle hatırlayalım: Taktiksel yaklaşımın aksine ulusal ulusal meselede reformcu, anayasal yalan benimsendiği çizgide HBDH stratejik, tarihsel tayin edici bir adım olarak değerlendirilmektedir.

HBDH için yapılan değerlendirmelerden işte bir kaç bölüm:

“Devrim isteyen, radikal değişiklik isteyen ve bu düzenin-sistemin değişmesini isteyen milyonların arzusu ve ihtiyacıdır” (15*)

Devrim arzulayanların birliği tanımı hemen “AKP faşizmine karşı” birliğe dönüşüyor. İşte: “Gerici savaşta ısrar ederek barbarlıkta sınır tanımayan faşist Erdoğan/AKP güruhuna karşı devrimci halkların ve mazlum ulusların cephesinden savaşın yükseltilmesi devrimci bir ihtiyaçtır. İşte HBDH bu ihtiyacın bir aracı” (16*)

“Faşizm ve tüm gericiliğe karşı halk kitlelerinin tarihsel ve güncelde özlemle umut ettiği birleşik mücadele, somutta adımını attığımız HBDH ezilen ve sömürülenler cephesinde devrimci-demokratik bir hamledir. Maoist komünistler olarak eylem birliklerine taktiksel ve günübirlik değil, stratejik ve uzun erimli bakmakta ve ele almaktayız.” (17*)

Bu oluşuma proletaryanın kurtuluş mücadelesinde tayin edici ve ezilen ulusun mücadelesi ve işçi sınıfının mücadelesini birleştiren ve ezen sınıflara karşı yöneldiğini belirten ifadelerle devam:

“Birleşik mücadele hareketi proletarya ve emekçi halkımızın kurtuluş mücadelesi ile ezilen ulus ve azınlıkların demokratik mücadelesine hizmet eden ezilenler cephesinden ezen sınıflara karşı yükselen bir mücadele kararlılığının ifadesidir.” (18*)

Bir başka yerde:

“HBDH ülkemiz devrim ve demokrasi mücadelesi açısından tayin edici tarihsel bir adımı ifade etmektedir.” (19*)

HBDH’ne önderlik eden Kürt ulusal hareketinin taşıdığı sınıf muhtevası ve amaçları bakımından ezen sınıflara olmadığını Halkın Günlüğü’nün unutması (!) şaşırtıcı değil. Birleşik cephenin gerçekleşmesinde proletaryanın-komünist partisinin önderlik etmesi şartını gerekli görmeyen Halkın Günlüğü’nün ulusal hareketin önderliğinde oluşturulmuş cepheye dahil olması da görüşlerine aykırı değildir.

“Barış ve çözüm süreci” ile Kürt ulusal hareketinin somut reform talepleri doğrultusunda ulusal sorun anlayışını pratikte revize eden Halkın Günlüğü’de ulusal hareket kuyrukçuluğu platformunda yerini aldı. Eylem birliklerinin stratejik görülmesi, hakim sınıfların diktatörlüğü olan faşizmin Türkiye’de “AKP faşizmi” ile tanımlanması, ulusal harekete “tasfiyeci öz taşıyan reformist hareket” denildikten sonra onun önderliğinde “devrim hareketi” oluşumuyla Türkiye işçi ve emekçilerine bir “kurtuluş aracı” müjdelenmesi gibi proletaryanın sınıf mücadelesiyle uygunluk taşımayan, örgütsel olarak tasfiyeci, teorik manada bilimsellikten uzak fikirlerin Halkın Günlüğü’nde sıralanması açık bir sağ ideolojik savrulmayı göstermektedir.

Ezilen ulusun kaderini tayin hakkı ve ezen ve ezilen ulus proleterlerin sosyalizm uğruna birleşmesi ve ortak mücadelesi gibi ulusal sorun çözümünde iki ilkesel dayanak noktası terk edildiğinde proletaryanın sınıf kurtuluşu mücadelesi baltalanır ve ulusal sorunda da devrim değil reform, devrim değil anayasal düzenlemeler şiarları benimsenmiş olur. Ulusal hareket ile devrimci küçük burjuva örgütleri AKP karşıtlığında buluşturan yönelim toplumsal çelişmelerin parlamento, reformlar yolu ile çözülebileceğine dair siyasal çizgidir.

DKP kendisi de bileşeni olduğu HBDH’nin amacını Halkın Günlüğü ve Özgür Gelecek’ten daha açık ve net şöyle açıklamıştır:

“HBDH AKP faşizmini yıkmak için kurulmuştur. Bu gerçeklik üzerinden bir araya gelen partilerimiz geçici güç birliklerinin ötesinde, demokratik devrim gerçekleştirmek için halk iktidarını hedefleyen cephesel bir birlik kurmuştur” (20*)

Devrim değil, ama reformlar eksenli oluşmuş bu birliğin içinde yer alan her örgütün kendi subjektif anlayışına göre propaganda yapmaya iten olgu mevcut oluşumun proletaryanın sınıf mücadelesi yerine konulan ulusal hareketin reform talepli mücadele çizgisine yedeklenildiği devrimci şiar ve hedefler ileri sürerek maskelenmesine duyulan ihtiyaçtan ileri gelmektedir. Olan şey ise şudur: küçük-burjuva devrimci örgütler ulusal sorun meselesinde bütünüyle ulusal harekete yedeklenmişlerdir.

Türkiye’de sınıf mücadelesi, Kürdistan’da ise ulusal mücadele ve bu mücadelenin yürütücüsü Kürt ulusal hareketinin koşulsuz desteklenmesi şeklindeki anlayış bütün bu örgütlerin ortak anlayışı halini almıştır.

Biz baskıya karşı gelişen Kürt ulusal hareketinin haklı, meşru ve ilerici mücadelesinin tartışmasız destekçisiyiz, eylem birlikleri, ortak geçici mücadele platformlarının kurulmasına karşı değiliz, olmayız.

Ama biz Kürt ulusal hareketinin daraltılmış somut reformlar talepli uğruna Türk burjuvazisiyle girmiş olduğu uzlaşma arayışlarını burjuvazinin menfaatlerini güçlendiren, proletaryanın menfaatlerini ve mücadelesini zayıflatan muhtevada gördüğümüz için uzlaşma yolunu desteklemiyoruz. İşçi sınıfının mücadele çıkarları bu meselede en önde tutulmalıdır.

Ezilen ulus Kürt proleterlerinin sosyalizm ortak davasında nasıl örgütlenebileceği, Türk işçilerle ortak örgütlenme biçiminin nasıl yaratılabileceğine dair sınıf perspektifi yoksunluğu söz konusu örgütleri Rakka, Der zor cephesine kadar sürüklerken Cizre, Şırnak, Sur, Nusaybin direnişlerinde faşist Türk devletinin kitle katliamı saldırıları karşısında politik sessizliğe prangalamıştır. Toplumsal pratik, Kürdistan’da ulusal harekete yedeklenme dışında devrimci örgütler bakımından sınıfsal bir mücadele hattında ilerleme arayışında olunduğunu göstermektedir.

Ulusal hareketle geçici ittifakların kurulması ayrı bir şey, Kürt proletaryasının mücadele çizgisinin Kürt burjuvazisinden ayrı olması ve bağımsız sınıf hattının kurulması ve sürdürülmesi ise ayrı bir şeydir. Ulusal sorunda Kürt ve Türk milliyetlerinden proleterlerin ortak mücadele ve birleşme planı doğrultusunda hareket edilmediği sürece Alman, İspanyol, Fransız devrimciler gibi enternasyonal dayanışma sloganı altında savaş mevzilerinde ölümsüzleşen, Türkiye devrimci örgütlerinde olmaları nedeniyle anavatanları Kürdistan’da “Enternasyonal dayanışma”cı bir devrimci olarak naaşı toprağa verilmektedir. Yalnız başına bu durum bile ulusal sorunun proleter devrim mücadelesinin bir parçası olarak kavranmadığı, devrimci hareketin dış bir güç olarak dayanışmacı pozisyonda bulunduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir. HBDH oluşumunun deklare edildiği açıklamada, “Kürdistan ve Türkiye’li devrimci örgütlerden oluşan HBDH içerisinde yer alan örgütler olarak” (21*) belirtildiği gibi kendilerini Kürdistan’dan ayırmış “Türkiyeli örgütler” olarak tanımlamışlardır. Dış bir kuvvet olarak Kürdistan’da ulusal hareket ile dayanışmayı, onun politikasına endekslenme ile sınırlamış “Türkiye’li” küçük burjuva devrimci örgütlerin Kürdistan’da Kürt proletaryasının mücadelesiyle teorik açıdan bile pek ilgilenmedikleri kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Üstelikte Kürt ulusunun devrimci biçimde örgütlenmek üzere ayrılma hakkının görmezden gelindiği bir kezde HBDH birliği üzerinden “Türkiyeli” devrimci örgütleriyle sınıf hareketini içine alacak şekilde kapsamı oldukça genişletilmiştir. Bırakalım sosyalist devrim amacını, içeriği demokratik burjuva olan bir ulusal devrim hedefi bile olmayan PKK’nin önderlik ettiği oluşuma “devrim hareketi” denilmesi, siyasi amaç ve pratik arasındaki çelişki ve tutarsızlığı gösteren bir durumdur. Çağdaş dünyada her hangi bir halk devrimi ancak proletaryanın, komünist partisinin önderliğinde mümkün olabileceğini bu devrimci örgütler unutmuştur.

Ezen ve ezilen uluslar çelişkisinin devam ettiği belli bir devlet sınırları içinde ezen ulus proletaryasının görevi ezilen ulusun burjuva sınıf muhtevalı ulusal hareketine eklemlenme pozisyonunda milli baskı uygulayan ülkede “Enternasyonal dayanışma” ile bulunmaktan ziyade, ezilen ulus proletaryası ile enternasyonalizm ilkesine bağlı biçimde birleşmek, ortak mücadeleyi örmektir.

Tıpkı Rus proletaryasının Gürcistan, Azerbaycan, Polonya, Letonya, Estonya, Ermenistan, Ukrayna ve diğer sömürgeleştirilmiş uluslar proleterleri ile enternasyonal birleşme sağladıkları gibi.

Kürt, Türk ulusları proleterlerinin mücadelesinin ortaklığı ulusal sorunda ezen ve ezilen uluslar komünistlerinin ikili görevlerinin gerçek içeriğiyle açığa çıkması anlamına gelecektir.

Somut olarak enternasyonalizm ilkesinde birleşme temeli şuna dayanmalı: Devrimin bir parçası olarak kavranan ulusal meselede sınıf bilinçli Türk proletaryası, ulusal baskıya sosyal-şovenizme karşı savaşarak, ilkesel olarak Kürt ulusunun devlet biçiminde örgütlenmek üzere ayrılma hakkını savunacak; Kürtlerin nasıl yaşayacaklarına Kürt ulusu dışında hiç kimsenin karar vermeyeceğini Türk işçileri ve emekçileri arasında propaganda etmeli, onları eğitmeli, ulusal dar görüşlülüğe düşmenin ve milliyetçiliğin zararları konusunda bilinçlendirmeli, Kürt ulusu ve çeşitli azınlık milliyetler proleterleriyle Türk proleterlerin ortak mücadelesinin en öne alınması gerektiğini kavratma mücadelesini gevşetmemelidir.

Keza ulusal sorunu devrim mücadelesinin bir parçası olarak kavrayan sınıf bilinçli Kürt proletaryası ise ayrılma hakkı üzerine Türk halkına propaganda yapan Türk komünist yoldaşlarının aksine tam hak eşitliğine dayalı ortak yaşamayı, ayrılık değil birlik, ortak ve daha güçlü bir toplumsal düzenin birlikte kurulabileceğinin propagandasını yapacak.

Bununla birlikte sermayesini büyütme, kâr derdiyle çıkarını esas alan Kürt burjuvazisinin milliyetçi sınıf hedeflerinin proletaryaya ters yönlerini Kürt işçi ve emekçilerine açıklamak, milliyetçiliğin Kürt proleterlerinin, emekçi Kürt halkının gözlerini kör etmesini önlemek, örgütlenme sorununda ise oluşturulması zorunlu komünist örgütle Türk proletaryası ile güçlerini birleştirmek, ortak mücadele ilkesinden sapmamak, Kürt işçi ve emekçileri arasında Türk işçi ve emekçilerle birleşmenin propagandasını yapmak, işte Kürt komünistlerinin de görevi budur.

Türk komünistleri Türk işçileri ve geniş halk kitleleri arasında Kürt ulusunun ayrılma hakkını propaganda etmez, milliyetçiliğe karşı durmaz, Kürt komünistleri ve Kürt proletaryası ile birleşmenin açık örgütsel görevleri yerine getirilmez ise, Kürt komünistleri de yine Kürt işçi ve emekçileri arasında birliğin propagandasını yapmaz, milliyetçiliğe karşı durmaz, Türk komünistlerle, Türk proletaryası ile birleşmenin açık örgütsel ilkelerine göre hareket etmez ise ulusal sorunda Türk ve Kürt proleterlerinin ikili görevlerini yerine getirmemesinden dolayı Türk ve Kürt proleterlerinin ortak enternasyonal mücadele çizgisi kurulamaz; kurulamamıştır. Kürdistanlı komünistlerin örgüt oluşturmasını, oluşturmuşsa bile caiz görülmeyip milliyetçilikle damgalanan, ama Kürt burjuva çizgisine biat eden Türk “komünistleri” anlayışı hakimiyetini korudukça da enternasyonal birlik çizgisi kurulamaz.

Ulusal sorunda Türk komünistlerinin çıkış noktası olması gerekli Kürt ulusunun devlet kurma hakkı Türk işçileri arasında savunulmadığı gibi Kürdistan’da Kürt işçi ve emekçilerinin sınıf mücadelesi ise tamamen unutulmuştur. Proletarya davasının yana bırakılması ezilen ulus burjuva çizgisinin yardımına koşulması proletaryanın kurtuluş mücadelesine ihanettir.

Türkiye’de küçük burjuva sosyalizm tutumu ulusal hareketin baskıya karşı yönelen haklı mücadelesini desteklemenin ötesinde proletarya davasının terk edilmesine ya ezilen ulus milliyetçiliğinin çizgisine yedeklenme, kendisini onun yardımına koşmakla sınırlama, yada ezen Türk ulus burjuvazisinin yardımına koşmak anlamına gelen ve Kürtlerin baskıya karşı yönelen haklı mücadelesiyle arasına mesafe koyan sosyal-şoven tutum şeklindedir.

Türk komünistleri: Kürt burjuva çizgisiyle değil, Kürt proletaryasının sınıf mücadelesi çizgisiyle birleşmek görevini bir kenara bırakamaz. Kürt işçi ve emekçileriyle Kürt burjuvazisi, büyük toprak sahipleri arasındaki sınıf ayrımını, aralarındaki uzlaşmaz çelişkiyi silikleştirmek me adına hareket edilerse edilsin burjuvazisinin görüş açısına kaymaktır. Bu tutum en başta Kürt ve Türk proleterlerinin birliğini zehirleyen özde olmasıyla işçi sınıfını burjuvaziye karşı silahsızlandırır. Belli bir devlet içinde ezen ve ezilen tüm uluslar işçilerinin birliğinin en yüksekte tutulması gerektiğini söyler Lenin:

“İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları, bütün uluslar işçilerinin tam dayanışmasını ve en sıkı birliğini gerektirmektedir; bu çıkarlar her milliyetten burjuvazinin şoven politikasına karşı şiddetle karşı koymayı emreder: onun için sosyal-demokratlar eğer ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını, yani ezilen ulusun ayrılma hakkını reddederse yada ezilen ulusların burjuvazilerinin bütün ulusal isteklerini desteklerse proletaryanın siyasi çizgisine karşı gelmiş olurlar ve işçileri burjuvazinin politikasına boyun eğmeye yöneltirler.” (22*)

Kürdistan’da Kürt burjuvazisi ile Kürt proletaryası ayrımından söz etmeyen ve bütünüyle KUH’ni destekleme hattında olan önemli bir kısım “Türkiye’li” küçük-burjuva örgütlerin proletaryanın burjuva çizgisine boyun eğmesi politikasını sürdürmektedir. Uluslararası proletaryanın büyük önderi Lenin’in işaret ettiği doğrultuda Türk ve Kürt işçilerinin sıkı birliği çizgisinin kurulması yerine, Türk “komünistlerinin” ulusal harekete bütünüyle yedeklenme çizgisinin takip edilmesinin artık sonuna gelinmiştir.

Ezen yada ezilen tüm uluslar sınıflardan meydana gelmektedir. Kürdistan’da dahil ezilen ulusta sınıf mücadelesi rafa kalkmaz, aksine devrimci proletaryanın mücadelesine çeşitli toplumsal çelişmelerin şiddetli olması temelinde büyük nesnel olanaklar sunar. Ezilen ulusun proletaryası kendi sınıf çıkarı, burjuvazi ise kendi sınıf çıkarı doğrultusunda ulusal baskıya karşı mücadele yürütür.

Emperyalizm döneminde bir kısım hain, satılmış burjuvazi ve toprak sahipleri katmanı işbirlikçi konumdadır.

Ezilen ulusun proletaryası kendi ülkesinde burjuvaziden ayrı olarak bağımsız kendi sınıf bayrağıyla mücadele yürütebildiği oranda ezen ulus proletaryası ile aynı kurtuluş amacında birleşebilmişlerdir. Eğer Sovyetlere giden yolda Rusya’da ezilen ulusların komünistleri ülkelerinde burjuvazilerinden ayrı olarak örgütlerini oluşturmamış ve Rus komünistleriyle en sıkı birliği gerçekleştirmemiş olsalardı, sosyalist devrim tüm Rusya’ya yayılmazdı.

Rosa Luxemburg’u Lenin’le aynı örgütte buluşturan temel, ezen Rus ulusa ve ezilen tüm ulusları -Polonya’da dahil- komünistlerin her bir ülkede proletaryanın enternasyonal mücadele çizgisinde hareket etmiş olmalarıdır. Bu görüş açısından değerlendirildiğinde tüm politik olgular ulusal sorun meselesinde Türk “komünistlerin” Kürt proletaryasını dikkate almadığını göstermektedir.

Lenin ise tüm ezilen uluslardan proletaryanın sınıf çıkarları ve taleplerine işçilerin birliğine odaklanır:

“Ezilen ulusların burjuvazisi, taleplerin “pratik” olduğu iddiasıyla proletaryayı, özlemlerini kayıtsız şartsız desteklemeye çağıracaktır. Proletarya bu çeşit pratiğin karşısındadır. Proletarya eşitliği ve devlet kurma hakkı eşitliğini tanırken, bütün ulusların proleterlerinin birliğine pek büyük değer verir ve her ulusal talebi, her ulusun ayrılma hakkını işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirir.” (24*)

Ulusal sorunda biz komünistler Kürt proletaryası ile Kürt burjuvazisinin sınıf çıkarlarını ayrı görüyoruz. Tarihin gösterdiği gibi tüm ezilen ulusların proleterleri için geçerli olan şey, ezilen ulus Kürt proletaryası içinde önemli olan vazgeçilmez şey kendi sınıfının gelişmesini garantiye almaktır. Türk proletaryası adına “Kürt halkına destek” sloganı altında sadece KUH’nin desteklenmesi ve Kürt proletaryasının görmezden gelinmesi Kürt komünistlerinin bir topluluk oluşturmasının reddi, Kürt halkı ile Kürt burjuvazisinin proletaryanın önderliğinde ancak mümkün olabilecek Kürt halk hareketi ile Kürt ulusal burjuva demokratik hareketinin aynılaştırılması politikası Türk ve Kürt işçileri burjuvazinin kucağına itmiştir. Oysa Kürt ve Türk işçilerinin birliği ve ortak mücadelesi ulusal meselede zorunlu görevdir. Kimi küçük burjuva devrimci örgütlerin ulusal sorunda “özel, özgün program” diye diye vardıkları nokta Türkiye’de HDP, HDK’de parlamentarist, reformist eğilemde kendilerini bulmaları; Kürdistan’da ise Qandil’e bir grup yollamak, Rojava Kürdistan’da enternasyonal dayanışma, Suriye’de Rakka ve Der’ Zor’da IŞİD karşıtı koalisyon altında savaşçı bulundurmak, savaşmak olarak son şeklini almıştır. Her halükarda sosyalizm mücadelesinden uzaklaşmış bir çizgi söz konusudur.

Ezen ve ezilen uluslar proleterlerinin birliği ve mücadelesi görevini “o bu günün işi olmadığından”! tabiki “pratik değilmiş” ve bu nedenle “ileri sürülemezmiş”. Komünist maskesiyle gelinen nokta ulusal sorunda dahil toplumsal çelişmelerin çözüm mücadelesinde sınıf hareketinin burjuva rotaya çekilmesi çizgisinin savunulmasıdır.

Sınırların fiilen ortadan kalktığı Suriye, Irak devlet yapılarının yönetemez durumda çöküşte olduğu Ortadoğu’da ve Kürdistan’ın dört bir parçasında Kürt ulusal hareketlerinin haklı ve meşru direnişi önemli bir güç kazansa da, Kürtlerin ulus olarak devlet şeklinde örgütlenmek üzere ayrılma hakkını kazanamadıkları görülmektedir. Emperyalist devletler Ortadoğu’da güç kapışması içindedir. Kürtlerin bağımsızlığı zorla bastırılmaktadır; Irak, İran, Suriye, Türkiye faşist hakim uluslar devletlerinin saldırganlığını destekleyen emperyalistlerin yüz yıllık Kürt politikasında bir değişine gitmedikleri anlaşılmaktadır.

Bağımsızlıktan yana Kürt ulusunun Güney Kürdistan’da referandumda beyan edilen bağımsızlık iradesi başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer emperyalist devletlerin onayı ile Türk, Arap, Fars -Türkiye, Irak, İran devletleri tarafından ezilmesi, bağımsızlık hakkının zorla gasp edilmesi meselenin bir dünya sorunu olarak yaşanması, Kürt ulusal mücadelesinin çözümünün Ortadoğu’da büyük bölgesel gelişme ve değişimlere yol açma niteliği ile sınırlı değil, Kürdistan’da Kürt proletaryasının sınıf mücadelesinin gelişmesi halinde çok daha büyük önemde ilişkide olduğu Arap, Türk, Fars ezen uluslar proleterleri arasında da bağlayıcı bir halka olabileceğinin görülmesi gereklidir.

Devrimci ulusal hareketin Ortadoğu’daki sınıf hareketlerini etkileme gücüne bakıldığında, güçlü bir Kürt proleter hareketinin varlığının çeşitli milliyetler işçilerinin birliği ve ortak savaşımını çok daha fazla etkileyeceği ve çelişmelerin çok şiddetli ve derin olduğu yerden yayılıp ve genişleyecek olan proleter devrimci enerjinin sosyalizm davasını büyüteceği görülmelidir.

Arap, Türk, Fars burjuvazileri gibi emperyalizm ile işbirliğinde olan Kürt burjuvazisinin Güney Kürdistan’daki temsilcileri KDP, YNK’nin bağımsızlık referandumu sonrasındaki ihaneti burjuvazinin ulusal meselede çıkar ve sermayesini büyütmeyi düşündüğünü gösteren ders verici örnektir.

Kürt ulusal çelişkisinde Doğu, Batı, Kuzey ve Güney parçalarında burjuva ulusal hareketlerin her biri kendi çıkarları yönünde hareket etmektedir. Çeşitli emperyalist finans merkezlerine bağımlı olmasının yanı sıra Türk, Arap, Fars hakim uluslar burjuvazileri ile işbirliği ve bağımlılığı mevcut gruplara ayrılmış Kürt burjuvazisi ulusal bağımsızlıktan ziyade sermayesini büyütme peşinde koşmaktadır. Her parçada farklı ihanet ve teslimiyet örneğini oluşturan burjuvazinin sömürücü ve gerici emellerinden tamamen zıt yönde Kürt proletaryasının dört parçadaki çıkarı bir ve aynıdır ve ezen uluslar proleterlerinin çıkarlarıyla da hiç bir ayrışım göstermez.

Proletaryanın ulusal kurtuluş sorunundaki görevi sömürücü özel mülkiyet düzenini kaldırmak, emperyalizmi kovmak, emekçi halk kitleleri ve ezilen ulus ve azınlıklar üzerindeki tüm baskı türlerini sonlandırmaktır.

Kürt milli hareketi de diğer milli hareketler gibi en nihayetinde kapitalist meta üretimi ve dolaşımını güvencelendiği milli bütünlüğü olan bir devlet kurma genel eğilimine sahiptir. Fakat Kürt ulusal hareketlerin milliyet sorunundaki istekleri birbirinden farklıdır. Bu isteklerin çok çeşitliliği milliyetçi burjuva hareketlerin ulusal özgürlükten ziyade grup çıkarlarını öne aldıklarını göstermektedir. Önce bağımsızlık somut isteğinde olan KDP, YNK, sonra bu isteğinden vazgeçti, konjonktürel gelişmelerle tekrardan bağımsızlık formülüne döndüler. Birleşik bağımsız Kürdistan formülü ile yola çıkan PKK ise Kürt ulusunun devlet olarak örgütlenmesini somut hedefi olmaktan çıkardı, dil-kültür özerkliğini aşmayan isteğiyle siyasal iktidarın dört parçada hakim uluslarda kaldığı çeşitli reformlarla “demokratik cumhuriyet” hedefi savunulmaktadır. Bu hedef hakim uluslar burjuvazileriyle uzlaşma formülasyonudur PYD ise Suriye’de özeklik amacıyla yola çıkmış nihai hedefini federatif Suriye ile somutlamıştır. ABD emperyalizmi Güney Kürdistan’da KDP, YNK’ye Kürt ulusuna federe Kürt yönetimini onaylamadıkları, bağımsızlık referandumu sonrasında Türkiye, Irak, İran faşist devletlerinin ittifak halindeki saldırganlığıyla cezalandırdı. Petrol havzaları, sınır kapılarının kontrolü ve bir çok yerleşim alanlarının -Kerkük’te dahil federal Kürt yönetiminden zorla alınması ve Irak devletinin kontrolüne geçirilmesi bağımsızlık referandumuna kalkışmanın diyeti oldu.

PYD ile ABD ittifakı Rojava Kürdistan’da devam etmekteydi. Güney Kürdistan’da proleter sınıf çıkarları davasını sürdürmelerini savunuyoruz. Kürt ve Türk işçilerinin en sıkı birliğinden yanayız.

Kürdistan’da sadece ulusal hareketlerin milliyetçi bayrağını kaldırmayı Kürt işçilerini öğütleyen Türk “komünistleri”nin aksine biz ulusal sorun çözümünde Kürt proletaryasının uluslararası denenmiş bayrağıyla mücadele etmesinden yanayız.

Bu yol Türk ve Kürt işçilerinin milliyetçi sınırları aşan vazgeçilmez tek yoldur. Bu yol ulusal hareketlerin kendileri dışında hiç bir gücü tanımadığı ve istemedikleri Kürdistan’da işçi ve emekçi kitlelere dayanmayı bırakmış birçoklarına mümkün görünmeyebilir, ama komünistler şimdi mümkün olabileceğinden değil, bilimin dayandığı toplumsal olgulardan hareket etmek zorundadır.

Bütün olgular Kürt proletaryasının komünist partide toplaşma, mücadele etme dinamiğine sahip olduğunu göstermektedir…

Notlar:

1- Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu- Sayfa: 44, Sol yayınları

2- Stalin, Age, Sayfa: 73

3- Stalin, Age, Sayfa: 342

4- V.İ Lenin, Seçme Eserler, Cilt, 6, Sayfa: 468 (yıl 1918) İnter yayınları

5- Stalin, Age

6- Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa: 650, İnter yayınları

7- Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sayfa: 351, Sol yayınları

8- Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa: 745, İnter yayınları

9- İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserler, Sayfa: 517, Nisan yayıncılık

10- Atılım gazetesi, Sayı: 216/2016, Sayfa: 12

11- Özgür Gelecek gazetesi, sayı: 77/2016,Sayfa: 03

12- Özgür Gelecek, sayı: 78/2016, Sayfa: 09

13- Özgür Gelecek, sayı: 79/2016

14- Halkın Günlüğü gazetesi, sayı: 118/2016 Sayfa: 11

15- HG gazetesi, sayı: 118, Sayfa: 16

16- HG gazetesi, sayı:118, Sayfa: 16

17- HG gazetesi, sayı:118, Sayfa: 16

18- HG gazetesi, sayı: 118, Sayfa: 07

19- Umut Gazetesi, sayı: 27/2016

20- Kaypakkaya İnternet sitesi: 8 Nisan 2016

21- Lenin

22- Lenin

Güncel Haber, Gündem, Perspektif
Sınıf Mücadelesi ve Parti

“Parti, proletaryanın sınıf birliğinin en yüksek biçimidir”  V. I. Lenin 

Devrim ve sınıf mücadelesi denildiğinde ilk akla gelen partidir. Çünkü proletaryanın devrimine önderlik eden parti olmadan devrim zaferle sonuçlanamaz. Uygun nesnel koşulların hazır olması yetmez, sınıfın birliğini sağlamış önderliğinde olması gerekir. Subjektif güçler hazır değilse uygun koşulların varlığına rağmen bırakalım iktidarın kazanılmasını büyük başarılar bile elde edilemez. “Parti, proletaryanın sınıf birliğinin en yüksek biçimi” olduğuna göre sınıfın en bilinçli, sınanmış ve gelişkin öğelerinin toplandığı organizmadır ve devrime önderlik etme gibi bir tarihi misyona sahiptir. Parti bilinci özü itibarıyla sınıf bilincidir. Sözle, yada teoride partinin önemine değinip geçmek değil, gerçek anlamıyla önderlik kurumunun öneminin kavranması gereklidir. 

Modern kapitalist her toplumda kimin yöneteceği sorusu proletarya ile burjuvazi arasındaki savaşımla belirlenir. Bu iki uzlaşmaz sınıflar arasındaki mücadele proletaryanın en kararlı en disiplinli ve en savaşçı öğeleri birleşerek işçi sınıfının temsilcisi olarak burjuva egemen sınıfın karşısına parti bayrağıyla çıktıklarında kapitalizmi yıkıp yerine sosyalizmin kurulacağını da ilan etmiş olmaktadırlar. Parti proletarya ile burjuva sınıfları arasındaki çelişkiyi çözüme kavuşturacak sınıf savaşının önderlik kurmayıdır. Bu halkayı gerçek manasıyla kavramayanlar sınıf mücadelesini kabul etseler bile, hatta örgütlü olsalar bile gerçekten devrimci sınıf bilincine sahip oldukları söylenemez. Çünkü devrimin gerçek amacı kimin iktidar olacağı sorununu çözmektir. Partinin öneminin kavranmaması demek proletaryanın iktidarı kazanma bilinci ve devrimin gerçekleşme şartlarınında kavranmaması anlamına gelir. 

Bu bakış açısından devrim için nasıl parti sorusuna yanıt verilmesi ve gerçekten proletaryanın sınıf birliğine önderlik edebilecek partinin nasıl yaratılabileceği soruları üzerinde duruyoruz. Çünkü biz işçi sınıfının birliğini sağlayarak sosyalist devrime önderlik edecek teori ve taktiğe sahip bir komünist partiye Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfının ne büyük bir gereksinim duyduğunu görüyoruz. Bunun için devrimin Marksist, Leninist, Maoist teorisi ve pratiğine sahip olmak gerekir. Sınıf savaşımı içinde yetişmiş önderler ve tüm zorluklara rağmen devrimci bir programla kitlelerle bağ kuran kadrolarla birlikte sınıfın en iyi öğelerini saflarına çekmiş bir parti olacak mı, yoksa olmayacak mı; meselenin özü burdadır. Marksist teori ve pratikte kararlı ve ısrarlı biçimde mücadele yürütülürse elbette devrim için gerekli olan parti yaratılabilinir. Sınıf savaşımı içinde küçümsenmeyecek tecrübelere sahip Maoist parti sağlam ve sarsılmaz bir güce erişmek için çabasını sürdürmektedir.

Sınıf savaşımı son derece sert, acımasız ve ağır bedeller gerektirir. Böyle bir mücadeleye önderlik eden kurmay, yani parti bu sınıf mücadelesinin sert niteliğine denk düşen katılıkta disiplinli olmak zorundadır. Aksi taktirde hiç bir koşulda ne kadar devrimci bir programa sahip olunursa olunsun uygulanamaz. Devrimci teori ve program devrimci pratik talep eder. Devrimci pratik ise son derece donanımlı ve taktik üstünlüklere ve askerileşmiş devlet aygıtına sahip burjuvazi gibi sınıf düşmanına karşı çelikten disiplinle hareket eden parti gücü gerektirir. Burjuvazinin emrinde ordu var, sınıf bilinçli proletarya bir ordu disipliniyle hareket etmezse sınıf savaşına önderlik edemez ve kazanamaz.

Komünist partisi kendiliğindenci, pasifist, disiplinsiz, uyuşuk ve dağınıklığı bağrında taşıyan sosyal-şoven, parlamentarist, reformist akımdan ve bu akımların reformist politik biçiminin taşıyıcısı parti anlayışlarından köklü kopuştur. 

Disiplinli olmak demokrasiyi dışlamaz. Aksine demokratik merkeziyetçilik ilkesi disiplinide güvenceleyen işleyiş biçimidir. Örneğin Maoist Komünist Partisi demokratik tartışma süreciyle programında gerekli değişiklikler yapmış, organlarını oluşturmuştur. Bu meselenin demokrasi kısmıdır ve ana doğrultu kolektif iradeyle somutlaştırıldığı için uygulama kısmına geçilmiştir ve buda disiplini oluşturan kısımdır ve genel bütünlüğü ile tüzüğünde açık olan kurallara tam bir uygunluk içinde parti çizgisinin uygulanması aşamasıdır. Sadece demokrasiden söz edip, keyfine göre hareket etmeyi arzu eden ve disiplin kısmını hiç kaale almayanların zaten proletarya partisinde kalma koşulları yoktur.

Parti bir okuldur diyoruz. Çünkü işçi sınıfının teori ve taktiklerini geliştiren emek güçlerinin bütün örgüt biçimlerini yönetme yeteneğinde olan önderler partide yetişir, çünkü işçi sınıfının en mücadeleci ve kararlı öğeleri partide toplanarak ancak toplumsal dönüşüme öncülük yapabilirler. İşçi sınıfının bu gelişkin unsurlarının partide toplanmasının sayesindedir ki proletaryanın partisiz örgütleri yönetilebilinmektedir. İşçi sınıfının önderlerini yetiştirebildiği ve sınıfın birliğini sağlayarak ve güçlerini merkezileştirerek önderlik edebildiği, partisiz işçi sınıfı örgütleriyle partinin bağını kurabilme yeteneğinde insan kaynağını yetiştirdiği için parti bir okuldur, hemde yeri doldurulamaz en iyi okuldur. O halde hem bu okulun yaratılması, hemde proletaryanın bu eşsiz okulunun iyi birer öğrencisi olmak gerek. 

Emperyalizm ve işbirlikçi burjuvazinin faşist sınıf egemenliği altında kapitalizmin yok edilmesi ve yerine sosyalizm kurulması amacıyla sınıf savaşı yürüten Maoist parti sosyalist devrimler ve bu devrimlere önderlik eden komünist partilerin deneyimlerinden öğrenmeye devam ederek, kendi tecrübelerini de zenginleştirecektir. Sınıfın birliğini sağlama mücadelesine önderlik edecek güçlerin sağlam bir sınıf bilinciyle donanması, eğitilmeleri tayin edici önemdedir. Özverili kahramanca tutarlı bir mücadele ile parti teori ve stratejisinin kitlelere taşınması, kitlelerle sağlam bağlar kurulmasının da yöntemidir. Gelişmek devrimci teori ve pratiğin birliğini gösteren kararlı mücadeleye bağlıdır. Politikada parti çizgisinin uygulanması özünde iktidarın kazanılması mücadelesidir ve gerekleri yerine getirildikçe anlamı görülebilir ve yeni atılımların gücü haline gelebilir.

Güncel Haber, Gündem, Perspektif
Türkiye’de Ulusal Soruna Devrimci Hareketin Yaklaşımı Üzerine (2)

Ozan Emre

(Kongre tartışma yazılarından)

Türkiye’de sönürücü egemenler cephesinden Türk burjuvazisi için varlık yokluk meselesi olarak ele alınmakta olan Kürt ulusal meselesi komünist devrimci hareketin gündemini de çok yoğun derecede kapsamaktadır. Çözüme kavuşana kadarda proleter hareketin gündeminden düşmesi olanaksız önemli çelişki olan ulusal soruna yaklaşımda Türkiye devrimci hareketinde sosyalizmin aktardığımız deneyimleriyle bağdaşmayan farklı yaklaşımlar mevcuttur. Kendilerini “komünist”, “sosyalist”, “Maocu”, “E. Hocacı”, “Marksist, Leninist” vs. vb. şekilde tanımlayan çok çeşitli parti ve örgüt, çevrelerin ulusal sorun çözümünde ve ulusal hareket değerlendirme ve yaklaşımlarında, ezen ve ezilen ulusların işçilerinin birleşmesi meselesinde bir birinin yanına konulamayacak düşüncelerin devrimci hareket içinde savunulması, birden fazla, ama aynı amaca hizmet eden hatalı fikirlerin mevcut olmasının kanıtıdır. Bu olumsuz durum uluslararası komünist hareketin ulusal çelişmenin çözümünde sınanmış Marksist ilkesel yaklaşımın devrimci hareketin ortak genel görüşleri haline gelmediğinin de göstergesidir.

Türk ve Kürt işçilerinin ortak kurtuluş davasında birleştirilmesi esas görevinden uzaklaşma realitesi ise tüm sınıf hareketinin ortak karakteristik yanını oluşturmaktadır. Sınıfsal uzlaşmaya oturmuş ilkesizlik sarmalının işçi sınıfının kurtuluş gayesine büyük zarar verdiği üstü örtülemez bir hakikattir.

Milliyetler çelişmesinde ezen yada ezilen, baskıya uğrayan ulusların burjuvazisine yedeklenmek demek milliyetler sınırını aşan işçilerin birleşmesinin baltalanması demek olan iflas çizgisidir.

Ulusal sorun çözümünde proletaryanın dayanak noktalarına yaslanmak yerine günün kurtarılması adına ezilen ulus burjuvazisine yedeklenmenin veyahutta baskıya karşı duran ulusal hareketin demokratik ilerici muhtevasının görülmemesi ve karşıt cephede pozisyon alınarak ezen ulus burjuvazisinin çizgisine kayılması gibi iki bir birine zıt kutbun ortak noktası komünizm mücadelesinde ezen ve ezilen milliyetlerden işçilerin birleşmesinin engellenmesi, baltalanması anlamına gelmektedir.

Devrimci hareketin tek tek yapılarının ulusal sorundaki düşüncelerinin değerlendirilmesinden ziyade bu çalışmamızda genel tabloda baskın halde olan fikir ve pratik yönelimi değerlendirmekle yetiniyoruz.

Teorik manada ulusal çelişmenin çözümünde farklılıklar arz eden söylemler olsa da pratik olarak Türkiye’de küçük-burjuva düşünce akımlarının da içinde olduğu sınıf hareketinin ulusal sorun politikası Kürt ulusal hareketine yaklaşım üzerinden, bu eksenden belirlenir duruma gerilemiştir. Sınıf hareketinin burjuva çizgisinin etkisine fazlasıyla kapılması şeklinde tezahür eden devrimci hareketin iki zıt yönde ama niyetten bağımsız aynı noktaya çıkan akımlarının yönelimini tariflemek gerekirse:

Birincisi; Teorik olarak ulusların kendi kaderini tayin hakkını söylemde kabul edip savunduğunu ifade eden, ama pratikte ise kaderini tayin hakkının ilkesel olarak ulusal sorunun çözümünde dayanak noktası olarak alınması ve buradan ilerlenerek ezen ve ezilen -Türk ve Kürt- uluslar işçilerinin birleşmesini sağlayan enternasyonalizm biçimi temelinde yükseltilmesi gerekli örgütlenmeyi esas almak yerine, ulusal sorunun çözümünde ezilen ulusa dair proletaryanın sınıf mücadelesi de dahil tüm politikada Kürt ulusal burjuva hareketinin tek yetkili olarak görülmesi ve yanlış-doğru ayrımı yapılmadan proletaryanın sınıf menfaatleri tartısına konulmadan ulusal hareketin politik çizgisine yedeklenme ile tescillenmiş eğilimdir.

Özetlediğimiz akıma dahil olan devrimci örgütlerin, PKK’nin kimi reformlar karşısında Kürt ulusunun bağımsız devlet kurma hakkını kullanma Merkezi mücadelesini dışlamasından sonra, ilkesel olarak savunuyor göründükleri ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmayı terk ederek ulusal hareketin reform talepli dil, kültür özerkliği somut hedefli uzlaşma politikasının ateşli alkışlayanlarına, savunucularına dönüştükleri pratikleriyle sabittir. İster Kürdistan’da belli çalışmaları olsun, isterse Kürdistan’da çalışmayı benimseyip sadece KUH’ne destek siyaseti izleyen parti ve örgütler olsun her iki durumda da işçi sınıfının “önder” güçleri olarak kendilerini tanımlayan bu örgütlerin ulusal sorundaki bütün politikası burjuva sınıf muhtevalı Kürt ulusal hareketine yedeklenme biçimindedir. İlişkilenmenin sınıf muhtevası söz konusu küçük-burjuva örgütlerin tanımlamalarından hareketle “Burjuva reformist ulusal hareket” denilen ulusal hareketin politik çizgisine eklemlenildiğinde bu ilişkilenmenin proleter değil ezilen ulus burjuva sınıf çizgisine yedeklenme olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Ulusal meselede “barış ve çözüm süreci” denilen özü ise saldırıya hazırlık, tasfiye, Kürtlerin egemen Türk ulus devletine entegrasyonu sürecinin asli unsurlarına dönüşen söz konusu eğilimdeki devrimci örgütler objektif olarak ulusların devlet biçiminde örgütlenmek üzere ayrılma özgürlüğü -UKKTH- terk edilmiş güzergahta, ilkesel dayanak noktalarından koparak Kürdistan’da Kürt burjuvazisi ile işçisi arasında sınıfsal ayrım görmediklerini de kabul etmiş olduklarının ayırdına varamadılar, yada varmak istemediler. Sınıflardan meydana gelen ve vahşi bir sömürünün hüküm sürdüğü Kürdistan’da Kürt proletaryasının sınıf çıkarlarının görmezden gelinmesi, devrim mücadelesinde ve ulusal sorun çözümünde Kürt ve Türk işçilerinin birleşmesinin öneminin hiç dikkate alınmaması ve bütün politikaların “reformist ulusal hareket” olarak tanımladıkları KUH’ne göre üretilmesi bu çizgide savrulan grup ve örgütlerin çarpık anlayışını göstermektedir.

Kürt ulusunun özgürce ayrılması ve bağımsız devletini kurma hakkının savunulamaması ulusal sorunun çözümünde çıkış noktasını oluşturan bu siyasal bağımsızlık hakkının ulusal harekete yada hareketlerden birine göre terk edilmesi ve görevi tüm uluslardan proleterleri örgütlemek ve birliğini sağlamak olan “Komünistlerin” Kürdistan’da proleter sınıf çıkarının esas alınmaması şeklinde seyreden politik, siyasi çizgide buluşan hareketler pratik olarak Kürt ve Türk işçilerinin birliğini zorunlu gören enternasyonalizm ilkelerinden uzaklaşmışlardır. Kürt işçi ve emekçilerine burjuva bir geleceğin yeterli görülmesi Kürt burjuvazisi ile işçileri arasındaki sınıfsal çelişki ve uzlaşmaz karşıtlığın teorik ve politik alanda üstünün örtülmesi ve ulusal sorun çözümünde tek çıkışın burjuva çizgi olduğunu işçilere söylemesinden başka bir anlamı olmayan bu çizgiyi ezilen ulus burjuvazisine yedeklenen, çözümde ise reformculuğa savrulan hareketler temsil etmektedir.

Milliyetler meselesi çözüm perspektifinde Marksizm bayrağı yere bırakılarak ulusal hareketin yedeğinde kuyrukçuluk pozisyonuna gerileyen yelpazenin oldukça genişlediğini de belirtmek gerekmektedir. “Atılım” çizgisi bu akımda önü çekse de “Maoist” Kaypakkaya geleneğini temsil etme iddiasını sürdürdüklerini savunan “Özgür Gelecek ve Halkın Günlüğü”nün kuyrukçu hatta kaymasıda geniş yelpazeyi dikkat çekici kılmaktadır.

İkinci eğilimde “Türkiye’nin birliğini, Türkiye’nin bütünlüğünü” çıkış noktası yapan, Kürtlerin bir olarak ayrılma ve kendi devletini kurma hakkını -UKKTH- dışlayan sosyal-şoven akım ulusal sorun konusunda boy göstermektedir. Kürtlere karşı uygulanan devlet baskısına, saldırılara süslü cümlelerle karşı çıktığını ifade eder, saldırıları kınayan bu akım, meşru demokratik ulusal kapsamda sürdürülen mücadeleyi ise, “emperyalizmin böl parçala politikası” olarak değerlendirmekte ve ulusal hareketin haklı ve devrimci mücadelesi ile kendisi arasına mesafe koymaktadır.

Ezilen ulusun silahlı gerilla savaşını ve radikal direnişini “savaş karşıtlığı”, “barış savunuculuğu” maskesiyle olumsuzlamaktadırlar. Kendi ulusu için gördüğü özgürlük ve bağımsızlık hakkını ezilen başka ulusa tanımama utancını üstünde taşıyan bu sosyal-şoven akım ulusal hareketin demokratik, baskıya yönelen ilerici muhtevasını görmezden gelmektedir. Böylece dil ucuyla ezilen Kürt ulusuna yönelik baskı ve katliamlara karşı olduklarına dair beyanatlarının gerçekte hiç bir anlam taşımadığı da açığa çıkmış olmaktadır.

Ulusal burjuva içeriğe yakın kaba bir anti-emperyalizm söylemi arkasına gizlenmiş sosyal-şoven yönelim “Kürt halkının çıkarları” sosyalist sloganlar eşliğinde öne alınarak saldırgan bir ulusal hareket karşıtlığıyla Kürt ulusunun mücadelesi Türk işçi ve emekçileri arasında anlamsızlaştırılmaktadır.

Kürt ulusunun siyasal bağımsızlık hakkı ile kurtuluşu sosyalizmde olan Kürt işçi ve emekçi köylülük ve bütün Kürt halkının sınıfsal çıkarları bir birine karıştırılarak Kürt Ulusunun Kaderini Tayin Hakkının üstünün örtülmesine dönüştürülmesi kaba saldırgan bir Kürt ulusal hareketi karşıtlığı olmasının büyük zararı çıkarları ortak olan ve birleşmesi gerekli olan Kürt ve Türk işçilerinedir. Reformist parlamentarist cephede bu akımın uç temsilcileri, aadece Türkiye’de değil, Irak, Suriye sınırlarındaki Kürtlerin ulusal bağımsızlığına karşı duran halkların düşmanı Esada “anti-emperyalist” güzellemelerden beslenen TKP ve türevleri ÖDP gibileriyken, devrimci hareket içindeki en uç örneğini ise Yürüyüş çizgisi oluşturmaktadır. Bütün bu fikirler tarihi kökleri derin düşüncelere dayanan bu akımın güncel versiyonları; 1920 ile 1938 yılları arasında baskıya karşı yönelen, yok olmamak için direnen Kürt ulusunun mücadelesinin yanında değilde, tam karşısında sayıları yüzbinleri bulan Kürt jenositlerinden sorumlu M. Kemalin başında olduğu Kemalist hükümetin “anti-emperyalist” gerekçelerle desteklenmesi, Kürtlerin ise “irticacı-gerici” olarak lanetlenmesi ve Türk burjuvazisi ve toprak sahiplerinin yanında saf tutmasını meşrulaştıran TKP’nin sosyal-şoven fikirlerinin yeni filizleridir.

Ezen ulus cephesinde proletaryanın ulusal mesele çözümünde çıkış noktası olan ezilen ulusun -Kürtlerin- özgürce ayrılma, kendi devletini kurma hakkının savunulması kaçınılmaz sonuçları itibarıyla sosyalizm mücadelesinde birleşmesi zorunlu Türk ve Kürt proleterlerinin bir birlerinden uzaklaşmasına yol açmıştır. İç dinamikleri bakımından ileriye doğru gelişme ve güçlenme potansiyeline, nesnel hal ve şartlarına sahip Kürdistan’da proletarya mücadelesinin gelişmesinde sosyal-şoven tutum ciddi manada olumsuz etkide bulunmuştur. Gerek Kürt ulusunun tayin hakkının savunulması çıkış noktası, gerekse de Kürt ve Türk işçilerinin enternasyonalizm ilkesi temelindeki birleşmesi görevi gibi ulusal sorunun çözümünde iki dayanak noktadından uzaklaşan devrimci hareket kaçınılmaz olarak milliyetler sorununda uzaktan sadece Kürt ulusal hareketine yönelik değerlendirme yapma, onu destekleyip, desteklememe vs. politikasıyla baş başa kalmıştır. Nihayetinde Kürtler söz konusu olduğunda devrimci hareket proletaryanın ulusal sorundaki çözümünü enternasyonalizm biçimi üzerinde işçilerin kardeşçe birliği ve mücadele çizgisi üzerine değil, sadece Kürt ulusal hareketi ve ulusal sorunda burjuva çözüm rotasını konuşmaktan kurtulamamıştır.

Ulusal sorunun çözümü ve ulusal hareketlere proletaryanın yaklaşımı meselesinde sıklıkla devrimci hareketin başvuru kaynağı Lenin ve Stalin olmaktadır. Fakat devrimci proletaryanın ulusal sorunun çözümündeki mücadele çizgisi genel muhtevasının koparılarak yapılan çeşitli alıntılarla kendilerine ezen yada ezilen uluslar burjuvazilerinin etkisi altına girilmiş ideolojik, politik sapmalara dayanak oluşturmaya kalkışmaktadır. Komünistler hiç bir yerde ulusal meselenin çözümünde arkaya itilmiş proletaryanın perspektifine yaslanarak burjuva çözümlere meyletmezler. İşçi sınıfının büyük önderi Lenin ve Stalin Rus çarlığı altında inleyen, baskı baskı altındaki Litvanya, Letonya, Estonya, Ukrayna, Polonya, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Kafkasya’da ve diğer uluslarda bir birinden kopuk ortaya çıkmış ama burjuva ulusal hareketlerle karşılaştırıldığında henüz güçsüz olan işçilerin komünist örgütlerini veya ezilen milliyetlerde işçi sınıfının mücadelesini görmezden gelerek burjuva ulusal hareketlere koşmadılar. Lenin ve Stalin ulusal baskı altında olan bu ülkelerdeki ulusal hareketleri tüm toplumsal çelişkilerin tek çözüm iradesi olarak görüp tüm alanı burjuva partilere bırakma günahını asla işlemediler. Güçlü olan burjuva ulusal hareketlerin varlığına rağmen tüm Rusya’da ezilen milliyetlerin işçi sınıfıyla bağ kuruldu, özellikle sanayinin geliştiği ve bir çok ezilen ulus durumundaki ülkelerde bir birinden ayrı kurulmuş ve sınıf bilinçli işçilerin bir topluluk olarak toplaştığı komünist partilerle bağ kuruldu ve her ezilen ulusta olmasa bile komünist partilerin oluştuğu ölçüde çeşitli ülkelerdeki bu işçi sınıfı örgütlerinin bir tek tüm Rusya işçi sınıfı partisi içinde birleştirilmesi perspektifi ulusal sorun çözümünde büyütülen vazgeçilmez dayanak noktası olmuştur.

RSDİP Rusya devlet sınırları içinde birbirinden bağımsız ve ayrı duran tek tek ezilen ulusların tek tek ülkelerin komünist partilerini tüm Rusya’da, tek bir örgütte, RSDİP’de birleştirmeyi başarmış ve ulusal soruna sosyalist devrimle çözmüş böyle bir partidir.

Bu manada Kürdistan’da sınıf mücadelesinin “Reformist ulusal hareket” olarak tanımlanan burjuva burjuva sınıf içeriğinde olduğu tartışmasız ulusal harekete ve “Kürt halkına destek” adı altında ulusal hareketin politik çizgisine yedeklenilmesinin doğru devrimci politika olduğuna dair Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao’dan alıntılara dayandırılmasının hiçbir doğru temeli bulunmamaktadır. Lenin ulusal sorunu sadece ezen ulusun işçilerinin değil, baskı altında olan ulusun işçi ve emekçilerinin sınıfsal kurtuluş gözüyle de yaklaşmış ezen ulustan bir komünist olarak elini ezilen milliyetlerin işçi ve emekçilerine uzatmıştır.

Türkiye’de ulusal sorunun çözümünde proletaryanın yolundan sapan (bir kısmında ise kavrayış yetersizliği söz konusudur) teorik içeriğinde Kürt işçisinin yer almadığı devrimci hareketin önemli, ezici bir kesimi pratik yönelim olarak Kürdistan’da burjuva çizgiye yanaşma hatasından dönmüş değildir. Ulusal meselenin çözümüne işçi sınıfının gözünden bakmayı terk etmek demek ezen ve ezilen ulusların işçilerinin birleşme politikasından sapılmasıdır.

Kürt ulusal hareketini destekleme seviyesine çekilen ulusal sorun çözüm arayışı ve yöneliminin proleter sınıf hareketini büyütüp sağlamlaştırmadığı, aksine ulusal bağımsızlığın sadece Türk hakim ulusuna tanıma ayrıcalığının sürmesi anlamına gelen ulusal çelişki çözümünün reformlara bağlandığı KUH’nin uzlaşmacı politik çizgisine yedeklenen, daha doğru ifadeyle gücün arkasından yapılan kuyrukçuluk küçük-burjuva devrimci hareketin bu bileşenlerini “barış ve çözüm süreci” ve parlemento eksenli seçim yarışları kapsamında takatten düşürmüştür. Kısa sayılmayacak zamandır ulusal hareketin politikasına endekslenen hareketlerin sosyalizm uğruna Kürt ve Türk proleterlerinin birliğinin sağlanması ve pekiştirilmesi, Kürt işçi ve emekçi köylüleri arasında ortak proleter mücadelenin, sosyalizm davasının kök salmasında başarı sağlandığını ve bu başarının da ulusal hareketi destekleme endeksli çizginin izlenmesi sayesinde gerçekleşebildiği söylenemeyeceğine göre bu çizgideki devrimci hareketlerin ulusal sorun programında sınıf hareketini zayıflatan oportünist politika izledikleri anlaşılmaktadır.

Baskıya karşı yönelen Kürt ulusal hareketini ilerici, haklı muhtevaya çekip mücadelesinin desteklenmesi gerekli ve devrimci bir görevdir. Bu ilkesel tutum eleştirilerimizin kapsamında olmayan bir durumdur.

Bu nedenle destek meselesine çekilerek daraltılamaz. Ulusal hareketi desteklemekle kuyrukçuluğu birbirine karıştıran küçük burjuva devrimciliği bu konuda demagojiye sarılmaktadır.

Soru şudur: Proleter sınıf hareketi açısından sınıf bilinçli Türk proletaryasının Kürdistan’da burjuva sınıf içeriğinde ulusal harekete endeksli ve onun siyasi çizgisinde “Enternasyonal Dayanışma” sloganıyla bulunması ve proleter sınıf savaşımı merkezli değil, ezilen ulusun burjuva amaçları uğruna dövüşmesini; yoksa Kürdistanlı sınıf bilinçli Kürt proleterleri ile sınıf bilinçli Türk proleterlerini birbirlerinin elini tutarak sosyalizm ereğiyle mücadeleyi enternasyonalizm ilkesi temelinde inşa etmesi, Türkiye ve Kürdistan’da sömürücü sınıflara ulusal baskı dahil her türden baskıya karşı savaşımı?! Birincisi yoksa ikinci yol mu seçilmeli? Bizler Kürt ve Türk işçilerinin enternasyonal biçimde birleşmesinin Marksist, Leninist, Maoist devrimci yol olduğunu savunuyoruz.

Kürt ulusunun özgürce ayrılma hakkının görmezden gelinebileceğini öğütleyen -bunu yapan Kürt ulusal hareketleri olsa bile- politikaları reddediyoruz. Ulusun kaderini tayin hakkı ulusal hareketin politikasına endeksli savunulsa da objektif olarak ezen ulusun burjuvazisine, ezen ulus ayrıcaklıklı pozisyonuna yaradığı için sosyal-şovenizmin inceltilmiş biçimine denk düşmektedir.

Kürdistan’da Kürt proleterleriyle değil, burjuva demokratik sınıf içerikli ulusal hareketin yolundan yürünmesini savunmak komünistlerin milli meselede takip edebileceği politika olamaz. Ulusal çelişkinin çözümünde uzlaşmaz iki çizgiyi bir yapmak olanaksızdır.

Türkiye’de devrimci hareketin ulusal sorun çözüm politikasında Marksizme paradoks oluşturan en ölçekli handikap; Kürdistan’da toplumsal ve iktisadi temeli üzerinde ezilen ulusun sınıf realitesinin bir tezahürü olarak burjuva sınıf içerikli Kürt burjuva ulusal hareketlerinin olağan kabul edilmesi, hatta burjuva hareketlerin çizgilerine eklemlenilmesi ve burjuva milliyetçiliğin kendisini örgütlemesi dışlanmazken, Kürt proletaryasının Kürdistan Komünist Hareketinin kendisini örgütlemesinin dışlanmasıdır. Marksizmin örgütlenme biçimi ve teorisine aleni olarak çelişme halinde olan bu paradoksal handikap Türkiye’de sınıf hareketini Kürdistan’da da sınıf mücadelesinin ana unsuru Kürt proletaryasını da düşünce ve eylemde uzaklaştırmış, adeta sınıfsız bir toplammış gibi sadece Kürt ulusal hareketine yaklaştırmış, bir kısmı ise tam karşıt pozisyona savrulmuş ve Kürdistanlı işçi ve emekçilerden daha da uzaklaştırmıştır.

Ulusal hareketin Kürt işçi, emekçi köylülük ve geniş halk kitlelerini arkadında sürüklediği ve bir halk hareketi görünümüne büründüğü, Kürt proletaryasının sınıfsal kurtuluş mücadelesinin üstünün örtüldüğü koşullarda ulusal meselenin çözümü anlayışında proletarya mücadelesinde her şeyin yolunda yürüdüğünü kim söyleyebilir? Doğru kabul edilen ama yanlış kavranılan dogmatik düşüncelerden ve ezber formüllerden kurtulmaya ihtiyaç vardır.

Devrimci iktidar savaşında Kürt ve Türk uluslarından ve diğer çeşitli azınlık milliyetlerden tüm işçilerin ve emekçilerin kaderinin ortak olduğu bilinciyle hareket etmesi gerekli proletarya bu mücadelenin nasıl ve hangi araç ve biçimlerle ortak örgütlenebileceğinin yolunu bulması gerekmektedir. Bizler bu sınıf birliğinin ancak açıklamaya çalıştığımız Enternasyonal örgütlenme biçimiyle sağlanabileceğini savunuyoruz.

Proletarya açısından Türkiye’de toplumsal pratiğin milliyetler meselesinin çözümü düşüncesinde çözülememiş, açıklığa kavuşturulmamış sorun şudur: Türk ve Kürt proleterlerinin ortak tek bir partide nasıl örgütlenebilecekleri meselesinin çözülememiş olmasıdır.

Gelecekte hedeflenen toplumsal modelin biçimini de gösteren bugünün ortak örgütlenme görevi küçümsenemez, üstünden atlanamaz. Çeşitli azınlık milliyetlerin yanı sıra Kürt ve Türk uluslarının olduğu Türkiye devlet sınırlarında söz konusu milliyetler proleterlerinin ihtiyacı olan örgütlenme ortaklığı sorunu çözüme kavuşturulmalı. Şimdiye kadar sürdürülen perspektif: Kürt işçilerinin komünist bir örgüt oluşturmasını dışlayan; oluşturulan ortak örgütlenmeyi savunup-savunmadığına bakılmaksızın yada beklemeksizin milliyetçilik olarak tanımlanmıştır. Türk merkezli ve ezilen ulusun proletaryasının temsiliyetini içermeyen, böyle bir ortaklaşma ve kaynaşmaya kapalı muhtevada tüm proletaryayı pratikte örgütlenmeye çağıran biçimdedir.

Bu örgütlenme biçiminin Kürt ve Türk proleterlerinin ortak örgütlenmesine yanıt olamadığı, sadece işçilerin Türk ulusuna göre -ki bu biçim milliyete göre örgütlenme olması bakımından sosyal-şoven ve işlevsiz bir örgütlenmesi olduğu anlaşılmıştır. Toplumsal pratik Türk proleterleri gibi Kürt proleterlerin de örgütlenmesi ve geniş özerklik temelinde bölünemez tek partide toplaşması ve birleşmesi örgütlenme biçimine geçilmesi gerektiğini göstermektedir.

Güncel Haber, Perspektif, Toplum&Yaşam
Güncel Siyasal Gelişmeler

Oldukça hızlı değişen ardı sıra olayların birbirini geride bıraktığı akışkan gündem gerçekliğine karşın mafya-burjuva siyaset-devlet ilişkisini belli ölçülerde -tamamı değil- açıklayan mafya lideri Sedat Peker’in ifşaları AKP-MHP hükümet kampı tarafından görmezden gelinse de siyasetin gündemine oturdu. Yolsuzluk, hırsızlık, kaçakçılık, uyuşturucu, her türden dolandırıcılık, hazinenin boşaltılması yolu ile halkın soyulması, tehdit, şantaj, kaset komplolarının sıralandığı bilinen “sırlar” suç faili tarafından ortaklarını sıralamaya varınca yozlaşmış AKP üstünde sarsıcı etki yarattı ve bununla beraber dibine kadar çürümüş faşist devlet düzeninin gerçekliği daha açık görülür oldu. Geniş kitleler dijital teknolojinin olanağıyla suçlunun ağzından dökülen ve özü itibarıyla mevcut kapitalist düzenin siyasi ve ekonomik çarkların nasıl bir kirlilik, soygun ve zorbalıkla döndüğü gerçeğini dinlediler.

Sivil asker bürokrasisi, hükümet üyeleri, çeşitli sermeye grupları, burjuva medyadan gazetecilerin içinde olduğu yasa dışı her türlü suç organizasyonudur mafya. Burdaki suç ve yasadışılık mafyanın parçası olan -politikacı, hakim, savcı, asker, polis- devlet gücünün yaslandığı kanunla korunur. Suç organizasyonunun geliride çarkın döngüsüyle orantılı bölüşülür. İtalya ve ABD’nde mafyanın gerçek öyküleri filmlere konu olmuştur. Sömürüye dayanan kapitalist sistemlerin -en gelişmiş olanı da dahil- tümünde mafya vardır. Uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kadın, çocuk fuhuşu, tarihi eser kaçakçılığı, insan ticareti, göç organizasyonları ve daha birçok konuda mafyalar uluslararası ağlara sahip biçimde büyümüş ve gelişmiştir. Emperyalist ülkelerdeki mafya örgütleri büyük ekonomik çıkarlar temelinde çalışırken, toplumsal çelişkilerin keskin olduğu, sınıf mücadelesi dinamiklerinin gelişmeye açık olduğu bağımlı ve faşist diktatörlüğe ihtiyaç duyulan Türkiye gibi ülkelerde mafya devlet iktidarın bir aparatı olarak komünistlere, devrimcilere, muhalif, ilerici demokrat kesimlere karşı aktif olarak kullanılır. Bu anlamıyla Türkiye’deki mafya ve İtalya, ABD, Fransa’daki mafya arasındaki bu özgül fark gözden kaçırılmamalı. Ama şu söylenebilir: Mafya-çeteleşme kapitalist toplumun bataklığında büyütülmektedir. Sermaye canlı emek gücünü sömürürken, emekçi yığınların bir kesimini işsizliğe, açlığa, yoksulluğa iter ve her türlü suça açık hale getirecek boyutta çürütür. Türkiye’de devlet iktidarınca korunup büyütülen mafya-çeteler komünist harekete ve Kürt ulusal hareketine karşı kullanılırken, mafya grupları da sırtlarını dayadıkları devleti kullanır ve kanunla kanun dışılığın ve suçun korunması büyüdükçe sistemin çürümüşlüğünden yükselen pis koku her tarafı kaplar. Türkiye’de devletin hangi ayağına bakılırsa bakılsın bir ucu mafyaya uzanan kirli ilişkiler ağı görülür. Teorik olarak her türlü suçu önlemesi gereken devlet en büyük suç üreten örgüt olarak toplumun karşısına çıkar. Siyasal düşünce, kültür ve ahlaki olarak çürüme öyle bir boyuta varırki mafyalaşmış bir hükümetin ayen beyan suçları açığa saçılmasına rağmen sonuçlar olağan karşılanır. Türkiye’de önemli bir toplumsal kesimin AKP’nin yozlaşmış gerçekliğine ne olursa olsun gözünü kapatması toplumsal çürüme ve çarpıtılmış bilincin sonuçlarıdır. 

Devlet Halka Karşı Çeteleri Kullanıyor

Devleti oluşturan organik bileşende çeteleşmeye birçok kesim tarafından dikkat çekilmiştir sıklıkla. Mafya liderinin açıklamaları bilinenleri içerse de ekonomik siyasi ve politik bakımdan faşist devlet ve hükümetin ördüğü suç ağının bizzat bir parçası olan kişi tarafından ifşa edilmesi, bu itirafların geniş kitleler tarafından takip ediliyor olması kirli sistemin teşhir olmasını sağlıyor. Sınıf devletinin faşist siyasi niteliğinin kitlelere açıklanmasında kolaylık sağlayan gelişmelerdir bunlar. 

Açıklamalar şunu gösteriyor: Cumhur ittifakının gayri-meşru ittifak gücü S. Peker, Alaaddin Çakıcı, Kürşat Yılmaz ve adını saymaya gerek olmayan mafya grupları, cemaatlerin bünyesinde silahlandırılan islamcı çeteler, bu tür gerici odakları eğiten sarayda başdanışmanın şirketi SADAT, “illegal” yapıda “halk özel harekat” vs. vb. oluşumlardır. Burjuva siyasetin muhalefet kanatlarına ayar verme figürleri olarak kullanılan mafya-çeteler istenildiğinde sopa ve silahlarla ortaya çıkmaları Çakıcı, K. Yılmaz gibi çetelerin afla hapishaneden çıkarılmalarını da açıklıyor. 

AKP-MHP hükümet bloğunun mafya ile kaynaşması ekonomik temeli olan önemli bir sistem sorunudur ve kişilerin üzerinden ele alınarak anlaşılamaz. Faşizm azgınca devrimci-demokratik halk güçlerine saldırıyor, yönetim ise çeteleşme, yolsuzluk, hortumlama, haraç, spekülasyona dayalı mali vurgun, siyasi suikastler, katliamlar vs. her biçimiyle kapitalist sistemle birlikte yozlaştıkça yozlaşıyor.

Sistem Değişmeli

Emperyalist ülkelere göbekten bağımlı Türkiye’de sermayeye azami kâr sağlayan kapitalist ekonomik düzen faşizm yolu ile sürdürülüyor. Demokrasi dışlanıyor ve faşist terör rejimi gün geçtikçe katmerleşiyor. Denklem aynı formülle işliyor. 07 Haziran ile Kasım arasında (2015) Suruç, Ankara, Mersin, Diyarbakır’da bombaları patlatan güç 2021 Haziran’ında İzmir HDP binasında siyasi suikast yaptı. Devlet iktidarı yasal ve yasadışı yollara dayanıyor. Kürtlere karşı savaş, komşu ülkelerin işgal edilmesi ve daha geniş alanlara yayılması emelleriyle sermayenin iktidarı korunurken işçi sınıfı ve tüm emekçi halk üzerinde kurulmuş faşist diktatörlük demokrasi alanını tümüyle daraltıyor. Sermaye kan ve şiddete dayanarak büyüyor ve kaçınılmaz biçimde yasal görünen kapitalistlerin bir kısmı yasadışı ilişki ağlarıyla yozlaşan sistemde önemli roller üstleniyor. Savaş ekonomisinden uyuşturucu, silah, fuhuş, tarihi eser, insan kaçakçılığı, her türden suç organizasyonundan beslenenleri büyütüyor. Suriye, Rojava, Irak, Libya, Karabağ, Güney Kürdistan, yağmalandı. Türkiye’ye akan ucuz iş gücü üzerinden elde edilen yüksek artı değer kapitalistler sınıfını memnun ediyor, bunun yanında Suriye’den sökülüp taşınan fabrikalar, Rojava Kürdistan’dan taşınan petrol, zeytin, hububat ve diğer nimetlerin bir yanında mafya, çeteler olsada bu akanın esas keyfini çıkaran burjuvazidir. Kâr için her şey mübahtır, ucuz kredi, vergi afları, teşvikler, azami kâr sağlayan çalışma koşulları komprador büyük Türk burjuvazisine güvencelendikten sonra işçi sınıfına, komşu ülke halklarına ne yapıldığının hiç bir önemi yoktur.

Sermaye dolaşımı kesintiye uğramadığı sürece dibine kadar yozlaşmış olsa bile kitleler aldatılabildikçe yozlaşmış hükümetlerin korunup, desteklendiği bir sistem vardır. Emek gücü sömürüsüyle elde edilen azami kârlar, spekülatif vurgunlar, yüksek faizli paradan para kazanan iç-dış burjuvazilerin işlerini yürüten birden çok kurumdan maaş -elli, kimisinin ise yüz asgari ücretli işçinin aldığı toplam ücretten fazla- alan, Merkez Bankası, Hazine’nin içini boşaltan, ihalelerde milyon dolarları kaldıran yüksek bürokratlar, bürokrat burjuvazi, hükümet üyesi politikacılar bu kapitalist rant ve soygun düzeninin birleşmiş bir bütünü oluşturmaktadırlar. İşçileri sömüren, tüm halkın sırtına vergileri bindiren faşist düzende sermayedarlar, askeri-sivil bürokrasi, burjuva politikacılar ve mafyanın ortaklığı bu zeminde kurulur. Demokratik olmayan ve devlet şiddetine dayanılarak sürdürülen siyasi düzende hükümet, yargı, asker-polis, bürokrasi mafya, çeşitli islamcı kafa kesen örgütler ile ittifak kursa da yasal olanın içine çekilmiş yasadışılığın taşıdığı suç ve çelişki gizlenemez. Mevcut kapitalist yağma düzeninin faşist statükosunun korunması gayesiyle işçi sınıfının sosyalist mücadele güçlerine ve Kürt ulusal mücadelesi, demokratik ilerici kesimlere, azınlık milliyetler ve farklı din ve inanç topluluklarına karşı kontra saldırılarda mafya ve çeşitli çetelerin kullanılması her olayda devlet iktidarının yasa dışı faaliyetlerini açığa vurur.

Sermayenin sömürü çarkının sorunsuz işlemesi, Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerinde hakimiyeti sürsün diye savaşın ödülü olarak bürokrasinin ve hükümet üyelerinin yüksek maaşlar, yolsuzluk, rüşvet, uyuşturucu-silah kaçakçılığı ve diğer yasadışı işlerden servet sahibi olmaları sistemin işleyiş biçimidir. Mevcut faşist kapitalist düzen rantçı, bürokratik ve askeri devlet yapısıyla işçiler, emekçi köylüler ve bütün halkın sırtında büyük bir kamburdur. 

AKP kimin hangi sınıfın hükümetidir? Kimi temsil ediyor? AKP emperyalizme bağımlı gözü doymaz egemen işbirlikçi Türk burjuvazisinin hükümetidir. Mafya ile iç-içe geçmiş bu yönetim sermayenin emrinde her ihtiyacı karşılanmıştır. Fakat gelişme doyum noktasına varmış, paylaşılacak pasta üzerinde kavga kızışınca kapitalist yönetimde ve sistemde birikmiş pislik ortalığa saçılmıştır. Mafya liderinin ifşaatları sadece yozlaşan “cumhur ittifakı” bloğu AKP-MHP’nin sınıf niteliğini, çürümüşlüğünü göstermekle kalmıyor, bununla birlikte mafya ve devlet gücüne yaslanılarak birbirlerinin işletmelerine çöken kapitalistlerden tutunda, burjuva medyanın milliyetçi islamcı ekran yüzleri olan unsurların çeteleşen devlet yapısıyla nasıl milyar dolarların döndüğü bir pazarda nasıl zenginleştiklerini gösteriyor. Ellerinde devrimcilerin kanı olan katiller büyük servet sahibi “iş insanları” olarak boy göstermektedir. MGK’nun sahadaki tetikçileri kontra oluşumların başı M. Ağar, K. Eken gibilerinin büyük sermaye hareketlerini kontrol eden suç şebekesinde yollarına devam ettikleri ve AKP ittifakı güçleri olduklarını bilmeyenlerde öğrendi.

Pandemi döneminde sermayenin kâr oranı yüzde 200 arttı. Mafya-çeteler ve suç ağı ise genişliyor. Bir twitten dolayı yurttaşlar hapishanede, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini yürüten komünistler, devrimciler, Kürt politikacılar, demokratik muhalifler hapishanede ama siyasi suikastler yapanlar “bin operasyon yaptık” deyip binlerce halk evladını “devlet adına” katleden ve bugün AKP ile çalışan (hükümetler değişse de sermayenin sürekliliği sağlandıkça bugün AKP-MHP yarın CHP-İYİP vd.leri ile olacak olan mafya-devlet ilişkisi süreklidir) M. Ağarlar yanısıra, kokain rotasının durağı marinada boy gösterenler devlet koruması altında ultra lüks yaşam sürmektedirler. Yönetimde kalmak için her türlü yönteme başvuruluyor, ama ifşaatlı suç ağının tüm uçları AKP hükümetine çıktığı için gerçekler gizlenemez hale geldi ve sonuçları açığa çıktı.

Faşizmin Karanlığı Mücadeleyle Dağıtılır

İşçi sınıfımız ve tüm halk yığınları faşizmin bu karanlığına mahkum değildir. Evet sistem çürüyor ama kendiliğinden yıkılır yanılgısına kapılmamalı kimse. Baskıya ihtiyaç duyuldukça daha fazla yasa dışına çıkılacak, daha fazla çeteler eliyle halka saldırılar gerçekleştirilecek ve daha fazla yozlaşma olacaktır. Yok edilen demokratik haklar ile devrimci kitleleri sessizliğe iten baskı ağını hiç gevşetmek istemeyen AKP faşist diktatörlüğün bir hükümeti olarak mafya, çeteler, cemaatlere, çeşitli ekonomik çıkar gruplarına rantın bölüştürüldüğü suçlu bürokrasi ağına daha da muhtaç hale gelirken, kitle desteğindeki erime hızlandı. Yönetimdeki güç koalisyonu yozlaşarak çürüyüp dibine dökülse de sermayenin işlerini yerine getirmede her hangi bir aksama olmaması meselenin “fıtratına” uygundur. Sistemin mevcut kiri-pası AKP-RTE’ın sırtına yüklenerek “yeni bir sayfa” açıldığının söyleneceği zamanlar uzak olmasa da, gelen burjuvazinin siyasi temsilcileri gidenlerden nüans dışında farklı olmayacaktır. Kapitalist sistemin niteliğinden ileri gelen faşist devlet düzeninde sürekli üremeye devam eden pislik büyümeye devam edecektir. 

Çözüm hükümetin değiştirilmesinden ziyade sistemin değiştirilmesinde yatmaktadır. Halkın sırtından geçinen ve suça batmış politikacılar, yöneticiler, bürokratların hak ettikleri cezaya çarptırılmaları devrimci kitlelerin mücadele yürütmesine adalet, eşitlik ve demokratik bir cumhuriyet isteklerini eylemleriyle ortaya koymalarına bağlıdır. Kitlelerin eylemsellik dalgasının geri çekilmesinin etkisinde kalmadan sermayenin faşist düzeninin teşhir edilmesine yönelik çalışma ve propagandanın kararlıca yürütülmesi, yığınların arzu ettikleri politik özgürlük haklarını serbestçe kullanabilecekleri ortamın yaratılması için sınıf mücadelesinde güçlerini birleştirmeleri gerektiği yönünde sebaatle kitleleri mücadeleye çağırmaya, örgütlemeye devam edilmektedir. Biz kitlelere çete-mafya düzeninden, yolsuzluk, hırsızlık, hortumculuk yapan politikacı ve bürokratlardan, halkı öldüren katil görevlilerin yargılanmasını istiyorsan gücünü birleştir, tepkini göster, örgütlen ve karşı çık diyoruz. Bununlada yetinmeyin diyoruz, kapitalist sistem sürdükçe bu ve benzer pislikten kurtulmak olanaksızdır; tek tek belirtilere karşı durmakla kendini sınırlamak köleliğe devam etmektir, hastalığı yaratan kapitalist üretim biçimi ve toplum düzenine karşı durmak ve sosyalizm için sınıf savaşımında birleşmenin ise emekçi halk kitleleri için biricik kurtuluş yolu olduğunu ısrarla söylüyoruz. Unutulmamalı ki, sadece devrimin kitlelerin eseri olduğunu söylemek yetmez, bu doğru şiar burjuva sınırlar içinde demokratik bir cumhuriyetin gerçekleştirilmesininde ancak devrimci kitlelerin eseri olduğu kavranırsa doğru politika izlenebilir ve özü gerçek anlamıyla içselleştirilebilinir. Faşizme karşı tüm demokratik haklar için kitlelerin mücadelesi olmazsa olmazdır. Tüm devrimci güçlerin güncel taleplerde ortaklık oluşturması birlik ve mücadele ruhunu güçlendirmede ilkeli anlayışla hareket etmesine ihtiyaç vardır. Sistemin siyasi karakteri sermayenin emek gücünü sömürme biçimine doğrudan bağlıdır. Karanlığı parçalayacak olanda işçi sınıfının kendisidir. Sessizlik içinde olan işçilerin tertemiz emeğinin üstüne gürültü patırtıyla akan kapitalistler sınıfının pisliği ancak proletaryanın önderliğinde devrimci yığınların mücadelesiyle temizlenir ve ancak onların gücüyle hesap sorulabilir. Halk faşizmin karanlığını parçalayacak güce sahiptir. Bu güç ihtişamıyla mutlaka kendini gösterecektir.

Güncel Haber, Gündem, Makaleler, Perspektif
Maoist Komünistlerin Ulusal Sorun Çözümüne İlişkin Perspektifleri (1)

(Kongre tartışma yazılarından)

Ozan Emre

Tarihi deneyimler göstermiştir ki, ulusal sorunun çözüme kavuşmadığı her yerde ulusal sorun proletarya hareketinin çok önemli tartışma ve siyasal, politik gündemini oluşturmuştur. Bu olguyu ulusal sorunun hiç gündeminden düşmediği Türkiye devrimci sınıf hareketinin tartışmalarından da anlamak mümkündür.

Batı Avrupa ve Rusya’da en güçlü döneminde olduğu 20’nci yüzyıl uluslararası proletarya hareketi ulusların kendi kaderini tayin hakkının koşulsuz tanınması -Ki bu ezilen ulusun özgürce ayrılma ve kendi devletini kurma hakkıdır – üzerinde dönen tartışmaların kapsamlı olmasının yanında, bundan hiçte az önemli olmayan ve hiçte az yer kaplamayan diğer tartışma konusu ise aynı devlet sınırları içinde ezen ve ezilen uluslardan proletaryanın ortak mücadelesinin örgütlenme sorununun nasıl olması gerektiği üzerindedir. Çeşitli ezilen ulusların olduğu devlet sınırlarında proletarya nasıl örgütlenmeliydi?!

Burjuvaziye karşı proletaryanın zafere giden mücadele çizgisinde tayin edici olan çeşitli uluslardan proletaryanın sınıf birliğinin sağlanması hangi yolla mümkündü? Bu meselede Avusturya’da “ulusal kültürel özerklik” anlayışıyla açığa çıkan Springer ve O. Bavver ekolü ve Rusya’da Avusturya komünistlerinin ulusal programını takip eden Bund ve Polonya sosyalist partisi, Kafkasya sosyal demokrasisi içinde Menşevik unsurlarda karakterize olan milliyetçi düşünce meseleye bakışta bir yönünü oluştururken, diğer yönü ise uluslararası komünist hareketin enternasyonal temeli üzerinde gelişen ve pratikte Bolşeviklerin tüm Rusya’da zafere taşıdığı Leninist düşünce olarak ezen ve ezilen uluslardan proleterlerin örgütlenme meselesinde uzlaşmaz iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Bir düşünce her ulusun proleterlerinin ulusal dar görüşlülük kulvarında bir birinden ayrı her birinin başka yöne gitmesi, tamamen bir birinden bağımsız hareket edilmesi üzerine oturtulmuş, her ulusun proleter komünist örgütlerinin bir birinden ayrı mücadelesini benimseyen milliyetçi bir programdı. Bir diğer düşünce ise; çeşitli uluslardan proleterleri enternasyonalizm temelinde, ezen ve ezilen ulusların proleter komünist örgütlerini tüm Rusya proletaryasının önder gücü olarak RSDİP’te bir tek partide toplayan Leninist ulusal programdı.

Birincisi ulusal dar görüşlülüğü, milliyetçiliği, ikincisi ise ulusal sorun çözümünde proletarya enternasyonalizmi temelinde örgütlenmenin esas alınmasına dayanan işçi sınıfının ortak mücadelesini temsil etmektedir. Leninist Bolşevik program, ezilen ulusların özgürce ayrılma ve kendi devletini kurma hakkını koşulsuz tanırken, esas gücün çeşitli ezilen ulusların proleterlerinin ezen ulus pozisyonundaki Rus proleterleri ile tüm ezilen ulusların proleterlerinin de bir birleriyle ortak amaç olan kapitalizme karşı savaş hattında birleştirilmesine, ayrılmasının büyük anlamının hala Türkiye devrimci hareketi tarafından kavranabildiği söylenemez.

Avusturya’da ne olmuştu; ulusal sorunda dünya ölçeğindeki büyük gelişmeler yüz yıl öncesindeki konuya dair tartışma ve deneyimleri önemsizleştirmez.

Her şeyden önce Avusturya’nın birliği, Avusturya devletinin birliği düşüncesini (ÖDP, TKP ve türevlerinin ulusal sorunda Türkiye’nin birliği, Türk devletinin birliğini merkeze koymaları gibi) merkeze koyan ve toprağa dayalı özerkliği dışlayan (Bu milliyetçi görüşlerin Lenin ve Stalin’in görüşlerinin, RSDİP’in ulusal programının tam zıttıdır) ve “ulusal-kültürel özerkliği” ulusal sorunun çözümünde esas olan o. Bavver ve Springer’in teorilerine dayanan Avusturya sosyal demokrat partisinin yanlış yola saptığını tarihi toplumsal pratik göstermiştir. Milliyetçilikle lekelenmiş düşüncenin çeşitli ulusların proleterlerinin birliğini sağlayamayacağına dair ders alınması gereken bir örnek oluşturmuşlardır.

Avusturya sosyal demokrat partisi, daha 1897’den sonra (Wimberg parti kongresi) parçalanmaya başlamıştı.

Ulusal özerkliği kabul eden Bürn parti kongresinden (1899) sonra parçalanma daha da belirginleşmişti. “Sonunda işler o dereceye vardı ki, şimdi tek bir uluslararası parti yerine içlerinde Alman-Sosyal Demokrasisi ile en küçük bir ilişkisi olmasını istemeyen Çek Sosyal-Demokrat Partisi’nin de bulunduğu altı ulusal parti var” (1*) diyen Stalin “ulusal-kültürel özerklik” formülünün işçi sınıfı hareketinin birliğini yıkan ve milliyetlere göre ayrılmasına yol açan olumsuz niteliğine dikkat çekmektedir.

Stalin’in Avusturya’da 1897’den sonra bir birinden bağımsız altı parti dedikleri Alman, Çek, Polonyalı, Ukrayna, (Ruten) İtalyan ve Güney Slav Sosyal Demokrat partilerdir.

O dönem Avusturya’nın egemenliği altında olan altı ulusal etkenler çeşitliliği mevcuttu. Özcesi milliyetçi düşüncelerle “ulusal-kültürel özerklik” programı ulusal sorunun çözümünde işe yaramadığı gibi, daha önce bu ulusal faktörlerden proleterlerin birlikte örgütlerini tek bir Sosyal-Demokrat partide (KP’dir) birleştirmiş olan işçi sınıfı hareketi Avusturya’da altı ayrı sosyal demokrat parti olarak hareket edecek şekilde bir birinden ayrılmışlardır.

Rusya’da aynı dönemde benzer şekilde Avusturya komünist hareketine bulaşmış milliyetçi düşünce akımını takip eden Bund ve Kafkasya’da proleter hareket içindeki milliyetçi eğilimlere karşı Lenin ve Stalin’in ideolojik mücadelesinin işaret ettiği doğrultu isabetle doğrulanmıştır. Tüm Rusya’da ulusal sosyal demokrat partilerin özerkliği güvencelenerek proletaryayı tek bir çatı altında toplayabilen RSDİP’in enternasyonal Marksist örgütlenme bayrağı altında kalmak istemeyen Bund’çu sosyalistler keza birleşmeye hiç yanaşmayan Polonya sosyalist partisi örnekleri proletaryanın gücünü bölen milliyetçi akımın temsilcileri olarak tarihe geçtiler. Doğru anlaşılması bakımından belirtelim, ulusal sosyal-demokrat partilerinden Rusya devlet sınırlarında Rus sosyal demokrasisi dışında, milli baskı altında olan uluslardan proleterlerin komünist partileri anlaşılmalı. Örneğin Polonyalı, Letonyalı, Estonyalı komünistlerin partileri gibi.

Proleter sınıf hareketi tarihi göstermektedir ki, ulusal sorunun çözümünde bilimsel programa sahip olmayan proleterlerin isimleri ne olursa olsun aynı devlet sınırları içinde ezilen ulusların işçileri ile ezen ulusun işçilerini aynı amaç doğrultusunda birleştirmeyi başaramamışlardır. “Ulusal-kültürel özerklik” gibi Marksist olmayan programa sahip akım Avusturya’da çeşitli etnik yapılardan proleter komünist örgütlerin ortak mücadelesini parçalamıştır. Avusturya akımıyla uyumlu milliyetçilikle hareket eden Bund proleter enternasyonalizmi bir kenara atmış, tüm Rusya proletaryasından bağımsız kendi başına hareket etmeyi seçmiştir.

Ulusal sorun programında ulusların kaderini özgürce tayin etme görüşünde olan Leninist çizgi ise tüm Rusya’da ezen ulus olarak Rus proletaryası ile ezilen ulusların proletaryasının birliğinin kurulmasının başarılmasıyla doğruluğunu kanıtlamıştır. RSDİP kendisinden önce kurulan Polonya, Litvanya, Letonya gibi ezilen ulusların komünist partileri de dahil tüm Rusya’daki ezilen milliyetlerden işçilerin komünist örgütleriyle (Sosyal-Demokrasisiyle) enternasyonalizm ilkesine bağlı birleşmeyi başarmamış olsaydı tüm Rusya’da sosyalist devrim hayal olurdu. Lenin ve Stalin’in Bund’çularla polemik ve ideolojik tartışmaları komünistler ile milliyetçi burjuva bir ulusal hareket arasındaki bir tartışma olmadığı, komünizm hareketi içinde küçük-burjuva oportünizme ulusal meselede burjuva milliyetçi akımın etkisine giren akıma karşı bir iç tartışma olduğu gözden kaçırılmaktadır. Bu nedenle azınlık durumunda Rusya’da yayılan Yayudi işçi ve emekçilerin bir sosyal-demokrat örgüte (Bund) sahip olmasının nasıl caiz gösterilebildiği üzerine de pek düşünülmemektedir.

Böylesi hatalı ve yüzeysel bakış açısı ulusal sorunda proletaryanın ve enternasyonal örgütlenme meselesinin gözden kaçırılmasına hizmet etmektedir. Dahası tüm Rusya’da onlarca azınlık ve uluslar proletaryasının tek bir Rus işçilerinin sosyal demokrat partisiyle örgütlendiği, ezilen uluslarda sosyal demokrat partilerin olmadığı sosyalizm tarihi konusundaki cahilliğide gösteren düşünceyle hareket edebilmektedirler.

Ulusal sorunun çözümünde ulusların özgürce ayrılma ve kendi devletini kurma (UKKTH denilen) hakkı nasıl vazgeçilemez dayanak noktası ise, çeşitli milliyetlerden işçilerin uluslararası birleşmesi -örneğin Türkiye sınırlarında ezen ulustan Türk, ezilen ulustan Kürt işçi ve emekçilerinin yanı sıra azınlık milliyetlerden işçilerin birleşmesi ilkesinde ulusal sorunun çözümünde bir diğer zorunlu dayanak noktasıdır.

Ulusal çelişkinin çözümünde ezen ve ezilen ulusların işçilerinin birleşmesi, örgütlenme sorununun açıklığa kavuşturulması ve enternasyonalizm ilkesine bağlı şekilde proleterlerin birleşmesi görevinin bir kenara atılması ve sadece yüzeysel olacak biçimde UKKTH’ndan söz edilmesi ulusal sorunun çözümünde zorunlu dayanaklardan kopmaktır.

Demek oluyor ki, ulusal meselenin çözümünde proleter komünist hareketin zorunlu dayanak noktaları programsal olarak özgürce ayrılma hakkının tanınması, diğeri ise enternasyonalizm temeli üstünde çeşitli milliyetlerden işçileri birleştirecek, aynı amaç doğrultusunda savaştıracak kurulmuş bir örgüt biçiminin olması zorunlu iki noktadır. İkisinden biri olmazsa proletaryanın sınıf çıkarı savunulamaz.

Gerek batı Avrupa gerekse de Rusya’da ulusal çelişkiyi proletaryanın davası açısından önemsiz bulan, küçümseyen, hatta karşı çıkanlar veyahutta Avusturya’lı sosyal-şovenler gibi Avusturya’nın devlet birliği”nden hateket edip “ulusal-kültürel özerklik” önerenlere karşı Lenin ve Stalin bir ilke olarak ulusların devlet biçiminde örgütlenmek üzere ayrılma hakkını -UKKTH’nı- koydular. Peki Avusturya’da altı (6) ayrı ulusal sosyal demokrat (komünist) partiye ayrılmış, milliyetlere göre ayrı ayrı hareket etmenin düpe düz bir olgu olarak sınıf hareketinde baş ağrıttığı ve Yahudi milliyetçiliği bataklığına batmış Bund’un RSDİP’den ayrılmasına karşı Lenin tarafından, Rus komünistleri tarafından ileri sürülen örgüt biçimi ve ilkesi neydi?

Rusya’da Leninist örgüt biçimi anlaşılmaz ise ulusal sorunda çözümün bu dayanak noktası kavranamaz.

İşçilerin milliyetler bakımından sunurlanmasına örnek teşkil eden Avusturya’da ortak örgütlenme biçiminden ayrılarak ayrı ayrı hareket eden altı ayrı etnik yapıya mensup altı ayrı dönemin komünist partileri, keza Polonya’da sosyalist parti (PSP) Rusya’da RSDİP’den ayrılmış Bund’la komünist hareket içinde somutluk kazanmış ulusal dar görüşlülük ve milliyetçiliğe karşı Rusya komünist hareketinin örgütlenme biçiminin oturduğu enternasyonal anlayışı çıkış yolu olarak gösteren Stalin’i, “Böyle bir duruma karşı tek çıkar yol enternasyonalizm ilkelerine dayanan örgütlenmedir.

Rusya’nın bütün milliyetler işçilerinin hemen tek ve birleşmiş topluluklar içinde toplanması bu toplulukların tek bir parti içinde birleştirilmesi- Görev işte budur.

Partinin bu kuruluş biçiminin bölgelerin tek bir bütün içindeki parti, içindeki geniş bir özerkliği dışlamadığı, ama içerdiği kolay anlaşılır” (2*)

Türkiye’de komünistlerin ezici çoğunluğunun üstüne eğilmekten kaçındığı bu Marksist örgütlenme biçiminin ruhuna ve özüne sonuna kadar sadık kaldıklarını kanıtlayan Leninist parti, ulusal sorunda enternasyonalist ilke temelinde hareket ederek Rusya’daki bütün milliyetler işçileriyle, onların komünist örgütleriyle birleşebilmiş ve ulusal sorunda proletaryanın çözüm yolunu zafere taşınmasında önderlik etmiştir.

RSDİP örgütlenme biçiminde ezilen ulusların işçi sınıfının komünist örgütlerine (Sosyal-Demokrat partilerine) geniş özerklik tanıyan ve bu ulusal komünist parçaları kendi içinde, yani tek partide toplamayı, birleştirmeyi başarmış uluslararası bir partiydi. Milliyetçiliğe batmış Bund sahip olduğu bu geniş özerkliği yeterli görmeyerek işçileri milliyete göre sınırlamayı ve tamamen bağımsız hareket etmeyi seçerek RSDİP’ten ayrılmıştır. Fakat ezilen bütün ulusların işçilerinin şu yada bu düzeyde toplaştığı komünist örgütlerin hepsine pratikte sadık kalarak RSDİP içinde tüm ulusların proleterleriyle güçlerini birleştirmişlerdir. Almanya, Avusturya ve Rusya’nın sömürgesi durumunda olan Polonya’da RSDİP’ten önce kurulan Polonya Sosyal Demokrat Partisi ve Letonya Sosyal Demokrat Partisi keza Kafkasya sosyal demokrat örgütler gibi ezilen uluslar proleterlerinin geniş özerklik tanıyan örgütlenme biçimine uygun olarak RSDİP içinde birleşmiş oldukları ve ortak örgütlenmeyi başardıklarını tarih bize söylemektedir.

Stalin’in “Rusya’nın bütün milliyetler işçilerinin hemen tek ve birleşmiş toplulukların tek bir parti içinde birleştirilmesi -görev işte budur” çıkış yolu olarak gösterdiği örgütlenme biçimi budur. Çoklu komünist partilerin tek bir partide birleştirilmesi!.

RSDİP’ten önce yada sonra ortaya çıkmış tüm Rusya’da çeşitli ulusların ayrı ayrı duran komünist partileri tek bir parti RSDİP içinde birleştirilmiştir. Enternasyonalizm ilkesine dayanan ve ulusal sorunun çözümünde proletaryanın dayanak noktası olan bu örgütlenme biçiminin tüm Rusya’da sosyalist devrimin zaferini olanaklı kılan komünistlerin örgütlenme biçimi ve çizgisi olduğu unutulmamalıdır. Bu bakış açısı ezilen uluslar proleterlerinin bir örgütte toplanmasını -örneğin Polonya yada Litvanya, Letonyalı işçilerin ülkelerinde komünist bit örgütte toplanmasını dışlamadığı aksine işçilerin bir örgütte toplanmasının savunulduğu, ama aynı devlet sınırları içinde çeşitli uluslardan işçilerin ayrı ayrı birbirinden tamamen bağımsız partiler (Bund’un RSDİP’ten tamamen bağımsız hareket etmek için ayrılması gibi) olarak hareket etmesinin dışlandığı gözden kaçırılmamalı.  Bu anlamda enternasyonalizme aykırı olan ezilen milliyetler işçilerinin komünist partisi kurması değildir, bu partilerin işçileri milliyete göre sınırlamasıdır. Tüm uluslardan işçileriyle birleşmenin biricik yolu olan tek bir parti içinde birleştirilmesinin reddedilerek ulusal dar düşünce ile kendi başına bağımsız hareket edilmesidir.

Enternasyonalizme aykırı olan her hangi bir ezilen ulusun işçilerinin komünist partisine sahip olması değil, (asıl bu hakkı dışlamak enternasyonalizmi yok saymaktır) bu örgütün ayrı hareket etmesidir. Aksi taktirde tüm Rusya’da Yayudi işçiler arasında olan Yahudi Yadistçe dilinde yayınlara sahip, kongre, konferanslarını yapan ve bir merkeze sahip bir örgüt olarak Bund’un (RSDİP’den önce kurulmuştur) geniş özerklik tanınan bir biçimle RSDİP’le birleşmesi mümkün olamazdı. Aynı şey Polonya, Letonya ve Kafkasyalı komünist örgütler içinde geçerlidir. Keza Polonya’da iki farklı sosyalist partiden sadece Roza Lüxemburg’un önderlerinden biri olduğu Polonya Sosyalist-Demokrat Partisi ile RSDİP birleşebilmiştir.

Polonya’lı komünistler Almanya’nın egemenliğindeki Polonya parçasında ise Alman komünist hareketiyle birleşmişlerdir. Geniş özerkliği yeterli görmeyip tamamen bağımsız hareket etmek için gerek RSDİP’den ayrılan, tekrar birleşen ve yeniden ayrılan Bund örneği, gerekse de RSDİP ile birleşmeye hiç yanaşmayan Polonya sosyalist partisi (PSP) örneği Lenin ve Stalin tarafından milliyete göre ayrı örgütlenme olarak tanımlanmış, enternasyonalizm karşıtı dar milliyetçilik örneklerine konu olmuşlardır. Milliyete göre ayrı hareket edilmesi yolunu tutan dar milliyetçi “sosyalistlerin” tüm Rusya proletaryasının ortak sosyalizm davasının baltalanmasına bu partilerin Bund ve PSP’nin tutumu örnek gösterilmiştir.

Enternasyonal proleter çizgiyi temsil eden Lenin yoldaşın reddettiği milliyetlere göre örgütlenme biçiminin gözden kaçırılması veyahutta yeterince kavranmaması kaçınılmaz olarak kişiyi bir çok ezilen ulusun olduğu devlet sınırları içinde çeşitli milliyetler işçilerinin komünist örgütlere sahip olmadıkları, sadece egemen ulus işçilerinin komünist örgütüyle örgütlendikleri yanlış sonuca götürür.

Kapitalist meta üretimi ve dolaşımının belli bir oranda geliştiği modern toplumlarda böyle bir dar örgütlenmede eşitsiz bakış açısıyla çeşitli milliyetler işçilerinin sosyalizm ortak davasında örgütlenemeyeceği çok açıktır. Oysa ezen yada ezilen uluslarda olsun işçiler ne kadar çabuk ne kadar sağlam ve Marksist enternasyonalizm bayrağını yukarı kaldırırlarsa Rusya’da olduğu gibi tüm uluslardan işçilerin birleşmiş topluluklarının tek bir partide birleştirilmesi o kadar hızlı ve sağlam olacaktır.  Lenin örgütlenmedeki, dahası tüm Rusya’da çeşitli uluslar işçilerinin bir birinden bağımsız ayrı hareket eden, kaçınılmaz olarak sadece kendi dar ulusal sınırlarıyla meşgul olmaktan kurtulamayan ulusal komünist partileri Stalin’in “milliyetler işçilerinin birleşmiş toplulukları” dediği partileri -RSDİP’de birleştirmesidir. RSDİP’den önce kurulan Polonya, Litvanya komünist partileri Bund yada farklı tarihlerde oluşmuş Estonya, Letonya, Ukrayna, Finlandiya proleterlerinin bir birinden bağımsız komünist partileri birleşmeyi değil de, her biri ayrı yöne bağımsız hareket etmeyi seçseydi ve RSDİP’de birleşmeyi reddetselerdi tüm Rusya’da 1917 Ekim Sosyalist Devriminin zaferi, çeşitli milliyetler işçilerinin gönüllü birliği üzerine kurulan proletarya diktatörlüğü devlet sistemi gerçekleşmezdi. Lenin’in ulusal sorun programı ve çeşitli uluslardan proleterlerin ortak örgütlenme biçimi aynı zamanda çeşitli ulusların proletaryasının sosyalist uluslar devletlerinin eşit birliğinde ifadesi olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin de örgütlenme temelini oluşturur. Sovyetlerde devletlerin birliğine ulaşan yolun partilerin birliğinden geçtiğini Türkiye’deki sınıf hareketi kavrayamamıştır.

Ulusal sorun çözümünde geniş bölgesel-özerklik formülünden devletlerin federatif birliği formülüne Ekim Sosyalist Devriminden hemen sonra geçen Rusya komünistleri 1918’de federatif örgütlenmeyi proletaryanın örgütlenmesine uygun görmüş ve 1919 RKP 8’nci kongresinde programına almıştır.

Bu plan ulusal meselenin çözümünde “Tam birlik yolundaki geçiş biçimlerinden biri olarak Sovyet tipi üzerine örgütlenmiş devletlerin federatif birliğini” (3*) içermektedir. Bu görüş ilk kez Leninin “Emekçi ve sönürülen halkların bildirgesi” başlıklı önerisinde (1918) dile getirildi.

“Rusya sovyetler cumhuriyeti, özgür ulusların özgür birliği temelinde ulusal sovyet cumhuriyetlerinin federasyonu olarak kurulur” (4*) görüşler doğrultusunda gerçekleşmiştir. 1922 yılında 8 sovyet cumhuriyeti ve özerk bölge cumhuriyetlerden oluşacak Sovyetler kurulmuştur. Zamanla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin sayısı artmıştır.

1930’lu yıllarda eşit haklara sahip sovyetik sosyalist cumhuriyetlerin özgürce katıldıkları federal devlette; Rusya sovyet sosyalist federatif cumhuriyeti, Ukrayna SSC, Beyaz Rusya SSC, Azerbaycan SSC, Gürcistan SSC, Ermenistan SSC, Tacikistan SSC, Kazakistan SSC, Kırgızistan SSC, Korelifin SSC, Moldovya SSC, Letonya SSC, Estonya SSC olmak üzere 16 sosyalist cumhuriyet vardı.

Sovyetler Birliği devlet örgütlenmesinde çeşitli ulusların birlik cumhuriyetleri yanı sıra, özerk cumhuriyetler ve özerk bölgeler vardır. Yerel devlet iktidarı organları; bölgeler, özerk bölgeler, ilçeler, reyonlar, kentler, kırsal topluluklar başkanlığı emekçi temsilcileri sovyetleri aracılığıyla yönetilmiştir.

Yasama yetkisinin SSCB yüksek Sovyetinde olduğu organ birlik sovyeti ve milliyetler sovyeti denilen iki meclisten kurulur. Meclisler son derece demokratik bir sistemle oluşturulmaktadır.

Birlik sovyeti seçim bölgelerinde 300.000 kişiye bir temsilci düşecek biçimde seçilir.

Ulusları temsil eden milliyetler sovyeti ise yurttaşlar tarafından federe ve özerk cumhuriyetler, özerk bölgeler, ulusal işçiler toprakları çerçevesinde federe cumhuriyet başına 25, özerk cumhuriyet başına 11, özerk bölge başına 5 ve ulusal ilçe başına 1 temsilci düşecek şekilde seçilir. Dört yıllık süreyle seçilen bu temsilciler milliyetler sovyetlerini temsil etmektedirler. Birlik sovyeti ile milliyetler eşit haklara sahiptirler ve SSCB yüksek sovyetini oluştururlar. Daha geniş bilgi için sovyet anayasasına bakılabilinir. (5*)

Anlaşıldığı üzere ulusal sorunun çözümü federe cumhuriyeti, özerk cumhuriyeti, özerk bölge, ulusal ilçe şeklinde en küçük ulusal etkenlere varana denk eşit bir örgütlenmeye ve temsiliyete gidilmiştir. Bütün bu ulusal bileşenlerin komünist örgütleri vardır. Rus merkezli tek komünist parti gibi bir anlayış ve örgütsel biçim hiçbir zaman Rus komünistlerinin gündeminde olmamıştır. Örneğin Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kapsamında örgütlenmiş Abaza özerk sovyet sosyalist cumhuriyeti, Acaristan özerk sovyet sosyalist cumhuriyeti Güney Osetya özerk bölgesi bulunduğu gibi Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan, Beyaz Rusya, Türkmenistan, Kırgızistan gibi sovyet sosyalist cumhuriyetlerinin her birinin kapsamında olan toplam sayıları onlarca ifade edilecek özerk sovyet cumhuriyetleri, özerk bölgeler, ulusal ilçeler mevcuttur. Bütün bu ulusal etkenlerden oluşan emekçi halklar bahçesinde her bir ulusal etken kendi yerel komünist örgütlenmeleriyle temsil edilmekteydi.

Yukarıda sayılan herbir federe sosyalist cumhuriyetin SSCB anayasası ile uyum içinde ayrıca kendi anayasası vardır. Birlikten çıkma hakkına sahiptirler. Kendileri onaylamadan ülke sınırlarına kimse dokunamazdı. Bütün federe cumhuriyetlerle aynı haklara sahiptirler. Ayrıca maliye, ekonomi, beslenme, çalışma, denetleme, eğitim ve kültür görevlerini kendileri yapmaktaydı. Orda, dış ticaret, donanma, ulaştırma, posta görevleri ise merkezi federal sosyalist devlet tarihi de yürütülmekteydi.

Federe cumhuriyetler, özerk cumhuriyetler ve daha küçük ulusal bileşenler, ulusal komünist partiler aracılığıyla yönetilmektedir. Özcesi bu ulusların her birinin komünist partileri, kendi başkentleri, güvenlik birimleri, anayasaları, hukuk sistemleri, yasama faaliyetleri birer devlet olarak kurulmuş toplumsal birimlerdir. “Sovyetler Birliğinde 60 ulus ulusal grup olduğu” (6*) dikkate alındığında ulusların kendi dillerinde örgütlenmeden, kendilerini temsil etmeden birleşmenin olanaksız olacağı kendiliğinden anlaşılır.

Tarihte benzeri olmayacak biçimde Sovyetlerde ulusların kardeşçe bir birlerine tek kurşun sıkmadan, kanlı bir boğazlaşmaya meydan vermeden yaşamasının “sırrı” Leninist ulusal sorun çözüm programındaki bilimsel özdedir.

Sovyet cumhuriyetlerinin kuruluşunda henüz işin başındayken büyük Rus şovenizminin parti üyeleri üzerindeki etkilerine dikkatleri çeken sosyal-şoven etkilerin kırılması ve geçmişin kalıntılarından kurtulmak için 1923 yılındaki 12’nci kongresinde RKP dikkat çekici kararlarından bir bölüm:

“Kongre pratik önlemler olarak merkez komitesine;

A) Ulusal cumhuriyetlerde partinin yerel militanlarından oluşan yüksek tipte Marksist çevreler örgütlemeye;

B) Ulusal dillerde öğretisel Marksist yazının geliştirilmesine;

C) Doğu Halkları Üniversitesinin ve bu kuruluşun çevredeki şubelerinin pekiştirilmesine;

D) Ulusal komünist partilerinin merkez komitelerine bağlı olarak, ülke militanlarından meydana gelmiş öğretici grupların kurulmasına;

E) Ulusal dillerde komünist yığın yazınının geliştirilmesine;

F) Cumhuriyetlerdeki parti eğitim çalışmasının pekiştirilmesine;

J) Cumhuriyetlerde gençler arasındaki çalışmaların pekiştirilmesine girişmek için vekalet verir” (7*)

Ulusal baskının ortadan kaldırılması ve ulusların işçi ve emekçilerin karşılıklı güveni ve kardeşçe birliğinin yurdu olan Sovyetlerin, sosyalizmin ulusal sorunda çözümü bu temele dayanır.

Devrimden önce yaratılan proleterlerin örgütsel birleşme biçimindeki eşit ve demokratik muhteva, devrimle birlikte çeşitli uluslar devletlerin proletaryanın sınıf iktidarıyla federal birliğine dönüşmüştür. Rusya’da komünist hareket sadece 1917 sovyet sosyalist devriminden sonra ulusal komünist partileri MK’ları gibi yönetici organlar sistemine sahip olmadı, devrimden önce de ulusal komünist partilerin MK’leri yönetici parti organları sistemine sahipti. Enternasyonal örgütlenme biçimi Ekim Sosyalist Devriminden sonra ulusların federal sosyalist cumhuriyetler birliği şeklinde örgütlenmesiyle, bu örgütlenmeye uygun olarak federal cumhuriyetlerin her birinde söz konusu ülkenin komünist partisi ve merkez komitesi örgütlenmesine sahipti. Bütün ulusal etkenlerin kendi dilleri ve özgürleşmeleriyle örgütlenmesi ulusal meselede sosyalizmin eşitlikçi ruhudur ve bu sovyetlerde pratikleştirilmiştir. Sanıldığı gibi partinin sovyetlerdeki yönetimi sadece SBKP (B) MK’dan ibaret değildi, bu yönetici merkez komitenin dayandığı çeşitli ulusal komünist partilerinin MK’leri yönetici organları sistemi vardı. SBKP (B) merkez komitesinin çalışmaları üzerine 18’nci parti kongresine sunulan raporda (10 Mart 1939) partinin mevcut yönetici ve alt organların durumunu anlamamızı kolaylaştıracak açıklıkta yönetici organlar sistemi hakkında şöyle diyor:

“Şimdi (10 Mart 1939 kastediliyor) yönetici parti organları sistemi içinde SBKP (B) MK’si başta olmak üzere 11 merkez komitesi, 6 bölge komitesi, 104 yöre komitesi, 30 çevre komitesi, 212 ik komitesi, 336 kentsel reyon komitesi, 3478 kırsal reyon komitesi ve 113.060 temel parti örgütü var” (8*)

Açık olarak sosyalist devletin örgütlenme biçiminin çeşitli ulusların birliğinin dayandığı temeli açıklamış bulunuyoruz. Sosyalist Sovyetler Birliği proletarya diktatörlüğü devlet sistemi olarak ulusal komünist partilerinin merkez komitelerinin oluşturduğu yönetici parti organları sistemi içinde binlerce parti örgütüyle yönetilmekteydi. Rus merkezli tek komünist partisiyle değil, Rusya devlet sınırlarındaki çeşitli tüm ulusların komünist partilerinin birliğinden oluşmuş proleterlerin eşit ve demokratik yönetim sistemi.

Ulusal sorunun olduğu Türkiye’de devrimci sınıf hareketi sovyet sosyalist devriminin örgütlenme ilkelerini ve biçimini benimsemek durumundadır. Egemen ulus tek merkezli, tek örgütle çeşitli ulusal etkenlerin dikkate alınmasını dışlayarak çeşitli milliyetler proleterlerinin birliğinin sağlanamayacağının görülmesi ve kavranması yürünmesi gerekli olan ilk adımı olacaktır.

Kürt ve Türk proleterlerinin birliğinin ancak örgütlenme biçiminde eşit haklara, örgütlenme özgürlüğüne sahip olduğunu kavramaktan geçtiği açık değilmidir?

Sınıf savaşımı tarihi deneyiminden doğru sonuçların çıkarılması günün ve geleceğin kazanılması, yürünmesi gereken rotada araçların biçimi ve işlevi bakımından hayati önemdedir.

Sovyet Sosyalist Ekim Devriminin enternasyonal tecrübelerinden öğrenmek gayesi ile üzerine dikkatle eğiliyoruz.

Leninin ulusal sorun çözümünde yükseklere kaldırdığı Marksizm bayrağına tutunmak Türkiye’de proletaryanın ulusal sorun çözümünde dayanması gerekli perspektiftir. Marksist ulusal sorun çözümünden uzaklaşan Türkiye devrimci hareketinin daha detaylı değerlendirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

devam edecek…

Güncel Haber, Mücadele, Perspektif
MKP Dava Tutsakları: Partimizin İleriye Doğru Attığı Adımı Coşkuyla Selamlıyoruz!

Haber Merkezi: Maoist Komünist Partisi dava tutsakları yaptıkları açıklama ile partilerinin yapmış olduğu 3.Kongre’sini selamladıklarını duyurdu.

MKP dava tutsaklarının yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Partimizin İleriye Doğru Attığı Adımı Coşkuyla Selamlıyoruz!

Zorlu ve sancılı bir süreçten sonra partimiz Maoist Komünist Partisi 3. Kongre’sini gerçekleştirdiğini açıklamıştır.

Sosyalist devrim ve oradan komünizme yürüme hedefiyle sürdürülen sınıf mücadelesin de her toparlanma, her başarılı örgütlenme, teori ve pratik birliği esası üzerinde ilan edilmiş her devrimci program kuşkusuz devrimci kitleleri etkileyen ileriye doğru atılmış bir adımdır. Önderliği altında mücadele yürütmekten onur duyduğumuz partimizin ileriye doğru attığı bu adımı coşkuyla karşıladık.

Revizyonist dönüşümün hileli ve anti-demokratik metotlarla egemen kılınıp Maoist Komünist Partisi’nde 2014 yılında ayrılığa yol açan süreçle adeta varlık-yokluk derecesinde tasfiyecilik yıkımı altında büyük zorluklar göğüslenerek Marksist, Leninist, Maoist ideolojiden sapan akıma karşı duran Maoist Komünistler nihayet programsal değişiklikler içeren 3. Kongre ile komünist çizgide yeniden örgütlenme görevini başararak ileriye doğru devrimci bir adım attılar.

İşçi sınıfı olmanın niteliğini ifade eden ve bu yönüyle çeşitli biçimlerdeki muhalefetten ayrılan önderimiz İbrahim Kaypakkaya’nın görüşleriyle şekillenen komünist çizginin uygulayıcısı ve taşıyıcısı olan partimizin tarihi misyonuna uygun olarak her türden kafa karışıklığı ve yalpalamalara devrim uğruna sınıf mücadelesinde ısrar hattıyla yanıt olması tarihi önemdedir. Önemlidir çünkü reformculuğun işçi sınıfı hareketini takatten düşürdüğü, Marksist cila çekilerek burjuva ideolojisinin çeşitli formlarla pompalandığı, tasfiyecilik bayrağının dalgalandırıldığı politik koşullarda partimiz Marksizm, Leninizm, Maoizm evrensel ideolojisi ışığında proletaryanın kurtuluş davasına sadık biçimde teorik, siyasi ve politik çizgisini sağa-sola çekilemeyecek netlik ve açıklıkta deklare etmiştir. Önemlidir çünkü işçi sınıfının tarihsel niteliği ve görevi, komünist partisinin önderlik rolü, proletarya diktatörlüğü yönelimiyle sınıf mücadelesi yürütülmesi gibi komünizm ilkelerinin ve Marksizm temelini oluşturan kategori ve düşünce dizilerinin inkar edilip yadsındığı şartlarda diyalektik ve tarihi materyalizmin Türkiye ve Kuzey Kürdistan toplumsal koşullarına uygulanacağı devrim programıyla partimiz kendisini örgütlediğini açıklamıştır. Yeniden bir kuruluşa denk düşen bu zorlu sürecin aşılması büyük bir bağlılıkla proleter devrimci çizginin neferleri Maoist Komünist Partisi dava tutsakları tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Parti sentezini yadsıyan anti tezle çıkan revizyonist dönüşüm komünistlerin parti sentezini yeniden olumlamasıyla yanıtlanmıştır. Bu iki farklı yöne akan burjuva düşünce ile proleter düşüncenin çatışmasının sonucudur. 

Maoist komünist tutsaklar geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de partimizin diyalektik materyalist bilimsel çizgisini uygulamayı esas alacak; proletarya partisinin eylem ve irade birliğinin güçlendirilmesi için üstlerine düşen her ne olursa yapmaya devam edeceklerdir. 

Partimiz işçi sınıfının devrimci amacının savunucusudur. Teorik, siyasi ve politik çizgi belirlendiğine göre söz sırası pratiktedir. Benimsenen teorinin uygulanması, geliştirilmesi esastır. Bu anlamıyla revizyonist dönüşümün tasfiyeci etkileriyle kenara çekilmiş olanlar da dahil bilincende Kaypakkaya çizgisinin gelişmesine dair inancı koruyan eski-yeni, genç-yaşı ilerlemiş tüm yoldaşları parti çizgisinde birleşmeye çağırıyoruz. Mücadele sürüyor, ayrılıklar geçici birleşmek ise sürekli ve zorunludur. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi temelinde birlik-eleştiri-daha yüksek bir birlik yaratılması anlayışıyla birleşmek, gelişmek ve geliştirmek ilkesel tutum olmalı.

Türk, Kürt  uluslarından ve diğer çeşitli azınlık milliyetlerden işçi sınıfımızın ve emekçi halklarımızın emperyalizm, işbirlikçi-komprador kapitalist sistem ve faşist devlet iktidarından kurtulması ancak sosyalizm ile mümkündür. Devrim bir tasarım değil sosyal bir zorunluluktur ve her türden gerici sınıfların engellemelerine rağmen gelişecektir. Proletarya devrimine önderlik misyonuyla tarih sahnesine çıkan (24 Nisan 1972) ve konumlanan partimizin değişen toplumsal ve iktisadi şartların somut tahliliyle geçmişi bugüne ve geleceğe bağlayarak sosyalizm ve oradan komünizme varılacak mücadelenin yürütülmesinde kararlılığını ortaya koyması ölümsüzlerimizin can bedeliyle taşınan partimizin tarihi çıkışının temsil edilmesidir. 

Bu bakış açısıyla biz tüm Maoist Komünist Partisi dava tutsakları olarak teorik ve pratik kaynağından beslendiğimiz partimizin kazandırdığı sınıf bilinci kararlılığı ve yüksek coşkusuyla Maoist Komünist Partisi’ni selamlıyoruz. Proletarya partisinin çizgisiyle birleş, geliş, geliştir.

Yaşasın Marksizm, Leninizm, Maoizm İdeolojisi! Selam olsun Maoist Komünist Partisi 3. Kongre’sine! 

Maoist Komünist Partisi dava tutsakları”

Emek, Güncel Haber, Gündem, Perspektif
Günü ve Geleceği Kazanmak İçin Sınıf Bilinci

Halk ekmeğe muhtaçken, AKP-MHP faşist bloğu tarafından gerçekler ters yüz edilerek medya illüzyonuyla her şeyin güllük gülistanlık olduğu şeklinde sunulması, toplumsal gerçekleri ortadan kaldırmıyor. Çünkü nesnel gerçekler, parti ve bireylerin iradesine bağlı olmadığı gibi büyülü sözlerden de etkilenmezler. Varsın “dünyada yaşanan liderlik boşluğunun Türkiye tarafından doldurulduğu”, “uyuyan dev uyandı”, “gerek bölgede, gerek dünyada oyun kurucuyuz” gibi propagandayla, etrafının düşmanlarla çevrili olduğu teziyle işlenen Türk milliyetçiliğiyle, toplumsal gerçeklerin üstü örtülmeye çalışılsın. Milyonlarca emekçinin yoksulluğu ve açlığı, sayıları sürekli artan milyonlarca işsizler ordusu gizlenemez. Bir yandan “oyun kurucu güç” olduğu tezi öte yandan toplumsal tepkilere dönüşebilecek etkenleri zayıflatmak gayesiyle ortaya konulan en iyi örneklerden biri olacak AKP ortağı MHP’nin “askıda ekmek” kampanyası arasındaki dramatik zıtlık milliyetçi, ırkçı, yayılmacı ideolojik manüplasyonun toplumsal gerçeklik karşısındaki çaresizliğini gizleyememiştir, gizleyemiyor.

Gerçek şudur: Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da halkın azımsanamayacak bir kesimi kuru ekmeğe muhtaçtır. Bir avuç zengin kapitalist elit katman ise servetlerine yeni servet katmış, dünya güzellikleri emirlerine amade zevk-i sefa içinde yaşamaktadırlar. Elbette ezen bu sömürücü sınıf ve onların siyasi temsilcileri hükümet açısından “her şey yolunda” ve şikayeti gerektirecek bir durum yoktur. Fakat üreten, çalışırken ölen, sakatlanan, bedeninin bir parçasını yitiren, artı değerin üreticisi işçi sınıfı açısından bu sistemin iyi bir tarafı yoktur. Bu anlamıyla Türkiye’de kapitalistler sınıfının durumu ne kadar iyiyse, işçi sınıfının durumu bir o kadar kötüdür. Mevcut üretim tarzı ve ilişkileri egemen oldukça ve sistem devam ettikçe işçi ile işveren, sömüren ve sömürülenler arasında eşitlik olmayacak; yoksulların sayısı devamlı artacaktır. Kapitalist sönürü çarkı derinleştikçe işsizler ordusu büyüyecek emek gücü daha kötü şartlarda yaşamaya zorlanacaktır. Dünyada olduğu gibi Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da düzen tarafından idare edilemeyecek boyutta kendisini besleyecek olanaklar elinden alındığı için ve üretim dışına atıldığından yardım almadan kendisini besleyemeyecek durumda olan emekçi kitlesi daha da büyümektedir. Somut durumdan anlaşılacağı üzere burjuvazi toplumun sırtından atılması gereken kamburdur. Bu taşınamaz kambur kimler tarafından ve nasıl atılacağı meselesi ise kavranması gereken en önemli meseledir.

Hakları için, kötü koşulların iyileştirilmesi için direnen işçilere, sermayenin talanına karşı toprağını, suyunu, tarihini korumaya çalışan emekçi köylüye, polis/asker saldırmaktadır. Çünkü devlet sömürenlerin devletidir; işçiyi sermayeye karşı korumak için değil, işçi sınıfına karşı sermayeyi ve egemenlerin devletinin korunması için vardır.

Gözlerini, bacaklarını, kollarını, ciğerlerini, ellerini kaybetmiş maden işçilerinin ödenmeyen tazminat haklarını istemeye kalkışması sırasında polis, jandarmanın engelli, her bir tarafı sakat işçileri nasıl gaza boğduğu, coplayıp yerlerde sürükledikleri, gözaltına aldığı, tehdit edildikleri gerçeği hafızalardan silinmemeli, unutulmamalıdır. Sadece belli iyileştirmelerin yapılması ve yahut gasp edilen hakların kazanılması, sınırlı bir düşünceyle (ki buda gerekli ve küçümsenemez) değil, işçilerin sınıf bilinciyle direnmesi tayin edici önemdedir.

Hatırlayalım; Sona ve Ermenek’ten ödenmeyen tazminat hakları için Ankara’ya yürüyüş başlatan Uyar Maden işçilerinin önü polis-jandarma barikatlarıyla ve şiddetiyle kesildiğinde, direnenler adına ve işçilerin gerçekliği, Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu tarafından şöyle dillendirilmişti: “Biz derdimizi millete anlatacağız dedik. Çünkü başka başvuracağımız makam kalmadı. Bu mücadeleyi kazanana kadar da vazgeçmeyeceğiz. İşçinin gözünü, parmağını, kolunu koparanlar, ciğerini çürütenler, işçinin kıdemine, ihbarına, maaşına, primine çöküp bundan servet biriktirenler karşısında biz yasa tanımayız. Eğer devlet buna göz yumuyorsa, bu tür adamları koruyorsa bizde direniriz.”

İşçiler genel olarak kendilerini sömüren ve perişan edenlerin farkındadır. Bu sınıf iç güdüsü genel bir durumdur.

Güçlü ve kararlı bir direnişi vurgulayan, haklarını alabilmek için kendi gücünü kullanmaya karar verme iradesinin yansıtılması, keza işçinin yok edilmesi, çürütülmesi üzerinden servet biriktirenlerin olduğu gerçeğinin kavrandığını gösteren ibareler önemli fakat henüz servet biriktirenlerin korunması tutumunun sömürü devletinin genel ve esas niteliği olduğu gerçeğinin ayırdına varılmadığının aynı konuşmada anlaşılmasını sağlayan ifadeler ise genel olarak Türkiye’de işçilerin sınıf bilincini edinememelerinden ileri geldiğini göstermesi bakımından önemsenmeli. Sınıf bilinci yoksa işçiler ne kadar sert muharebelere girip (ki bu muharebeler aynı zamanda sınıf bilinci okullarıdır) çeşitli düzeyde ekonomik talepler kabul ettirilse de, geçici olan bu iyileştirmeler ücretli emek gücünün sermayenin sömürüsünden kurtuluşu sonucunu getirmez, işçinin kendisi için var olduğunu da göstermez. Proleterler ancak sınıf bilincini elde ettiğinde ve kendisini sömürenlerin iktidarının yıkılması ve yerine proletaryanın iktidarının kurulması uğruna girişilen sınıf mücadelesine adım attığında, bu büyük mücadelenin bir parçası, bir neferi haline geldiğinde işçi kendisi için var olur. Geleceğin kazanılması somut şartlarda ve anda yürütülen sınıf mücadelesine bağlıdır.

Marksist, Leninist, Maoistler daima işçilere, işverenlere karşı, yada hükümete karşı girişilmesi ve kazanılması gereken birçok hakları olduğunu ve bu mücadeleden asla geri durulmaması gerektiğini söylerler, ama aynı zamanda bununla yetinmeden esasta iktidarın proletarya tarafından kazanılması uğruna sınıf mücadelesi içinde büyük ve tayin edici muharebelere hazırlanmaları, geçici kazanımlara kanmamaları, mevcut devlet iktidarının gerici faşist sönürücü niteliğini gizlemeye çalışan düzenin korunması için her yola başvuran burjuva politikacılara ve genel olarak düzenden hiç bir beklenti içinde olmamaları gerektiğini de söylerler. Sınıf bilinci elde etmiş proleterlerin komünist hareketi hiç bir biçimde çeşitli muhalefet partilerine benzemez, benzetilemez. Çünkü komünist sınıf mücadelesinin neferi her proleter, ezen ve sömüren sınıfların devlet düzeninin yok edilmesi için mücadele ederler. Bu anlamda kaba bir biçimde göze soka soka “işçicilik” görüntüsüyle işçilerin ekonomik taleplerinin dışına çıkmayan, sınıf bilinci ve sınıf mücadelesinden hiç söz etmeyen, sınıf mücadelesini ise sadece işçilerin ekonomik ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi mücadelesi olarak sunan ekonomizm ve onunla bütünleşmiş oportünist siyasal çizgilerin, kesinlikle proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi siyasi ve politik çizgisiyle hiç alakası yoktur.

K. Marks, F. Engels’in “Komünist Manifesto”da belirttiği “Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadar ki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler” ilkesel tutumuyla açık ve net sınıf bilinciyle proletarya arasında toplumsal gerçeklerin olduğu gibi açıklanması ve amacın açık ve net olduğu kararlı çalışmalara işçi sınıfımızın duyduğu ihtiyaç apaçıktır. Egemen sınıflar devrim mücadelesinin gelişmesinden korktukları için mevcut çürümüş düzenin yıkılması için gerçekleri sınıf kardeşlerine açıkladıkları, birleşip mücadele etmelerini sağlamaya çalıştıklarından komünistler kurşunların hedefi olmakta, ömür boyu tutulmak üzere hapishanelere konulmaktadırlar. Bir çok ülkede ulusal, dinsel, demokratik hakları için mücadele eden kesimlerde baskıya uğrar, öldürülebilirler, öldürülüyorlar ama bunların hiç biri burjuva toplumun yıkılmasını istemez, yalnızca komünistler her yerde kapitalist sömürücü düzenin yıkılmasını istedikleri ve bu amaçla mücadele ettikleri için en şiddetli saldırılara maruz kalırlar.

Belirttiğimiz gibi Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da iktisadi, siyasi ve toplumsal şartlar oldukça zor ama öte yandan örgütlenmek için aynı zorlu şartlar devrimci olanaklar sunmaktadır, tabiki yararlanmasını bilenlere…

AKP-MHP faşist bloğu, yüzde 95’i halktan toplanmış vergilerden oluşan devletin mali gücünü, burjuvazinin emrine sunup halka ise “her şey yolunda” demeye devam etsin.

Ama atanamadığı için intihar eden öğretmenlerimizin; okul masraflarını karşılamak için işçiliğe adım atıp çalışırken kapitalistin kârı için can veren, yokluk ve yoksulluk sarmalına hapsedilmiş öğrencilerimizin.

İş bulamadığı için mafyanın kucağına düşen, uyuşturucuya, fuhuşa, her türden suça süreklenen ve geleceği karartılan halk gençliğimizin;

Devlet vergisiyle sermaye çıkarına sömürülen, pahalı sanayi ürünleri karşısında, ucuz tarım ürünleriyle geçinemez duruma getirilen ve toprağı terk ederek kırdaki yoksulluğuyla kente taşınan, kalanların ise daha da yoksullaştığı emekçi köylülerimizin;

Aşağılanan, küçümsenen, ev işleriyle ömrü tükenen, aynı işi yapmasına rağmen eşit ücret alamayan, cinsel bir meta olarak bedeni pazarlanan, şiddete uğrayan, tecavüz edilen, öldürülen ve bu canavarlıkları yapanların devlet tarafından korunması nedeniyle can güvenliği olmayan bir yaşama mahkum edilmiş her yıl yüzlercesi öldürülen kadınlarımız;

Çalışırken ölüp giden, açlık ve perişanlık içinde yaşamını insanca sürdürmeye yetmeyecek kadar ücretle çalışmak zorunda kalan, işsiz kalma korkusundan kurtulamayan, gözleri, kolu, bacağı, ciğeri sökülüp alınan, her yıl 1500 ile 2000 işçinin daha fazla kâr uğruna iş cinayetiyle toprak altına gömüldüğü vahşi sömürü altında olan işçi sınıfımızın;

Savaşla boyun eğdirilmek istenen, acıyla ve ölümle sınanan, kemiği delip geçen yoksullukla terbiye edilmek istenen, bağımsızlık hakkına pranga vurulmuş ve kölelik dayatılan, yasaklı dilinde çığlıklar ve ağıtlar yükselen Kürt ulusunun;

Eşit görülemeyen ve saygı gösterilmeyen dil, kültür, eğitim haklarını geliştirme ve kullanma özgürlüğü elinden alınmış, baskı altında olan tüm azınlık milliyetlerin; din ve inanç özgürlüğü kullanamayan baskı altında olan farklı din ve inançlardan toplulukların durumu, halklarımız için neredeyse hiç bir şeyin iyi ve yolunda olmadığını göstermektedir.

Evet tüm bunlar ve sayamadığımız birçok olgu, egemen sınıfların faşist diktatörlüğüne karşı halklarımızın çok kararlı sınıf mücadelesi yürütmesi gerektiğini gösteren toplumsal gerçeklerdir. Halk için koşulları çekilmez kılan, egemen sömürücü sınıftan işçi sınıfı için kurtuluş beklenemez, aksine “Komünist Manifesto”nun son cümlesinde belirttiği gibi, “Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.” İşlerin, tüm emekçi halk yığınları için yoluna koyulması kazanılacak dünyaya ulaşılması için bugün dağınık, güçsüz olan, ama buna rağmen komünistler tarafından ısrarla savunulan ve uygulanması gayreti ortaya konulan, iktidarın kazanılması hedefli sınıf mücadelesine, Türkiye ve Kuzey Kürdistan proletaryasının katılması ve kendi kızıl orak çekiçli bayrağını yükseltmesi dışında bir çözüm yolu yoktur.

Bununla beraber, proletaryanın sınıf çıkarlarını terk eden, onlar adına mücadele yürüttüğünü iddia eden ama ideolojik yozlaşmaya kapı aralayan ve tüm değerlerin üzerinden silindir gibi geçen, bitmişliğini başka yerlere yumruk sallayarak gidermeye çalışanların yaratmış olduğu sessizliğe, “üç-beş kişiden” oluşan koronun, mevcut enstrümanlarla tutturacağı ritim ve çıkaracağı sesler ile bu ideolojik yozlaşmaya ve çürümeye de merhem olunabileceği akıllarda tutulmalıdır.

Bugün güçsüz olabiliriz, ama tutarlıca ve kararlılıkla çalışarak yarın bizimle olacak milyonların engin denizine çok daha erken varabiliriz. Unutulmasın bugünün değerini yaratanlar geleceğinde yaratıcıları ve sahipleridirler.

Dünya, Güncel Haber, Perspektif
Kanada Komünist İşçi Cephesi 1. Ulusal Konferansından Rapor
Kanada Komünist İşçi Cephesi 1. Ulusal Konferansı bu yaz başarıyla gerçekleştirildi. Konferans, revizyonizme karşı aylarca süren zorlu mücadelenin ardından öne sürüldüğü için katılan Maoistler için önemli bir noktaydı. Bu mücadele, Maoistlerin Marksizm-Leninizm-Maoizm-Gonzalo Düşüncesi, esasen Gonzalo Düşüncesi bayrağı altında ideolojik, politik ve örgütsel olarak her düzeyde birleşmesine ve gelişmesine izin verdi. Konferans birkaç ay içinde planlandı, yapıldı ve sonuçlandırılırken, koptuğumuz revizyonist örgüt, Komünist İşçi Cephesi ile aynı dönemde bir Kongre düzenlemeyi hedeflemesine rağmen, yaklaşık iki yıl sonra 8. Kongresini gerçekleştiremedi. Bütün bunlar Gonzalo Düşüncesi ve Komünist İşçi Cephesi'nin revizyonist "Kanada Devrimci Komünist Partisi" (KDKP) çizgisi ve onların tek kitle örgütü olan "Devrimci Öğrenci Hareketi" (DÖH) üzerindeki üstünlüğünü göstermektedir.

Katılımcılar, proletarya arasında Askerileştirilmiş bir Komünist Parti'nin yeniden kurulmasına duyulan büyük ihtiyaç etrafında birleştiler. Bir Öncü Partiye duyulan ihtiyaç yoğunlaşmaya devam ediyor ve Komünist İşçi Cephesi, başlıca mücadele alanında bir destek noktası olarak hareket ederek Kanada Komünist Partisi'nin yeniden oluşturulmasını desteklemeyi amaçlıyor: özellikle üretim alanlarında ve tamamlayıcı olarak işsizler etrafında. Bütün bunlar, Kanada'daki sınıf mücadelesini Halk Savaşı'na dönüştürebilecek ve gelişimini Komünizme kadar yönlendirebilecek bir Parti inşa etmek için yapılıyor.

Örgüt kendisini resmi olarak, Sendikaların Kızıl Enternasyonalinin (genellikle Profintern olarak bilinir) yeniden kurulmasıyla Komünist Enternasyonal'in yeniden kurulmasına hizmet etmeye adadı. Konferansta üyeler tarafından yeni bir önderlik seçildi. Seçilen önderlik, örgütün Gonzalo Düşüncesi anlayışını ortaya koyan teorik bir belge üretmekle görevlendirildi. Son olarak, Konferans, kitleler arasında Komünist İşçi Cephesi'ni temsil etmek için bir amblem etrafında birleşti. Bu, bu duyurunun üst kısmında yer alan resimdir. Tepesinde bir yıldızla birleştirilmiş bir orak-çekiçtir; orağı tamamlamak, Kanada işçi sınıfını temsil eden bir teçhizatın yarısıdır ve örgütümüzün temel mücadele alanını gösterir. Bu görüntünün, Kanada'daki her büyük sanayi bölgesi ve proleter bölgesinde, sınıf düşmanının kalbine korku salarak ve eski düzene karşı savaşmak ve direnmek için dalga dalga işçileri bir araya getirerek kızıl güç mücadelesi ile eşanlamlı hale gelmesini umuyoruz.

Bu raporu, Kanada'daki tüm militan işçilere çabalarını bizim çabalarımızla ilişkilendirmeleri için bir çağrı yaparak bitirmek istiyoruz. Birçoğunuzun onlarca yıldır kendisini “devrimci” olarak rehine koyan çürümüş oportünizmden farklı bir örgüt aradığınızı biliyoruz. Bu, yeninin inşasında yer alma şansınız. Örgütlenmesi gereken milyonlarca işçiyle birlikte ana siperde, sanayi bölgelerinde Halk Savaşı'nın hazırlanmasına katkıda bulunmak için diğer devrimci zihniyetli insanları proleterleşmeye kendilerini adamaya teşvik ediyoruz.

Marksizm-Leninizm-Maoizm-Gonzalo Düşüncesini sahiplenin, savunun ve uygulayın!

Kanada Komünist Partisi'nin yeniden kurulmasına hizmet eden Komünist İşçi Cephesi'ni inşa edin!

Eylül 2021

Komünist İşçi Cephesi - Kanada
Güncel Haber, Perspektif, Silahların Eleştirisi, Tarihimizden
MLM Leader… Commander Baba Erdogan’s Memory Illuminates the Path of Our Struggle!

Serdar Okan

It’s a river that flows…

“… When asked what were the political developments that made Baba Erdogan so great and so symbolic in the ranks of the proletarian.

Response:

Although the oppressed minority belongs to the milleye and faith, it is not the case that it handles every struggle from a class perspective…

Initiative in will and actions…

Spreading love and respect to the underdog front…

Tolerant of his comrades and comrades in the trenches, as well as ruthless towards the enemy…

Class opposition to imprisonment in dungeons under all circumstances…

Planned and fast style in actions…

To implement the party line and discipline in the people’s world…

He has gained the respect and love of all segments in the class struggles, fields and organizations in which he has fought all his life.

Baba Erdogan organized every field as a class war in the disciplined and proceive struggle within the Party and had a staff that embodied the theory and practical harmony of the People’s War, which has not yet come to light with its stable and decisive stance. Every development and contradiction is symbolized by the effort to create new positions and spaces from „masses to masses“.

Guardhouse raids in … The Kandıra Türkisch Army raid… We can note that he is a Communist leader who made his first landing in the Black Sea at the head of the guerrilla war and guerrilla unit that formed the carotid artery of the liberation of the peoples of the country.

Baba Erdogan is an indomitable leader of the strategy of popular war. Baba Erdogan is the revolutionary communist leader who has written his name in capital letters in the history of our country’s revolution and armed struggle.

Master of peasant guerrilla warfare in the countryside, he is the commander of the armed propagandist who shook the dead ashes of the Pacification that covered the masses in the cities.

Childhood years:

Baba Erdogan was born on January 2, 1960 in Sırtkan, a mountain village in the Hozat district of Dersim, according to population records. He was the 6th of 8 children of a poor Dersim family. His childhood years were spent listening to the memories of the 1937/38 genocide and the subsequent massacre. He started school in 1968 when the primary school opened in the villages of Babylon (his real name), which grew up listening to the memories of the resistance period of his grandparents. Since his older brothers settled in other cities due to both their business and university education, Babylon went to school and did the daily work in the village, harvesting crops in the field and shepherding in the mountains… Like all the other Dersm youths.

After finishing Babil primary school in his village, he went to his older brother in Elazig in 1973 and started secondary school. The secondary school he attended, formerly known as revolution middle school, is a school where the fight against fascists is intense. Babil meets revolutionary thoughts for the first time here. He begins to sympathize with Dev-Genç. During this period, he started boxing courses due to his interest in sports. Babylon is now one of the prominent figures in the fight against fascists at Revolution Secondary School.

Teenage years;

After graduating from secondary school in 1976, Babylon went to live with his other brother, a high school teacher in Erzurum Khorasan, to study high school. Shortly after he left, after his brother’s house was gunned down by fascists, his brother’s appointment was made in Istanbul. He enrolled at Izet Ünver high school in Gungoren, Istanbul, where he first came to Babylon. During this period, he sometimes stayed at his brother’s house, which was a high school teacher, while the Site, where his other brother, who was mostly a university student, stayed, made his own place in the student dormitory. Here, he meets the thoughts of Ibrahim Kaypakkaya in Istanbul, where he came as a Dev-Genç sympathizer, inspired by his brother, who is a student of Istanbul university, and his revolutionary friends around him. Babylon took his place in the partisan ranks in Taksim Square during the bloody events of May 1, 1977. When he returned to Hozat to study high school 2nd and 3rd grade, Babil is now a determined Partisan who defends Ibrahim Kaypakkaya’s ideas.

When he combines his charismatic personality with his naturalness and his playful side, he excels as a beloved leader in youth. While studying high school in Babylon, he rushes from action to action while doing the village work. During this period, he lost his mother in the fall of 1977, and later married. After finishing high school in 1979, he settled in the village due to his increasing responsibilities. On the one hand, he engages in village affairs, while on the other hand he is active as a forward sympathizer.

The occupation of the land takes place in the famous actions of the period, such as the eventful May Day action in Dersim. He lives in the village, so he’s in contact with the guerrilla. Orhan Bakır (Armenak Bakırjian), one of his beloved comrades, named his son Orhan, who was born immediately after he was worth the revolution in Karakoçan. As a forward sympathizer, he performs all his duties.

Active Party years;

Babylon joined the guerrilla in the summer of 1985 and is rapidly developing politically while slawing in its military direction. This period of intensification of conference discussions is also a period of heavy losses in the countryside. In 1987, when the Dabk – Conference segregation occurred within the TKP (ML), Babylon took his position in favor of the Dabk wing and in September 1987 he took his place as deputy secretary of the DABK within the Dabk management team. In the process that follows, he assumes the regional command, creating a leap in guerrilla practice after 1980, which consists only of punishing whistleblowers and sustaining casualties. In the fall of 1987, Hozat took successful actions such as the prison raid, the Cemisgezek military branch raid, and the destruction of the polling stations. In late December 1987, he came to the Marmara region under the responsibility of Manuel Demir to break this silence in the cities where the post-9/12 silence reigned and to make the name of our Party’s priority TKP (ML).

On January 10, 1988, He stormed the 196th infantry regiment with only one pistol with them as a weapon, along with an 8-member guerrilla unit of Party members, Party Candidate members and Advanced sympathizers. In the procession they enter at night, they take in soldiers and officers and confiscate weapons. The group under Manuel’s command takes the weapons and sets off, while the other group under Babylon stays in the regiment to buy time. Although he was wounded in the foot during the raid, they gave them revolution and party propaganda for several hours without mistreating the soldiers and officers. This incident affects soldiers who did not know the revolutionaries until then, and when they are called to the courts as witnesses in the following process, they will not identify Babylon in the courtroom. Outside the hall, they will express their respect for Babylon’s relatives. The operation, which began at the end of January with the unraveling of some sympathizers captured after another action, resulted in the shooting death of TKP (ML) Leader Manuel Demir and the capture of Baba Erdogan. In the early days of his arrest, Baba Erdogan was not considered in custody and fake news appeared on the front pages of daily newspapers that he had escaped seriously injured after a shootout in a cell house. Thus, like Manuel’s comrade, the ground is set to kill Babylon. In the police, he’s told he’s going to be slaughtered like Manuel. During this period, both his family and our comrades launched an active campaign at home and abroad, carrying the loss of Baba Erdogan in custody to the press and the public with various actions and occupations. Thus, the Istanbul Police are forced to explain that they have baba. then the prison process begins.

Baba Erdogan defended the TKP (ML) against the counter-revolutionary forces by adopting an active line of resistance and defense, such as his leader, Ibrahim Kaypakkaya, during the police and post-trial court process. During the prison process, he gained the respect and trust not only of his comrades, but also of other revolutionary structures.

Baba Erdogan, who is in prison, is in the perspective of desertion. The Prison Party prepares its organization in this direction. Desertion, strengthening the Party and opening the Black Sea to the guerrilla has become the dream of the Father and his comrades. With these thoughts, the Milkmen begin their research of weaknesses inside and outside the prison. After several unsuccessful tunnel attempts, he is embezzled by the administration to the guards.

Baba Erdogan is actively involved in party issues as well as desertion. Prison is a camp where fighters and sympathizers, especially members of the Party, are ideologically trained and theoretical and political studies are carried out carefully in this context. Everyone inside is shaped by the perspective of the Mountain and the armed struggle. In this process, Baba Erdogan focuses on research and investigations on the development of the Party Union, developments in Kurdistan and the development of the People’s War for the defense and party conference held on behalf of the Party in the Kanka case held with the CPK and DGM. It does the work that is the basis of the army charter. At the DABK 3rd conference in 1989, the party appointed Baba Erdogan as an honorary member. During this period, he submits concrete proposals for the unity of TKP (ML) forces in his articles delivered to the Central Committee. On the one hand, „one lesson is not enough, the target is a thousand lessons“, and first of all, he starts infrastructure works while he is still in prison to open the Black Sea region to guerrilla struggle.

In May 1990, with an act of desertion organized by the Revolutionary Left, together with four Revolutionary Left leaders, including Dursun Karatas and Ibrahim Erdogan, they escaped from Bayrampasa prison in a way that the state could not solve its secret. When the father arrives in Dersim, while the state forces are unaware of his escape for days, he commands the siege of the military unit under the command of a captain in the village of Ovacik Çalbasi on June 1, 1990. Fascist TC forces become so weak that they cannot leave the village houses, shielding the villagers from themselves during the day. Baba Erdogan is a guerrilla so loved by the villagers of dersim that he was greeted with sacrifice in the 42 villages he went to after the prison break.

At the extraordinary meeting of the TKP (ML) MK held in June 1990, he was appointed deputy secretary general and a member of the MK – SB. In August 1990, Babylon immediately crossed into the Black Sea region (where he continued his infrastructure work while he was still in prison) and started the guerrilla struggle.

It marks a first in the history of TKP (ML) by opening a Guerrilla field in the Black Sea. In this region, after the land recognition and mass work of the guerrilla unit in a short time, it commands actions such as road cutting, identity control and Party propaganda in Sivas and Tokat, raiding state construction sites and confiscating tools and equipment such as dynamite. Although there are new joins to the guerrilla unit, there is a problem of arming. To solve this armament problem, on September 16, 1990, Tokat – Almus – raided the outpost of gümelonu village. This raid, in which a petty officer is killed and a soldier wounded, is the last raid on the Comrade of the Father. The father is taken away from the police station injured. The first statements were that the Father comrade was shot by an officer hiding in the back after entering the police station alone and receiving the soldiers, and that he was worth the revolution from the blood loss on the night of September 16-17. However, in 1996, after the Congress Preparedness Confederation, a new statement by the MK said: Baba Erdogan was shot in the back by agent Laz Nihat after taking in soldiers inside the police station.

Babylon, who opened his eyes to the world in a mountain village of Hozat in 1960, was buried on September 21, 1990, at the height of a high hill facing the Munzurs opposite the village, accompanied by slogans, with the participation of a large crowd in his village.

Baba Erdogan comrade Party is undoubtedly the most aggressive and political audacity of its own era in our history.

Turkey – Developed the Kurdistan revolution secularly as both a city guerrilla and a village guerrilla. During this period, all comrades who shouldered these great developments and carried them forward established the practice of the People’s War at the highest level in the revolution. And Baba Erdogan has been a symbol of how everything that the liquidator revisionist-rightoportunist chorus within the Party shouts ‚unenforceable‘, ‚unenforceable‘ can be done if there is Maoist leadership. Whenever the party acted under the guidance of Maoist cadres, it developed politically, militarily and massively; however, whenever the liquidator-revisionist-right opportunist chorus took over, there was a disorganization in the form of spontaneity, reformism, economicism and the distancing/removal of the masses from the Party.

During the periods led by mlms, the party’s strategy of the People’s War, which was discussed in three stages, in the first stage in the organization of more strategic defense and guerrilla regions, made the Party a practical war organization, primarily by arming it ideologically. As they opened up to new areas, they followed the tactic of establishing revolutionary bases in rural areas, accumulating power with armed propaganda and mass actions in cities, and waiting for opportunities. There has never been a ‚tactic‘ of MLMs in the history of the party to evacuate guerrilla areas and to move armed forces abroad en masse. This is a feature that begins in the emulators of Avenkian, Prachanda, Kruscev, Teng, who are more eager to overcome the masters. Today, those who are thrown from one side to the other between legalism and armed reformism are doomed to be erased from the stage of history as self-reliant, nomencturists, rather than communists.

However, despite the temporary effects of the liquidators, a significant number of the Party cadres and advanced sympathizers are shaped according to the People’s War… Still, years later, the staff and sympathizers of that period were in the ranks of the revolution and the indecive state of the revolution.

It salutes Baba Erdogan and the staff type of revolution embodied in his identity, which sheds light on the struggle of socialism and People’s Struggle with the perspective of the proletarian world revolution. We commemorate with gratitude and respect our comrades who sacrificed their lives.

As MKP, we promise to take their revolutionary ideals further by considering today’s conditions and developments from the perspective of reconstruction. We are their comrades. This steel won’t forget the water it took.

Translate »