Kategorie: Politik&Ekonomi

Dünya, Güncel Haber, Politik&Ekonomi
Uluslararası finansal sermaye 100 milyar doları ele geçirmeyi hedefliyor!

Dünya ekonomisinin yukarıdan aşağıya yeniden örgütlenmesi, gelecek için bir öneri değildir. Dünya anlamsız bir hapishanede kilitli kalırken güncelleniyor.
Küresel kilitlenmenin başlangıcından bu yana en moda yatırım alanı, küresel sermaye akışlarını belirli bir onaylanmış şirket hisse senedi ve tahvil grubuna kaydıran sözde ESG yatırımıdır. En azından geçen yüzyıldan beri en tehlikeli ve en az anlaşılan değişikliklerden biri.
BM’nin „sürdürülebilir ekonomisi“, 2008 mali krizine neden olan aynı dünya bankaları tarafından yönetiliyor. Bu sefer, Klaus Schwab’ın Dünya Ekonomik Fonu Büyük Yeniden Başlaması için hazırlanıyorlar, yüz milyarlarca dolar ve yakında trilyonlarca yatırım yapıyorlar petrol ve gaz veya kömür şirketleri gibi şirket olmayanların masrafları.
Bankacılar ve BlackRock gibi dev yatırım fonları, bir şirketin ESG (çevresel, sosyal ve yönetişim) kimlik bilgilerine dayanarak „kazananları“ ve „kaybedenleri“ seçen yeni bir yatırım altyapısı oluşturdu. Örneğin, bir şirket, farklı cinsiyetlerden yöneticileri ve çalışanları ne kadar ciddiye aldığına veya enerji kaynaklarını „yeşil“ veya „sürdürülebilir“ hale getirerek „karbon ayak izini“ ortadan kaldırmak için adımlar attığına göre pozitif puan alır. Şirketlerin sürdürülebilir küresel yönetişime nasıl katkıda bulunduğu, ESG’nin en gevşek kriteridir ve bağışlardan Black Lives Matter’a, WHO gibi BM kuruluşlarına destek olmak üzere değişebilir.
ESG stratejisinin amacı, “sıfır karbon” vaat edilen ütopyası olan verimsiz ve pahalı bir alternatif enerjiye geçiş yaratmaktır. Dünyanın önde gelen finans kurumları ve merkez bankaları bu hareketi yönlendiriyor. „Yeşil yatırım“ programlarını yürütmek için göz kamaştırıcı bir organizasyon kümesi oluşturdular.
Morgan Stanley ’sıfır karbon‘ için
2013 yılında, koronavirüsten çok önce, Morgan Stanley bankası, Morgan Stanley’nin Karbon Finansal Muhasebe Derneği’nin (PCAF) yürütme komitesine katılmasıyla 2015 yılında hızla genişleyen kendi Sürdürülebilir Yatırım Enstitüsü’nü kurdu. Web sitelerinde şöyle diyorlar: “PCAF, dünya toplumunun küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 C üzerinde sınırlandırmaya çalışmasına ve toplumu karbonsuzlaştırması ve sıfıra ulaşması gereken Paris İklim Anlaşması’nın pozisyonuna dayanıyor. 2050’ye kadar emisyonlar ”
2020’de PCAF, ABN Amro, Nat West, Lloyds Bank, Barcylays, Bank of America, Citi Group, CIBC, Danske Bank ve diğerleri gibi 100’den fazla banka ve finans kurumuna sahipti. PCAF üye bankalarından bazıları kara para aklamakla suçlanıyor. Retorik inanılırsa, artık dünya ekonomisini değiştirmek için rol model olarak yeni bir role yatırım yaptıklarını hissediyorlar. Eski İngiltere Bankası Başkanı Mark Carney, PCAF’ın danışmanıdır.
Ağustos 2020’de PCAF, küresel karbon muhasebesi için bir teklif yayınladı. Bu, bankacıların bir şirketin „karbon ayak izini“ veya ekolojik profilini derecelendirmek veya değerlendirmek için kendi muhasebe standartlarını oluşturma sürecinde oldukları anlamına gelir.
Mark Carney’nin merkezi rolü
Mark Carney, yönetim kurulu üyesi olduğu Davos Dünya Ekonomik Fonu’nun Büyük Uyumunun 2030 BM Yeşil Bölümü’nü desteklemek için küresel finansmanı yeniden şekillendirmenin merkezinde yer alıyor. Aynı zamanda İklim Eylemi Özel Elçisi olarak BM Genel Sekreteri’nin danışmanıdır. PCAF planını şu şekilde tanımladı:
“Sıfıra ulaşmak için ekonomi çapında bir geçişe ihtiyacımız var: her şirket, her banka, her sigortacı ve her yatırımcı iş modellerini ayarlamak, güvenilir geçiş planları geliştirmek ve bunları uygulamak zorunda kalacak. Finans şirketleri için bu, kendi ticari operasyonlarının ürettiği emisyonlardan daha fazlasını dikkate almaları gerektiği anlamına gelir. Yatırım yaptıkları ve kredi verdikleri şirketlerin ürettiği emisyonları ölçmeli ve raporlamalıdırlar. PCAF’ın finanse edilen emisyonları ölçme yaklaşımını standartlaştırma çalışması, her mali kararın iklim değişikliğini hesaba katmasını sağlamada önemli bir adımdır. „
İngiltere Merkez Bankası Başkanı olarak Carney, 2030 Gündemi’nin yeşil bölümünde küresel merkez bankalarını desteklemede kilit bir rol oynamıştır.Basel’deki Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) aracılığıyla dünyanın önde gelen merkez bankaları, yatırım akışlarını „sürdürülebilir“ şirketlere yönlendiren ve onların petrol ve gaz gibi „sürdürülemez“ gördüklerinden uzaklaşan altyapı O zamanlar İngiltere Merkez Bankası Başkanı olan Mark Carney, Bankanın BIS Finansal İstikrar Kurulu’nun (CSF) Finansal İstikrar Kurulu’na (FSB) başkanlık ettiğinde, 2015 yılında İklim Değişikliği Üzerine Finansal Raporlama Görev Gücü (GIFCC) oluşturdu.
CSF merkez bankacıları, milyarder Michael Bloomberg’in başkanlık ettiği GIFCC’yi kurması için 31 kişiyi atadı. BlackRock, JP MorganChase, Barclays Bank, HSBC, Swiss Re, dünyanın en büyük ikinci reasürörü, Çin bankası ICBC, Tata Steel, ENI Oil, Dow Chemical, madencilik devi BHP ve Al Gore’s Generation Investment’dan David Blood’a ek olarak LLC.
Hem PCAF hem de GIFCC üyesi olan Bank of America Başkan Yardımcısı Anne Finucane, “İklimle ilgili risklerin ve fırsatların şirketimiz içinde uygun şekilde yönetilmesini sağlamaya kararlıyız ve hükümetler ve piyasalarla birlikte çalışarak gerekli değişiklikler… İklim değişikliği şirketler için riskler sunar ve bu riskleri nasıl yöneteceklerini tanımlamaları önemlidir ”.
Başkan yardımcısı, “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki örnek bir Bank of America konut ipotek portföyü üzerinde akut fiziksel risk analizi yaparak konut kredisi portföylerindeki riskleri nasıl değerlendirdiklerini anlatıyor. Her mülke 12 potansiyel tehlikeyle ilişkili risk düzeyine göre bir puan verildi: kasırga, deprem, tropikal kasırga, dolu fırtınası, orman yangını, nehir sel, ani sel, kıyı sel, yıldırım çarpması, tsunami, yanardağ ve fırtına. kış“. Benzer şekilde, petrol, gaz ve diğer sektörlerdeki banka yatırımlarının riski Carney’nin GIFCC kriterleri kullanılarak incelenmektedir. Tüm riskler CO2 ile ilgili olarak tanımlanmıştır, İnsan CO2 emisyonlarının küresel ısınma nedeniyle gezegenimizi yok etmek üzere olduğuna dair kesin bilimsel kanıt olmamasına rağmen. Aksine, güneş aktivitesinden elde edilen kanıtlar, dengesiz bir soğuma dönemine, Büyük Solar Minimum’a girdiğimizi gösteriyor. Bu, önümüzdeki on yılda trilyonlarca dolar toplayacak olan mali çıkarları endişelendirmiyor.
Enerji yoğun bir ekonomiden ekonomik olarak verimsiz bir ekonomiye temel dönüşüm olan Büyük Sıfırlama için finansal hazırlığın bir diğer önemli unsuru, “Sürdürülebilirlik raporlarının hazırlanması için net bir standartlar dizisi sağlayan Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Konseyi’dir (CNCD). geniş bir alan yelpazesi ”. İklim güvenliğine damga vuracak CNCD üyeleri arasında dünyanın en büyük fon yöneticisi olan BlackRock, Vanguard Funds, Fidelity Investments, Goldman Sachs, State Street Global, Carlyle Group, Rockefeller Capital Management ve Bank of America gibi birçok büyük banka yer alıyor. ve UBS. Birçoğu 2008 küresel finansal çöküşünden sorumlu. Web sitelerine göre, „2011’den beri
Amaç, sigorta ve emeklilik fonları dahil olmak üzere 100 trilyon dolar değerinde birleşik serveti kontrol eden küresel finans kurumlarından oluşan bir ağ oluşturmaktır. Kuralları koyacaklar ve yarattığı karbon miktarına göre bir şirketi, hatta bir ülkeyi tanımlayacaklar. Temiz ve yeşilseniz yatırım alabilirsiniz. Bugün petrol, gaz ve kömür endüstrileri gibi karbon kirleticisi olarak görülüyorsanız, küresel sermaye akışı sizi finanse etmekten kaçınacaktır.
Saldırı altında petrol ve gaz
Bu mali kabalin acil hedefi, dünya ekonomisinin, petrol, kömür ve doğalgaz endüstrisinin bel kemiğidir. Petrol endüstrisi analistleri, önümüzdeki beş yıl veya daha kısa bir süre içinde dünyanın en büyük enerji sektöründeki yatırım akışlarının önemli ölçüde düşeceğini tahmin ediyor. BlackRock Başkanı ve CEO’su Larry Fink, „Herhangi bir şirketin büyüme beklentilerine enerji geçişinin merkeziliği göz önüne alındığında, şirketlerden iş modellerinin net sıfır ekonomiyi nasıl destekleyeceğini açıklayan bir plan açıklamalarını istiyoruz“ diye yazmıştı. 2021 için CEO mektubu. Blackrock, 7 trilyon dolardan fazla yatırımla dünyanın en büyük yatırım grubudur.
Enerji danışmanlığı şirketi WoodMac’te küresel keşif başkan yardımcısı Andrew Latham, „Sermaye çekmeye devam etmek için, portföyler avantajlı temel varlıklar etrafında inşa edilmelidir: düşük maliyetli, uzun ömürlü, düşük karbonlu variller“ dedi.
Biden yönetimi, Keystone XL boru hattının yanı sıra federal arazi ve açık denizde yeni kira sözleşmelerini yasaklayarak petrol ve gazı aşamalı olarak durdurma sözünü şimdiden yerine getiriyor. Petrol ve gaz sektörü ve petrokimya gibi yan ürünleri dünya ekonomisinin merkezinde yer almaktadır. Devlete ait ve borsaya kote şirketler de dahil olmak üzere dünyanın en büyük 50 petrol ve gaz şirketi 2015 yılında yaklaşık 5,4 trilyon dolarlık gelire sahipti.
Yeni Biden yönetimi fosil yakıtlara yönelik ideolojik muhalefetini artırdıkça, dünya petrol ve gaz yatırımlarında ani bir düşüş görecek. Davos Dünya Kupası oyuncularının ve ESG finans oyuncularının rolü bunu sağlamaktır. Ve kaybedenler biz olacağız. Teksas’taki son kar fırtınaları sırasında olduğu gibi enerji fiyatları fırlayacak. Sanayileşmiş ülkelerde elektrik maliyeti, üretim için engelleyici olacaktır. Ama merak etmeyin. Bunların tümü devam eden Büyük Sıfırlamanın ve yeni ESG yatırım doktrininizin bir parçasıdır.
2010 yılında, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli Çalışma Grubu 3 başkanı Dr. Otmar Edenhofer bir gazeteciye şunları söyledi: “Küresel zenginliği iklim politikası yoluyla fiilen yeniden dağıtıyoruz. Uluslararası iklim politikasının çevre politikası olduğu yanılsamasından kurtulmalıyız. Artık çevre politikasıyla neredeyse hiçbir ilgisi yok ”. Dünya Ekonomi Fonu’nun Büyük Sıfırlanması, Klaus Schwab’ın koronavirüsün ekonomik yıkımını yansıtan harika bir fikri değil. Para ustaları tarafından uzun zaman önce planlanmıştı.
F. William Engdah

Makaleler, Politik&Ekonomi, Toplum&Yaşam
Emperyalist-Kapitalizmin Giderilemeyen Genel Krizi Türkiye’de Karşılığını Buluyor

Emperyalist-kapitalist sistem ve üretim tarzına içkin olan ve kapitalizm yok edilmeden ortadan kalkmayacak çelişkiler, ona özgü tüm bu karşıtlıklar hala dünyayı kasıp kavuran Covid-19 salgını gibi olağan üstü şartlarda hafiflemez, bilakis şiddetlenerek ağırlaşır. Ekonomiyle ilgili kurumlar, emperyalist tekellerin sözcüleri tarafından dünya iktisadında 2021 yılında yüzde sekiz ile on arasında daralma beklentisi açıklanmaktadır. Türkiye’nin sanayi üretimi ve ticarette en fazla bağımlı olduğu Avrupa ekonomisi belirtilen daralmada ABD ile yarışır durumda. Toplumun sağlık ve yaşamının korunması ve merkeze alınması yerine tamda kapitalizmin niteliğine uygun olarak sermayenin ihtiyaçlarının merkeze konulduğu kapitalist dünyada insanlar kitle bağışıklığına bırakılarak sermayenin bekası için işçiler çalışmaya zorlandı. Tüm çabaları sermayenin geleceği için çalışanların ölüme yollanması pahasına rağmen kapitalist üretim ve ticaret hacmindeki daralmanın durdurulması başarılamadı.

Salgın Hastalık Ekonomik Sorunları Büyütüyor

Sürekli büyümek zorunda olan tekeller dünyasındaki kapitalist üretim sisteminde daralma süre gelen krizin ağırlaşması demektir. Dünyada artan işsizlik, iflasların genel niteliği, yoksullaşma, ücret kesintileri ve ücretlerde düşme, yokluk ve perişanlığın işçi sınıfı ve halk kitlelerini sarmasıdır. İşsizliğin artmadığı tek bir ülkenin bile olmaması tesadüfi değildir. Emek gücünün bir kısmının üretim dışına itilmesi kapitalist üretim biçiminin genel niteliğidir, ama kriz dönemlerinde üretimin yavaşlama ve durma seviyesiyle orantılı iş çığırından çıkar ve işsizlik genel bir hal alır. Covid-19 salgını sürecinde toplumsal olarak ağır biçimde etkilenen halk kitleleri hastalığa karşı korumasız kalmalarının yanında birde açlık ve işsizliğin getirdiği çaresizlikle boğuşmak hayatta kalma sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Sağlık hizmetinin sermayenin azami kâr alanına dönüştürüldüğü kapitalist toplumda gelişmiş tıp bilimi, ilaç, araç, ekipmanların sınırlı sayıda kişilerin özel mülkiyetinde olması kitlelerin sağlık hakkına erişimini engelleyen temel faktördür. Kapitalist üretim ve meta egemenliğinin sürdüğü toplumsal koşullarda ne işsizlik, ne açlık ve yoksulluk ne doğanın tahrip edilmesi, nede yeterli parası olmaması nedeniyle ilaç alamama, tedavi olamamaktan emekçilerin ölüp gitmesi son bulur. İşçi sınıfı kapitalizmi yok edip sosyalizmi kurmadığı sürece kapitalizmin tüm kötülüklerine maruz kalmaya devam edecektir. En gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkelerde dahil hiçbir ülkede salgın döneminde kapitalistler ve onların sınıf devleti tarafından işçi sınıfının zerre kadar önemsenmediği görülmektedir. Keza yoksulluğa ve sefalete itilen emekçilerin sayısında büyük artış yaşanırken pandemi sürecinde dünyanın en zenginlerinin servetlerindeki ciddi artışlar dikkat çekici olsa da sömürücü sistemin niteliğine uygundur. Kapitalizmde sermaye, zenginlik ve servet sınırlı sayıda kişide birikirken yoksulluk ve sefalet halk kitlelerinde birikir.

Emperyalist Tekeller Arasında Çelişki Keskinleşmiştir

Kapitalist-emperyalist sistemin taşıdığı karşıtlıklar ekonomideki çöküşle birlikte çok daha keskin hale gelmesinin sonuçları emperyalist ülkeler arası siyasetin her adımında görülmektedir. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin keskinleşmesi, pazarlara hakimiyet uğruna rekabetin askeri metotlarla çözülmesi yoluna kayması politikasında her geçen gün artan eğilim, emperyalist kamplaşmalar ve birliklerine açıktan karşıt pozisyon almalar dünyaya hakim haydut sömürgeci ülkeler arasında eskiden gösterilen sahte dostluk gösterilerinin çoktan sona erdiğini göstermektedir. Tarihte kanıtlandığı gibi kapitalist ülkeler arasında dostluk diye bir şey yoktur, o ülkelerin burjuvazilerinin çıkarları vardır. Gerçek manasıyla dostluk ancak sosyalist uluslar ve ülkeler arasında olur. Dünyaya emperyalistler hakim ve her kıtada bağımlı ulusların ve ezilen halkların kanı akıtılıyor. Ekonomik avantajlarıyla yükselen ve kapitalist dünyanın siyasi dengelerini sarsan emperyalist Çin emperyalist ABD için baş düşman ilan edilmiştir. Keza Japonya ile Çin arasındaki çelişki ve rekabet keskinleşmiştir. Öte yandan ABD’nin İngiltere, Fransa, Almanya ile birlikte NATO konseptiyle Rusya’yı kuşatma stratejisi yürürlükte ve ilerlemektedir. Çin pazarında önemli avantajlar sağlansa da Çin ile Batı Avrupa ülkeleri arasındaki çelişkiler ve rekabet keskinleşmesi engellenemiyor. İngiltere, Fransa, Almanya gibi emperyalistler ABD ile Rusya’nın egemenlik hattı olan Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Polonya, İskandinav ülkelerinde hamleler yapmakta, Karadeniz’de etki alanının oluşturulması için ABD tarafından Romanya, Bulgaristan’a askeri yatırımlar yapılmaktadır. Bu konsept dahilinde Yunanistan’a daha fazla ağırlık verilip Güney Kıbrıs’a askeri yığınak yapılırken Rusya’nın etkisine karşı Türkiye’nin mutlaka elde tutulması, öte yandan Mısır, Lübnan, Ürdün üzerinde yoğunlaştırılan etkiyle Akdeniz’de Rusya etkinliğine izin verilmemesi, bununla birlikte Çin’in “tek yol, tek kuşak” projesine oluşturulması gerekli setlerin ayakları oluşturulmuş olacağı planlanmaktadır. Kıyasıya rekabet sürmektedir, ama Rusya ve Çin’in etki alanlarının güçlenmesi ve genişlemesi durdurulamamaktadır. Ayrıca genel bir silahlanma yarışı, yeni silah denemeleri sürmektedir. Suriye, Libya, Yemen’de “soluklansa da” Ukrayna’da süren savaşlara Kafkasya’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında Eylül 2020’de çıkan savaş eklenmiştir. Nahçıvan’ın Ermenistan sınırları içinde, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan sınırları içinde özerk olarak 1917 Sovyet Sosyalist Devriminden 1991’e kadar sosyalizm bayrağı altında kardeşçe yaşadığı Ermeni ve Azeri halkları ve ulusları yeniden düşmanlaştırıldı. Bu olgu daha büyük savaşa hazırlanan emperyalistlerin uygun olan her alanda kışkırtılan ve daha küçük ve bölgesel savaşların çıkarılması yolu ile bir birini yıpratacak, bölge ülkeleri bu savaşlarda taraf olmaya zorlanarak daha keskin ayrışımlar sağladıkları görülmeli. Bu somut olgular barışçıl bir dünyayı değil, kana susamış kapitalist cellatların savaşla kana bulayacakları bir dünyayı işaret etmektedir. 

Zenginler Daha da Zenginleşti

 Dünyada yoksulluğu sonlandıracak harcama miktarı en zenginlerden birinin serveti bile etmiyorken bir buçuk milyar insan gerekli gıdaya, sağlığa, konuta ulaşamıyor. Yeterli gıda ve hizmet potansiyeli ve kaynağı fazlasıyla var, ama emekçi insanlar bunlara ulaşamıyor. Yoksulluk ve açlık her yerde artmaya devam ediyor. Bu somut sonuçlar emek ile sermeye arasındaki karşıtlığın göstergesidir.

Dünyada temel çelişki olarak emek ile sermaye arasındaki antagonist karşıtlık keskinleşmektedir. Her yerde öfke ve hoşnutsuzluk birikmiştir. İşçi sınıfının yeniden büyük mücadeleye tutuşmasının nesnel koşulları daha da olgunlaşmaktadır. Sınıf mücadelesinin gelişmesi şartları dikkate alınarak emperyalist burjuvazi tarafından tedbir olarak sistemlerin faşistleştirilmesi eğilimine girilmesi tesadüfi değildir. Fakat ne yapılırsa yapılsın sömürü, savaş ve eşitsizlik üreten kapitalist sisteme karşı devrimci proletaryanın sosyalizm mücadelesi engellenemeyecektir. Kapitalizmin genel krizine çözüm bulamayan hükümetler dışta saldırganlık içte baskı politikasına sarılıp milliyetçilik, dini gerici düşüncelerle halk kitlelerini aldatmaktadırlar. Fakat emek ile sermaye arasındaki temel çelişmede belirleyici olan yön burjuvazi değil devrimci proletaryanın iktidarın kazanılması uğruna yürüttüğü sınıf mücadelesidir. Çeşitli özgünlükleriyle her bir ülkede nesnel şartların sunduğu lehe avantajlar komünistlerin kararlı çalışmalarıyla birleştiği oranda devrim mücadelesi gelişme kat edecektir.

Sadece kendi aralarında değil, emperyalistlerin kendilerine bağımlı olan yarı-sömürge ülkeler (küçük ve görece gücü sınırlı ülkelerde dahil) ile emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler keskinleşmiştir. Emperyalist tekeller arasındaki rekabet yarı-sömürge birçok ülkenin bağımsızlığının tümüyle ayaklar altına alınması, devlet düzenlerinin çökmesi, sonu gelmez iç savaşlarla bitip tükenmesiyle somutlanmıştır. Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen, Sudan, Mali vb. vd. çeşitli ülkelerdeki durum emperyalistlerin bağımlı ülkeler üzerinde artan genel baskının birer son örnekleridir. 

Bağımsız bu ulusların emperyalist haydutlarca dilediklerinde bombalanması, işgal edilmesi bağımsızlığın biçimsel, sorunun çözümünde her hangi bir hükümet veya lider değişiminde olamayacağı, doğrudan emperyalizmin kovulması, yani ulusun gerçekten bağımsız ve özgür olabilmesinin proletaryanın iktidarı sorunu olduğu unutulmamalı. Emperyalizm çağında ulusun kurtuluşu proletaryanın kurtuluş davasına bağlandığı gerçeği, emperyalistlerin birçok bağımsız ülkeyi yıkıp harap ettiği diğerlerinin ise baskı ve tehdit altında olduğu koşullarda daha iyi anlaşılmaktadır. 

Türkiye’de Ekonomik, Sosyal, Siyasal Kriz Derinleşiyor

 Gövdesiyle emperyalist tekellere bağımlı Türkiye’de ise durum kapitalist dünyada baş gösteren büyük sorunların uç örneklerini sunuyor. Daha önceki değerlendirmelerimizde mevcut faşist düzende çözülmesi mümkün olmayan temel meselelerin ağırlaşacağı, ekonomik, siyasi ve toplumsal olarak sorunların büyüyeceği üzerinde sıklıkla durulmuştur. Demokratik hak ve toplumsal isteklerin dışlanması üzerine bina edilen ezilen ve sömürülenler başta olmak üzere, keza rekabet halinde hükümete muhalif burjuva partilerde dahil kendisine biat etmeyen hemen her kesimin üzerinde devlet baskısı ve şiddetinin arttırılmasına dayanan bir yönelin anlamına gelen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildiğinde “Türkiye’nin uçurulacağı” vaat edilmişti, ama ekonomik olarak çöken, siyasi krizden kurtulamayan genel tablo çırılçıplak daha da görünür hale geldi.

“Cumhur Başkanlığı Hükümet Sistemi” denilen yönetim şekli güçlerin tek merkezde toplandığı sivil hükümet eliyle uygulanan darbe rejimidir. Yönetiminde AKP yalnız değildir. Vatan Partisi-Doğu Perinçek, Ergenekon kanatları, BBP, yanı sıra çeşitli cemaat, tarikatlar ve en gerici çevrelerin dahil olduğu “cumhur ittifakı” bir büyük siyasi kamp olarak AKP-MHP tarafından temsil edilmektedir. MHP’nin aşırı milliyetçi, ırkçı, yayılmacı faşist siyasi politik düşüncesi AKP hükümetinin yönetim “modeli” olarak uygulanmaktadır. Çok güçlü olduğu varsayılan hükümet esasta MHP ile rehin alınmıştır. Türk milliyetçiliği ve islam diniyle sentezlenmiş burjuva faşist ideoloji (Ki bu Kemalist burjuva ideolojinin güncel uygulama biçimidir) hakim Türk burjuvazisinin topluma egemen olan ideolojisidir ve AKP’nin halk düşmanı politikaları egemen burjuvazinin bu gerici sınıf ideolojisiyle meşrulaştırılmakta, kitlelerin gözüne serpilen milliyetçilik külüyle gerçekler görünmez kılınmakta, itaat, sabır ve şükür etmeyi vaaz eden İslamiyet ile bilinçler uyuşturulmaktadır. 

ABD emperyalizminin yoğun desteğiyle hükümete yerleşen AKP hiç kuşkusuz ekonomik ve siyasi olarak emperyalist tekelleri ve onların işbirlikçileri durumundaki komprador egemen burjuvaziyi ve büyük toprak sahipleri sınıflarını temsil etmektedir. İşçi sınıfı emekçi köylülük başta tüm halk kitlelerinin çıkarlarının karşısında sermayenin çıkarlarının koruyucusu AKP-MHP siyasi kampı da Türk burjuvazisinin kendi aralarındaki çelişkilerin keskinleşmesinin tüm içsel özelliklerini bağrında taşımaktadır. Çeşitli sermaye grupları, rant, rüşvet, spekülasyon ve her türden yasa dışı faaliyetlerden palazlanan yapılar, dokunulmaz, her türden imtiyazdan yararlanan ve yüksek gelirle ödüllendirilen sivil ve askeri bürokrasi toplumsal baskı, devrimci kitlelerin sindirilmesi, siyasete yön verilmesi yanında gelişebilecek sınıf mücadelesi dinamiklerine karşı kullanılacak silahlı çete, mafya örgütlenmeleriyle iç içe geçmiş hükümet yapısının kurulduğu çıkar birliği aynı zamanda bu gerici faşist güç ve yapıların çıkar çatışmalarının sürekliliği nedeniyle çatlamaya gebedir. Aldatma politikası yoksulluk, açlık, işsizlik duvarına çarptıkça kitle desteği eriyen AKP’nin yıpranması güç kaybının durdurulamaması durumu faşist bloğun çatlamasını doğuracaktır. Ama buna rağmen emperyalist tekellerin, egemen Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarını en iyi biçimde karşılayan AKP devlet iktidarının her yönlü aracılığıyla sonuna kadar kullanılacak, işe yaramaz hale geldiğinde ise yerini kitleleri aldatacak bir başka hükümete bırakacaktır. 

Türkiye hiçbir zaman demokrasi olamadı, mevcutta da demokrasi değil, faşizm cumhuriyetin başından itibaren tepeden aşağıya devlet aracılığıyla uygulanmaktadır. AKP-MHP ittifakıyla faşist diktatörlük tahkim edilip vidalar daha da sıkılsa da, daha önceki yönetimlerin yaptıklarını yapmaktadırlar. Toplumsal koşulların değişimiyle beraber sadece yöntemler çeşitlenmiş ve sermayenin baskı ve egemenliği işçi sınıfı ve tüm halk kitleleri üzerinde daha da şiddetlenmiştir. 

Bağımlılık ilişkisinde tek merkeze değil de çoklu emperyalist tekellere bağlı olunması emperyalist tekellerin keskinleşen rekabeti nedeniyle dolaysız olarak egemen Türk burjuvazisinin kendi arasındaki çelişki ve rekabete yansımakta devlet iktidarına hakim olma kaygısını kızıştırmaktadır. “Cumhur” ve “millet” ittifakları arasında ayrılmış burjuva siyasi kamplar birbirlerine karşı dururken her biri kendi içinde ciddi çelişkiler taşımaktadırlar. 

Gerek “cumhur ittifakı” partileri, gerekse HDP ile isimlerinin dahi anılmasını istemeyen CHP, İYİP gibi “millet ittifakı”nı oluşturan partiler ve de AKP’den kopanların oluşturduğu DEVA (Ali Babacan), Gelecek Partisi (Ahmet Davutoğlu) olsun burjuvazinin çeşitli eğilimlerini temsil eden bu partilerin hiç birinde demokratik nitelik yoktur. Nüans olarak farklı söylemlerde bulunsalar da burjuvazinin sömürücü faşist dikta rejiminin savunucusudurlar. İşçi sınıfına ne vaatte bulunursa bulunsun burjuva partilerin aldatmacalarına kanmama deneyimi ve bilincini edinene kadar işçiler sermayenin temsilcisi bu partilerin etkisinde olacaklardır ama işçi sınıfı bizzat kendi deneyimiyle ve sınıf bilinçli proleterlerin aydınlatıcı çalışmaları örgütleme ve birleşmeleriyle hiçbir burjuva partinin arkasından işçilerin, emekçi halk kitlelerinin, emekçi köylülerimizin gitmemesi gerektiği eninde sonunda kavranacaktır. 

Gerçekler Yalanlarla Gizleniyor

Peki faşist devlet diktatörlüğünün kaptan köşkünde keyif çatan AKP ve mutlak şefinin ordu, polis kurşunları, mahkemeler, hapishaneler, yasaklar, valiler ve imamlar ordusuyla yürüttüğü yönetim nasıl bir ekonomik temele dayanmaktadır?! Sadece finansal-mali yönden değil, kapitalist sanayi üretimi yüzde yetmiş oranında Türkiye ithalata bağımlıdır. Bankalar ve kapitalist sanayi üretimi emperyalist tekellere bağlıdır. Ticarette ihracat ithalatı karşılamamaktadır. 1838-39 Osmanlı’dan günümüze cari açık sürekli büyümektedir. Türk lirası döviz, dolar karşısında değer kaybında adeta erimiştir. Borç stoku 500 milyar dolara dayanmıştır. Bu rakam Türkiye’nin 1980’de 16 milyar dolar olan dış borcuyla kıyaslanmasıyla aradaki uçurum daha iyi anlaşılacaktır. Merkez Bankası’nın rezervleri erimiş 35 milyar dolar civarında borçlanmıştır. Ekonomik çöküş tehlikesi sıralamasında dünyada ilk üç ülke arasındadır. Keza dünya piyasasında ortalama faiz oranı yüzde 1’in altındayken, Türkiye yüzde 8 ile 13 bandında ancak borç bulabilmektedir. Son on sekiz yılda sadece faiz ödemesi miktarı 510 milyar dolar civarındadır. Borç ödemeleri yeni borçlanmalarla yapılabilmektedir. TÜİK tarafından yüzde 15,61 olarak açıklansa da gerçekte enflasyon yüzde 35’lerin üstündedir. Maaş ve asgari ücretin düşük tutulması için rakamlarla oynanmaktadır. Yüksek vergiler ile rantçı, bürokratik, askeri devlet halk kitlelerinin sırtında büyük kambur durumundadır. Vergilerle yüzde 95’i halktan toplanan devlet maliyesinden burjuvaziye sürekli sermaye aktarımı yapılmaktadır.

Bu ekonomik tabloda zenginliğin yaratıcısı olan işçi sınıfı ise yokluk ve sefalete itilmektedir. İşçilerin yüzde 65’nin 2.324 TL asgari ücretle çalışmaya zorlandığı, emekçi köylülerin yoksulluktan kurtulamadıkları, keza ekonomisi çökertilmiş ve ulus olarak sistematik faşist baskı altında vergi toplanması, doğal kaynaklarının işletilmesi fakat toplumsal hizmet harcamalarının yapılmayarak sömürünün Türk burjuvazisine aktarılması şeklinde vergiler yoluyla keza Kürt emekçilerin sermaye için ucuz iş gücü rezervi oluşturması ve pazarı denetim altına alınmış Kuzey Kürdistan’ın yağmalanmasını da kapsayan bu kapitalist vahşi sömürü düzeni AKP-MHP’nin temsil ettiği ekonomik düzendir. Şiddet araçları kullanılsa da ekonomik ve siyasi olarak her açıdan tıkanmış sistemin çürümüşlüğü giderilmez niteliktedir.

Dış Politikada Saldırganlık İçte Artan Baskı

İçteki çökme, siyasi kriz dışarıda savaş, işgal ve yayılmacılık politikası ile giderilebileceği hesaplanmakta, Irak, Suriye’de (Batı ve Güney Kürdistan’ı kapsamaktadır) işgal savaşında ısrar edilmektedir. Libya’da savaşmakta, Akdeniz’de petrol-gaz rezervleri pastasından pay alabilmek için askeri güç sahaya sürülmektedir. Kışkırtılan Ermenistan Azerbaycan savaşında Azerbaycan tarafında savaşın parçası aktif unsuru durumunda olan Türkiye bölge ülkeleriyle ciddi krizler yaşamakta, öte yandan özellikle Rusya ve ABD, Rusya ve Almanya, İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkeler arasındaki keskin rekabette arada oynama yolu ile kendisine avantaj elde etme peşinde olmuştur. Kürt ulusu üzerinde baskının sürdürülmesi Irak, Suriye, İran’daki Kürtlerin siyasi ve politik iradelerinin yok edilmesi – büyük bir Pazar olması ve bu ekonomik temeli kaybetmek istememesine bağlı olarak – Türk burjuvazisinin dış politikasının ana hedefini oluşturmaktadır.

HDP’nin kapatılması planları,  Kürt milletvekillerinin tutuklanması, kalan tüm vekillerin tutuklanma tehdidi altında olması, Kuzey Kürdistan’da Kürt belediye başkanlarının yerine vali, kaymakam vb. memurların kayyum olarak atanması ve sonu gelmeyen tutuklanmalar, Türk burjuvazisinin temsilcisi siyasetçilerin Kürtleri – yabancı ulusları ve çeşitli milliyetleri de – aşağılayan politikasının normalleştirilmesi ve daha bir saldırgan tutum, Batı, Güney ve Kuzey Kürdistan’da büyük anlatılmaz toplumsal acılar ve yıkım yaratan haksız savaşın sürdürülmesi, tüm bunlar Kürt ulusu üzerinde milli baskının çok çok şiddetlendiğinin göstergesidir.

Şiddetlenen milli baskı Türkiye’de devrimci proletarya, demokratik ilerici kesimler üzerinde şiddetlenen baskıyla bütünleşmiştir. Milli baskı, din baskısı diğer ifadeyle din ve inanç özgürlüğü sorunu, fikir özgürlüğü, örgütlenme, yürüyüş, sendikalaşma hakkı, grev hakkı gibi temelde demokrasinin konusu olan tüm toplumsal taleplerin savunucusu kesimler faşist diktatörlük tarafından ezilmektedir. Baskı, kitleler üzerinde devlet şiddetinde ne kadar artış olursa olsun Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerden işçi sınıfı ve tüm halklarımızın demokrasi ve özgürlük isteklerinde zayıflama olmayacak, aksine demokratikleştirilmiş sistem isteği toplumsal olarak güçlenecektir. Fakat demokrasi mücadelesinin hangi sınıfın önderliğinde gelişebileceği konusunda net ve doğru fikirlere sahip olunması önemli bir husustur. 

AKP-MHP faşist bloğuna karşı kimi sosyal reformist partilerinde desteklediği ama esasta HDP tarafından sıklıkla demokrasi inşası için “demokrasi bloğu kurulması” çağrısı muhalefetteki CHP başta olmak üzere “millet ittifakı”na ve diğer burjuva partilerine yapılması son derece ilkesizdir. Demokrasi düşüncesi ve ilkeleri olmayan burjuvazinin görüntüde demokrasiyi savunur gözüken ama gerçekte demokrasiyle alakası olmayan gerici partilerden demokratikleşmeye öncülük edilmesini istemektir ki bu olanaksız bir istek ve halk kitlelerinin olmayacak beklentilere sürüklenmesi bakımından da bir aldatmacadır.

Sermayenin işçi sınıfı üzerindeki baskısı artmaktadır. Sömürüyü ağırlaştıracak yeni yeni yasalar çıkarılırken, işçilerin koşulların iyileştirilmesine yönelik en küçük örgütlenmesi ve eyleminin karşısına asker ve polis çıkarılmaktadır. Çalışabilir nüfusun sadece yüzde 43’nün çalışma yaşamına katıldığı milyonlarca işsizin olduğu dahası resmi rakamlara göre 17 milyon kişinin sosyal yardımlarla yaşadığı işçi, emekçi köylü, memur, küçük esnaf ve üreticilere kadar halk kitlelerinin bankaların borç kölelerine dönmüşmüş olması ve Covid-19 salgın hastalığın getirdiği ağır yüklerle birlikte düşünüldüğünde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de emek ile sermaye arasındaki çelişki keskinleşecek, hakları için mücadele eden işçi sınıfı ile sermayenin koruyucusu devlet gücü daha fazla karşı karşıya gelecektir. İşçilerin grev yasaklarını dinlemeyeceği, sendika ağalarını ezip geçeceği zaman çok uzak değildir. 

Bu Faşist Ablukayı Proletaryanın Sınıf Gücü Dağıtabilir

İşçi sınıfının çektiği perişanlığın döne döne onlara anlatılmasına ihtiyaç yoktur, işçilerin çekilmez berbat şartlardan nasıl çıkacağına dair düşünceye ihtiyacı vardır. Genel görünümüyle nesnel koşullar sınıf mücadelesinin gelişmesi yönünde avantajlar sunmaktadır. Fakat işçi sınıfının dağınık ve örgütsüz olması ve birleşememiş olması nedeniyle gücünü gösterememesi gibi komünist hareket de güçsüz, dağınık olması ve önderlik görevini yerine getirmek kapasitesini yakalayamamış, dahası işçi sınıfı içinde kök salamadığı için proletaryanın sınıf gücünü mücadeleye aktaramadığı için güçsüzlüğü de aşamadığının da görülmesi gerekmektedir.  

Keza toplumsal canlı ve güncel bir istek olan demokrasi sorunun gelişmesi proletarya önderliğinde sınıf mücadelesine bağlıdır. Emperyalizme bağımlı komprador egemen burjuvazinin temsilcisi her renkten burjuva partilerden hiç biri tutarlı biçimde faşizme karşı duramazlar – çünkü savunucusudurlar – devlet düzeninin demokratikleştirilmesine öncülük edemezler.

Demokrasinin konusu olan tüm meselelerin çözülmesi, devlet düzeninin demokratikleştirilmesi doğrudan proletaryanın sınıf savaşımının önemli bir parçasıdır ve onun gelişmesine bağlıdır. Devrimci halk kitleleri ancak mücadele ile, yaptırım gücüyle demokrasiyi güvenceleyebilir, toplumsal ilerleyişini sosyalizme doğru geliştirebilir. Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kuzey Kürdistan proletaryası uyuyan bir devdir, uykusundan uyanması, uyandığında sınıf düşmanının kafasına demirden yumruğunu isabetle indirebilmesi için komünist hareketin çok daha kararlıca, zenginleşmiş yol ve araçlarla proletaryanın içinde çalışması gerekmektedir. 

Halk kitleleri asla hortumcular, spekülatörler, rantçılar, kan emeci sömürücüler ve faizcilerin düzenine mahkum değildir. İnanıyoruz ki zor ve meşakkatli yollardan geçerek de olsa kendi kurtuluşlarını sağlayacak sosyalizm ve komünizm yolunda iktidar bilinciyle işçiler ve emekçi köylüler, tüm halk kitleleri proletarya partisinde birleşecek ve sınıf mücadelesini geliştireceklerdir.  

Dünya, Politik&Ekonomi
Sağcı Rejimler, Tekeller ve Devlet

Kancha Ilaiah Shepherd

Küreselleşmiş bir dünya pazarında tekeller, karargahlarının ülkelerindeki demokratik devlet aygıtını daha önce hiç olmadığı kadar kontrol edebilecekleri bir şekilde büyüyor. Sağ kanat partiler, tekelci evlerin tam desteğiyle iktidara geldiklerinde, tekelciler ile pazarlarına erişimlerinin herhangi bir engel olmaksızın izin verilmesi gereken parti arasında bir sözleşme vardır. Sözleşmenin bir kısmı, tekelcilerin seçimleri finanse etmesi ve karşılığında tekellerin üretim merkezlerini ve iş ağlarını devlet müdahalesi olmaksızın genişletmelerine izin verilmesi gerektiğidir. Sağcı rejimler ayrıca vergi indirimleri vaat ediyor ve her anlaşmada ceza veriyor.

Bu yeni ‚Sağcı Rejim‘ modeli Amerika’da 2016-2020 arasında Trump döneminde denendi ve 2014’ten itibaren Modi’nin Bharatiya Janata Partisi rejimi sırasında uygulanmaya başlandı. Trump rejimi, uzun bir deneyime sahip olan normatif Cumhuriyetçi modelden saptı. tekelci şirketler üzerinde makul kısıtlamalarla demokratik devleti yürütmek. Sağcı rejimler, demokratik rejimleri ve ekonomiyi yönetmek için dinden, demokratik planlamadan, kurumsal ampirik çalışmalardan ve refah yatırımlarından daha fazla fikir ödünç alıyor.

Tekellerin sağladığı büyük miktarda para gücüyle insanları kendilerine oy vermeleri için harekete geçirmek için dini milliyetçiliği kullanıyorlar. Ancak Hindistan’da BJP deneyi yenidir. Hangi yöne gidiyor bir milyon dolarlık soru. Hintli sağcı rejim, çoğunluğu teokratik muz cumhuriyetleri olan Hindistan çevresindeki Müslüman rejimlere karşı koymaya çalışıyor. Amerika’nın tersine, sağcı rejim muhalefeti tekelci tek boyutlu desteğin yardımıyla yok ediyor. Bu, demokrasi için çok daha büyük tehlike oluşturmaktadır.

Bir süredir, özel ekonomiler üzerinde devlet kontrollerini kullanan çoğu liberal demokrasiye, doğru ideologlar tarafından lisans rajı olarak saldırılıyor. Sağcı rejimler, tekellerin her şeyi kendi başlarına yapmalarına izin vermek için diğer uca giderler. Süreç içinde devletin her alanda zayıflaması muhtemeldir ve dini aşırılık ve tekeller daha fazla güç kazanır. Amerika’da böyle bir ifade, 6 Ocak ayaklanmasında demokratik kurumsal karargahın – Capitol Hill’in – kendisinde görüldü.

Hindistan’da da Hindu sağının ve tekellerinin birbirine yardım etme biçimi devletin zayıflamasına yol açabilir. Polis ve ordu dahil olmak üzere devlet kurumları ruhsal olarak motive olduklarında, aynı zamanda sağ kanat ve tekellerle uyumlu hale gelirler ve anayasayı baltalarlar. Amerika’da tam olarak böyle oldu. Polis, aşırı sağcıların istediği zaman Capitol Hill’e girmesine izin verdi ve Trump’ı destekleyen tekeller, onların bir parçası olduğu için onları finanse etmiş görünüyor. Amerikan devleti çok büyük olduğu ve demokrasi o kadar derin olduğu için tehlikenin üstesinden gelebilir. Ancak, şimdi bile sorun bitmedi. Hindistan’da böyle bir ayaklanma, egemen sağ kanadın tekellerle işbirliği içinde gerçekleşmesi halinde, mevcut demokrasi bunun üstesinden gelemeyecektir.

Hint tekellerinin devletin kontrollerinden güç ve mali özerklik kazanma ve sadece dini operasyonlarla değil, sağcı siyasi operasyonlarla işbirliği yapma şekli, tehlike yakın. Hindistan polisi ve ordusu da ruhi açıdan giderek daha fazla duygusal hale geliyor. Hindu ruhani güçlerinin kast kültürel karakteri göz önüne alındığında, bir zamanlar böyle bir ideolojinin meşruiyeti hem sivil toplumu hem de her şeyi kontrol etmek isteyen piyasa güçlerini güçlendirir, üstünlük kazanır. Piyasa güçleri bu meşruiyeti tam kontrol için kullanır. Bu, kâr ve açgözlülük tarafından yönetilen piyasa güçlerinin temel bir eğilimidir.

Genelde tekeller sol siyasi güçlerle uyumlu değildir. Sol güçler demokratik anayasalara karşı çıksalar da bu yapıları değiştirmek için zor bir yol seçmeleri gerekiyor. Sağcı güçler böyle sert bir yol seçmek zorunda değiller. Din, onlara meşruiyet veren ve fazla mücadele etmeden faaliyet göstermeleri için alan sağlayan yerleşik bir yapıdır. Sol ideoloji hem dünyada hem de Hindistan’da ciddi bir gerileme yaşadığı için liberal kurumlarla çalışmak zorunda. Dünyanın her yerinde yaptıkları bu.

Çin’de sol* iktidarda olsa da tekellerin ortaya çıkmasına da izin verdi. Son zamanlarda tekel kast gerginliği ile karşı karşıya kaldı. Alibaba (Jack Ma) ile Çin devleti arasındaki gerilim budur. Devlet kontrolü hala güçlü olduğu için Alibaba’nın yuvasına çekilmesini sağladı.

Hindistan gerçek bir riskle karşı karşıya kalabilir. Tarım kanunları bu riskin bir ifadesidir. Hindistan’daki tekeller, tarımsal ürünler üzerinde denetim sahibi olmak istiyor. Köy düzeyinde geleneksel dağıtım yapılarını sökmek istiyorlar. Köy türünün geleneksel dağıtım merkezleri zenginlerin ve yoksulların ihtiyaçlarını karşılıyor. Tekeller fakirleri umursamıyor. Sadece alıcı istiyorlar. Doğal olarak zenginler gerçek alıcılardır ve fakirler yalnızca tesadüfi alıcılardır. Tarihsel olarak sağcı rejimler fakirler hakkında pek düşünmezler. Sağcılar arasında kökleşmiş bir insan hakları ideolojisi yoktur. Rastriya Swayamsevak Sangh (RSS) ideolojisinde böyle bir insan hakları söyleminin yokluğunu görebiliriz. Zenginlerin kültürel milliyetçiliğiyle ilgilenir.

Devasa tekellerle işbirliği yapan sağcı rejimler, yavaş yavaş katı teokratik sistemlere kayarlar. Çünkü tekeller, teokraside demokraside olduğundan daha güvende hissederler. Herhangi bir demokratik devlet o aşamaya ulaştığında, bu demokrasinin sonu demektir. Hindistan türünün anayasası da bu yolda çökecektir

Politik&Ekonomi
ÜRETENLER AÇ SERMAYEDARLAR İSE LÜKS VE ŞATAFAT İÇİNDE

Yalan, dolan, çarpıtma ve manipülasyon üretme merkezleri burjuva medya tekeline rağmen toplumsal gerçekler gizlenemiyor. Savaş medyası egemen sınıf refleksi ile AKP hükümeti, ebedi liderleri RTE ve en önemlisi de devlete hakim bürokrasi ile tam uyum içinde Türkiye ve K. Kürdistan proletaryası, tüm emekçi halklarımızı aldatma görevini yerine getirmektedir. İşçiler, emekçi köylüler, küçük esnaflar, çeşitli mesleklerden çalışanlar, küçük üreticiler, sağlık ve eğitim emekçileri her geçen gün zorlaşan yaşam şartları karşısında per ü perişan olsalar da gerici, faşist AKP hükümetine ve onun emrindeki basına göre her şey yolundadır. Onlara göre iktisadi kriz dış güçlerin işidir. Dünya gerçekliğinden uzaklaşarak öbür dünyadan mutluluk ve bolluk vaat eden İslamiyet’in ruhani dünyasında kaybolmuş, bilinci uyuşmuş kitlelere şırınga edilen milliyetçilik zehriyle AKP+MHP ve diğer girici kesimlerin etkisinden kurtulamayan belli bir kesimin yalan üzerine oturtulmuş bu egemen sınıf siyasetine inanmaları gözden kaçırılmaması gereken bir olgudur. Lakin her şeye rağmen hükmedilemeyen nesnel koşullar yoksul ile zengin, sömürülen ile sömüren, üretim araçları mülkiyetine sahip olanlar ile üretim araçlarına sahip olmayanlar, yarı aç yarı tok olanlar ile şatafat ve lüks içinde yaşayanlar arasındaki uzlaşmaz zıtlığı yüzeye çıkarmakta, çok daha görünür kılmaktadır.

Türkiye ve K. Kürdistan’da olgu şudur: Emeğiyle geçinen çalışan milyonlar yoksullaşırken sermayedarlar zenginleşiyor.

Veriler toplumun yüzde altmışının yoksul olduğunu göstermektedir. Öte yandan bankalarda hesapları olan milyonerlerin sayısı artmakta, sayıları elliyi geçmeyen milyar dolarlık şahıslar – sermayedarlar – ise iktisadi yapıya hükmetmektedirler. Zenginliğin küçük bir azınlığa, yokluk ve yoksulluğun toplumun büyük kısmını oluşturan çoğunluğa yığıldığı tüm çağdaş toplumlarda görülen olgu Türkiye ve K. Kürdistan’da da kendisini tekrar etmektedir.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) raporundan derlenen verilere göre yurt içinde ve dışında hesabında 1 milyon lira ve üzeri parası olan mudi sayısı 2018’in dokuz ayında 48 bin 245 artarak 187 bin 225’e ulaştı. Milyonerlerin bankalardaki toplam mevduatı ise 1 trilyon 194 milyar liraya vardı. 2013 yılında milyonerler yaklaşık olarak 485 milyar lirayı kontrol ediyordu, toplam sayıları ise neredeyse 2018’deki milyonerlerin üçte biri oranında 70 bin 498 kişi ile sınırlıydı. Ücretli emek değeri yerinden oynamazken, yükselen enflasyon karşısında yarı yarıya eriyorken milyonerlerin hem sayısı hem hesaplarındaki meblağ büyümüştür. Toplumun emekçi yığınları açlığa mahkum edilmeksizin bir azınlığın mülkiyetinde zenginlik birikemez. Türkiye’de yoksulluk derin ve genişse o halde sömürü ağır, azami kâr, rant ve faizle lüks içinde yaşayan sınıf dar ve elit bir kesimdir.

2018 yılında Türk lirası dolar karşısında yüzde 50’ye yakın değer kaybetti. Üretimde dışa bağımlı ekonomide değer kaybı oranında maliyet artışı anlamına geliyor. Buda ücretleri aynı kalan işçilerin, emekçi köylülerin maaşlıların fırlayan meta fiyatları karşısında alım güçlerinin düşmesi, yaşam şartlarının çok daha kötüleşmesini ifade eder. Milyonerler ise yükselen faiz ve ranttan vurgunu vurmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. İşçi ev kirasını, elektrik, gaz parasını, öğrencinin harçlık ve masrafları, gıda ihtiyacının nasıl karşılanacağını düşünüp dururken, milyonerler ise hangisinden daha fazla sızdıracağını düşünerek parasını faize, tahvil, poliçe, gayrimenkule mi yatırma üzerine hesap yapar.

Merkez Bankası faiz artırımını sürdürüyor, sermayedarlar, spekülatörler gayet memnun. Yüzde 24’ün üzerine çıkan faizden asalak milyonerlerin bankaların büyük kazandıklarını açıklanan rakamlar göstermektedir. Faiz karşıtı demeçlerle kitlelerin bilincine oynayan Erdoğan’ın kendisi de faizden beslendiği için gayet memnundur. Erdoğan ailesi artık Türkiye’nin en zengin aileleri arasındadır. 17-25 Aralık dosyası hükümet çarkında dönen yolsuzluğun sadece buzdağının görünen ucuydu.

Milliyetçi nutuklarla halktan paralarını dövizden çevrilmesini isteyen Erdoğan’ın krizi ideolojik, siyasi fırsata dönüştürerek İslamiyetin kader ve şükür sarmalında itaate koşulmuş kitlelere iktisadi zorluklara katlanmayı önermektedir. Oysa faize, ranta kayan aşırı sermaye birikimi sayıları belli olan azınlık milyonerlerin mülkiyetindedir. Erdoğan ve AKP’li birçok elitte bu milyonerlerin içindedir. Yüzde 60’ı yoksul olan halkın cüzdanında dövizden çevrilecek parası yok ama sermaye birikimini faize yatıran milyonerlerin mevduatlarının çoğunluğu döviz hesabındadır.

Yılar /   Mudi Sayısı /   Milyonerlerin Toplam Mevduatı (Milyon TL)

2012 /   54.461       /  373.384

2013 /   70.498       /  484.901

2014 /   81.398       /  553.544

2015 /   98.497       /  649.994

2016 / 115.896       /  775.142

2017 / 138.980       /  909.979

2018 / 187.225       / 1.194.425

Artı-değer işçi sınıfının ödenmeyen emeğidir. Çalışan sınıfların emeğiyle yaratılan Türkiye ve K. Kürdistan’ın artı emeğine sayısı 200 bini bulmayan bu asalak sınıf el koymaktadır. Elini kolunu kaldırmadan faizle kasalarına para taşımaktadırlar. Vahşi bir sömürü olmaksızın yüzde 35’leri bulan faizlerin ödendiği bir mali ortam olabilir mi?. Elbette olamaz. AKP’nin son 16 yılda emperyalist finans baronlarına 160 milyar dolar civarında faiz ödemesi yapmıştır. Paranın fiyatı olan faizi devlet yüzde 95’i emekçi halktan toplanan dolaylı vergiler ve ücretlerden yapılan kesintilerden toplanan para ile ödenmektedir. AKP bu anlamda tekelci finans-kapitalin işbirlikçisi en sadık hükümetidir ve devrimci proletaryanın düşmanıdır.

Faizle beslenenler krizi fırsata dönüştürmüşlerdir. Rantçı asalaklar büyürken 1.600 TL asgari ücretle çalışan işçinin net ücretinde 400 TL civarında kesinti yapılmaktadır. Tüketilen gıda ve kullanılan her araç, gereç, giyim, vd. vergiler alınmaktadır. Vergilerin bir kısmı asalak, rantiyeci milyonerlere faiz parası olarak ödenmektedir.

Öte yandan emekliler ay sonunu nasıl getireceğini kara kara düşünmektedir. Parasızlıktan öğrenciler okuyamamaktadır. DİSK Genel İş Sendikasının araştırmasına göre Türkiye’de 2 milyon çocuk işçi vardır. Okulda olması gereken çocukların sömürü çarkında yaşamları kararıyor. Borç çevriminin yapılabilmesi için halkın sırtına yeni vergiler ekleniyor. Rantçı devlet burjuvaziye yeni yeni teşvik paketleri açıklamayı da hiç ihmal etmiyor. Devletin bankaların yardımına koşacağına dair AKP’li yetkililerin ardı sıra açıklamaları devletin sermayenin devleti olduğunu da gösteriyor. Bankalar ise 2017’ye göre 2018’de kârlarının yüzde otuz beş artığını açıklıyor. Tepeden tırnağa adaletsiz, eşitsiz ve sömürücü bu sistem çürümüştür.

Milyonerler cephesinden durum belli iken işçi sınıfının cephesinden durum oldukça ağır. Dizginsiz ve zalimane sömürü hırsıyla işçiler ölüyor. Sadece 2018’in ilk 10 ayında en az 1640 işçi sömürü çarkında katledildi. 2017 yılında 2006 işçi ‘’iş kazaları’’ adı altında öldürüldü. Bunlar kapitalizmin cinayetleri olarak görülmeli. Sadece Ekim ayında 2 çocuk, 14 mülteci/göçmen; 7 Suriyeli, 3 Afganistanlı, 2 Iraklı, 1 Türkmen ve 1’i Zimbabveli olmak üzere 157 işçi yaşamını kaybetti. Sermayenin cinayetine uğrayan bu işçilerin 147’si erkek, 10’u ise kadındı. (Veriler İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİS)den derlenmiştir)

Ölen işçilerin yüzde 98’i ise hiçbir sendikaya kayıtlı değildi. Buda işçi sınıfının örgütsüzlüğünü gösteren en acı verici gerçektir.

İşçilerin ücretinden kesintilerle oluşturulan İşsizlik Fonu ise payın yüzde 55’ini işverenlere teşvik ve kredi olarak harcanıyorken 2018’de İşsizlik Fonu’ndan işsizlere ayrılan pay sadece yüzde 13 civarındadır. İşsizlik Fonu’ndan işverenlere sermaye aktarımı yapılmaktadır.

Koşulların iyileştirilmesi için işverenlerden talepte bulunan, ağır ve insanlık dışı çalışma koşullarının dayatılmasını protesto eden 3. Havalimanı işçilerinin 35’i hapishaneye konuldu, yüzlercesine ise ağır ceza davası açılmıştır. İşçilerin karşısında işverenleri koruduğu apaçık olan devletin faşist niteliğini daha da görünür kılan gelişmelere devrimci tavırla yanıt olunması ancak sınıf bilincinin çalışanlar arasında somut pratiğe dönüşmesiyle olanaklıdır.

Geçici önlemler, çeşitli düzeyde iyileştirmeler ne iktisadi ne de siyasi açıdan çelişmeleri halkın menfaati doğrultusunda çözemez. İktisadi krizin yükünün halkın sırtına yüklenmesi sömürücü sistemin niteliğinin ifadesidir. Türkiye ve K. Kürdistan halkları bir avuç milyonerden çok daha güçlüdür. Kendi çözümünü üretmek dışında başka yolu olmayan proletarya sadece iktisadi iyileştirmelerle yetinemez. Toplumsal özgürlük ve sömürünün ortadan kaldırılması amacıyla sınıf mücadelesini sonuna kadar sürdürmek zorundadır. Uzlaşmacı, yetinmeci değil, çözümde devrimci olmak proletaryanın sınıf niteliğidir. Tarihi görevi bakımından işçi sınıfı sadaka değil, iktidarı fethetme isteğine sahip olacağı nesnel koşullar her yerde güçleniyor. İşçiler, emekçi köylüler, öğrenciler, aydınlar, küçük üreticiler birleşerek, örgütlenerek devrimci çözümleri maddi güce dönüştürme yeteneğine sahiptir. Emekçinin çelikten yumruğunu milyonerlerin kafasına indirme zamanıdır. Bunun için işçinin, emekçi köylü ve tüm halk kitleleri öz örgütü olan proletaryanın komünist partisinde gücünü birleştirmeli; ancak bu şekilde amansız bir sınıf savaşımının biricik devrimci gücü olduğunu eylemiyle gösterebilir.

Krizin faturasını ödemeyeceğiz diyen işçi ve köylüler mutlaka bir gün milyonerlerin saltanatını yıkacağız da diyecek!

Emek, Politik&Ekonomi
Sömürü ve Baskı Aracı: Koronavirüs

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgın hastalığı üzerinden aylar geçti. Aşı çalışmaları devam etmekle birlikte salgın hız kesmeden yayılıyor. Ve en çok etkilenen kesim elbette emekçilerdir. Test yaptırabilmek, tedavi olmak, dengeli beslenip dinlenebilmek işçi sınıfı ve emekçi kesimler açısından sorundur. Sadece ülkemizde değil, dünya çapında emekçiler için salgın kabusa dönmüş durumdadır. Burjuvazi salgını fırsata çevirerek kitlesel işten çıkarmaları gündemine alıp sömürüyü derinleştirmektedir.

Türk egemen sınıflarının temsilcileri de ekranlarda boy göstererek süreci götürmeye çalışmaktadırlar. Sağlık çalışanları uygun çalışma temposu içinde hastalığa yakalanıp ölüyorlar. Ne hak ettikleri ücreti alabiliyorlar, ne bir değer görüyorlar, ne de talepleri dikkate alınıyor. Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarıyla gerçek ölüm ve vaka sayıları örtüşmüyor. Futbolcusundan bürokratına günlük test yapma imkanları olanlarla, hasta haliyle çalıştırılan işçi ve emekçiler arasındaki sınıf farklılıkları daha net görülüyor. Diyebiliriz ki, koronavirüs sınıf karşıtlıklarını derinleştirdi, keskinleştirdi ve daha bir görünür kıldı.

 Fabrikalar Salgın ve Sömürü Cenneti

Bu genel tablo içinde hem fabrikalarda hem de köylük alanlarda ortaya çıkan kimi sorunlar üzerinden meseleyi irdelemeye çalışalım. Ağustos ayında Çanakkale Dardanel fabrikasında baş gösteren koronavirüs vakaları ile birlikte, Çanakkale İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu bir karar aldı. Adına “kapalı devre çalışma sistemi” denilen bu karar ile testleri pozitif çıkan, çıkmayan tüm işçiler yurtlarda tutuldu. Mesai saatlerinde de hasta olanla olmayan ayrımı yapılmadan çalıştırıldılar. “Karantina” kılıfı altında işçiler yurtlarda zorbalıkla tutuldu. Yoksulluk, işten çıkarılma korkusunu fırsata çevirdiler. Elbette “karantina” adı altında bu uygulama ile işçinin sağlığı düşünülmüyordu. Amaç üretimin devam etmesi, sömürünün sürdürülmesiydi. Nihayet Dardanel cirosunu geçen yılın ilk yarısına göre %96 artırarak 462 milyon TL’ye yükseltti. Ocak-Haziran döneminde 115.8 milyon TL’lik kâra ulaştı. 

Bu kararda CHP’li belediyenin imzası da vardı. Her fırsatta emekçilerden yana olduğunu gösteren göstermelik sözler sarf eden CHP halk düşmanı kimliğini gizleyemedi. CHP’li başkan yardımcısı, “kapalı devre çalışma sistemi”nden imzanızı çekin çağrılarına “üretimin başlamasıyla buradaki işçilerin bilumumun ücret alamayacak olmasından bahsedildi” diyerek durumu kurtarmaya çalıştı. CHP gene halkı düşünüyormuş gibi yaparak halk düşmanı niteliğini gizlemeye çalıştı. 

“Kapalı devre çalışma sistemi” her şart altında yoğun üretimin, sömürünün, zorbalığın, hak gasplarının ve işçi yaşamını hiçe saymanın en açık halidir. Bu uygulama MÜSİAD’nin 2013’te ortaya attığı “izole üretim tesisleri projesi” ile salgında birlikte Maden Sanayicileri Sendikası’nın (MESS) ortaya attığı “elektronik kelepçe takılsın” söylemiyle paraleldir. İşçinin günlük iş yaşamını denetleyen, baskılayan ve iş saatleri dışında işçiyi belli alanlara hapsederek yaşamının tümüne müdahale eden bu baskı ve sömürü biçimi burjuvazinin pervasızlığını göstermektedir. 

Vestel, BMC otomotiv gibi büyük fabrikalarda da önlem alınıyor gibi gösterilse de gerçekler öyle değildir. İşe gelişte ateş ölçümü yapılması, tabanda mesafe için adım uyarısı, yemekhane ve lavabolarda uyarıların asılması her şeyin yolunda gittiği izlenimini doğuruyor. Koronavirüs gösterdi ki büyük fabrikalar güvencesiz, sağlıksız, güvenliksiz işletmelerdir. Bir işçi şöyle diyor; “hayatında hiç fabrikada çalışmamış hele de yolu Vestel’e hiç düşmemiş biri; ‘maaşı zamanında yatar, yemekler çok güzel, mesaisi de var, paraya para demezsin’ sözleriyle Vestel’de çalışmayı ayrıcalık olarak anlatır.” Evet, büyük fabrikalar genelde sağlam iş ve ayrıcalıklı işletmeler algısıyla ele alınır. Ama gerçekler öyle midir? 

Salgın ile açığa çıktı ki, büyük fabrikalar güvencesizdir. Vestel’de salgın sürecinde 12 saatlik iş temposu ile yoğun üretim dayatıldı. Diğer birçok fabrikada böyle. 12 saat boyunca yüksek tempoda çalışan, yorulan, dikkati dağılan, aynı şeylere dokunan öksüren-hapşıran, aynı havayı soluyan, bağışıklık sistemi zayıflayan, aynı servislere binen, halkın diğer kesimleriyle temas halinde olan bir işçinin kendisini ve başkasını koruması mümkün değildir. Fabrikalar salgının merkezi olmuştur. İşçilere ölümüne çalışma dayatılıyor, sömürü ve baskılar yoğunlaşıyor.

İşsizlik, yoksulluk ve geçim derdini burjuvazi fırsata çevirdi. Hükümet “ücretsiz izin” düzenlemesi ile işçiyi günlük 39 TL’ye mahkum etti. Ki verilen bu para, işçinin artı-değerinin atıldığı işsizlik fonundan sağlanıyor. Bu düzenleme ile burjuvazi istediği kadar işçiyi işten çıkarabiliyor. Daha az işçi çalıştırarak tüm iş yükünü çalıştırdığı işçilere yüklüyor. Yoğun sömürünün en açık hali değil de nedir? “Ücretsiz izin”e çıkarılan işçiler hak kaybına uğruyor. Öyle ki SGK primleri yatırılmadığı gibi işte arayamıyor. Çünkü işsiz sayılmıyor. “Ücretsiz izin” patron için ayrıca baskı aracıdır. Yoğun üretime, fazla çalıştırılmaya ve hak gasplarına karşı çıkanlar kolaylıkla “ücretsiz izin”e çıkarıla-biliniyor. 

İşten atılma sözde yasak! Ama “işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışı ile fesih” anlamına gelen 29’uncu madde işçinin başında sopa gibi sallanıyor. Sendikal çalışma yürüten, hak gasplarına karşı mücadele eden birçok işçi bu maddeye dayanılarak işten atıldı. 

İşçi sınıfı ve onun öncüleri döneme göre uygun hareket edebilmelidir. Düzenin sınırlarına hapsolmadan ekonomik, sosyal, siyasal mücadele kanallarının açabilmelidirler. Dağınık, belli sınırlara hapsolan anlayışla ilerleme sağlanamaz. İşçi ve emekçiler neredeyse onun öncüleri de orada olmalıdır.

 “Köylü Milletin Efendisidir!”

Salgın sadece fabrikaları etkilemiyor. Mevsimlik tarım işçileri sağlıksız barınma, uzun çalışma saatleri, düşük ücret ve kötü beslenme koşullarında çalıştırılıyorlar. Maden ocakları, enerji santralleri için köylülerin toprakları talan ediliyor. Kuzey Kürdistan illerinde DİCLE Elektrik (DEDAŞ)’ın özellikle Mardin, Urfa gibi tarımın yoğun olduğu şehirlerde çıkardığı yüksek elektrik faturalarını ödeyemeyen köylülerin elektriği kesilebiliyor. Köylü üretim maliyetini dahi karşılayamıyor, ürünü elinde kalıyor. Yoksul köylü perişan, çoğu mevsimlik tarım işçisi olarak evinden ayrılırken, bir kısmı da maden ocaklarında çalışmaya itiliyor.

Ülkenin K. Kürdistan dışında kalan köylük alanlarında enerji santralleri, maden ocakları nedeniyle devlet ile köylü sık sık karşı karşıya geliyor. Karadeniz’de, Bursa’da, Konya’da, Manisa’da, Aydın’da ve daha birçok yerde köylü toprakları için direniyor. Son dönemde öne çıkan birçok köyde ekonomik çöküş derinleştikçe maden ocakları ve enerji santralleri üzerinden köylüler daha açık saldırıya uğruyor. Bir iki örnek üzerinden köylünün içinde bulunduğu duruma dikkat çekmeye çalışalım.

Manisa’nın Salihli ilçesi Çapaklı köylüleri, tarlaların ortasına kurulmak istenen biyogaz tesisi için verilen imar ve ÇED raporuna karşı dava açtı. Mahkeme süreci içindeyken, 15 Temmuz (resmi tatil) günü ilgili şirket iş makineleriyle köylünün arazisine giriyor. Köylü iş makinelerini engelleyerek kaçak yol yapımını durdurmak için nöbet tutuyor. Bunun üzerine 24 Temmuz’da iş makineleri jandarma eşliğinde tarlalara sokuluyor. Köylüler jandarmanın saldırısı sonucunda gözaltına alınıyorlar. Nihayetinde jandarma saldırısı eşliğinde şirket çalışmalarını yürüttü.

Konya’nın Çavuşçugöl köylüleri ise termik santral için tarlalarında kömür ocağı açılmasına karşı mücadele yürüttüler. İş makinelerini engellediler. Sonraki günlerde şirket, binlerce jandarma eşliğinde iş makinelerini çalıştırmaya başladı. Köylünün toprakları jandarma korumasında talan edildi. Bu maden ocağı için Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarıldı. Tüm bu gelişmeler üzerine köylü topluca köyü terk etmek istedi. Bir köylü kadın, “Vatana, devlete bağışladık. Motorumu, katırımı, çapada tarladan kazandığımız malların hepsini. Torunlarımı aldım köyden çıkıyorum.” dedi. İsyanını haykırdı. Ancak jandarma ve polis köylünün önüne geçerek engel oldular. Bunun üzerine köylü ellerinde Türk bayrağı istiklal marşı söylemeye başladı, oturma eylemi yaptı. Tüm bunlar devlet güçlerinin yolu açmasını sağlayamadı.

Köylüler zorbalıkla topraklarından ediliyor. Hiçbir yasal süreç tanınmadan toprakları talan ediliyor. Bu iki örnek de gösteriyor ki, devlet eliyle köylüler topraklarından oluyor. Ekonomik çöküş sürdükçe köylük alandaki sınıf çelişkileri daha bir görünür oluyor. Ekonomik ve siyasi kriz derinleştikçe saldırılar artacak, köylülerin direnişi ön plana çıkacaktır.

Kuzey Kürdistan dışındaki köylülüğün ayırt edici özelliğinden biri Türk ulusuna mensup olmalarıdır. Bu gerçeklikten dolayı köylünün örgütlenmesi sekteye uğrayabiliyor. Çünkü kendi çıkarlarını savunan bir kurum olarak gören bir yanılsama içindedirler. Ve Türk bayrağını taşımaya ve istiklal marşını söylemeye iten de bu yanılsamadır. Bunlar Türk ulusuna mensup köylülerin mücadelesini, direnişini hiçbir zaman küçümsemeyi, hor görmeyi getirmemelidir. Köylü tüm olanaklarını kullanarak toprağını savunmaya çalışmaktadır. Şovenist, milliyetçi akımın güçlü olduğu siyaset arasında köylünün yanılsama içinde olması kaçınılmazdır. Köylünün gerçek sınıf çıkarlarını savunanların komünist-devrimcilerin olması durumunda Türk köylüsü kullandığı argümanları koparıp atacaktır. Yeter ki onların çıkarını savunanalar, onlara ulaşmayı başarabilsinler. Ülke genelinde köylülerin toprakları, yaşam alanları tehlike altındadır. Topraksız kalan köylüler tarım işçileri arasına sürülmekte, şehirlere akmakta, ücretli emek gücüne dönüşmektedirler.

Salgın süreci sınıf çelişkilerini tüm çıplaklığıyla ortaya çıkardı. Fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda, tersanelerde, köylük alanlarda, insanca yaşamın her alanında sömürücü sınıflar salgını fırsata çevirdi. Dünya çapında da sömürü, işsizlik, yoksulluk, baskılar giderek artıyor. Devrimci mücadele için objektif koşullar daha da olgunlaşıyor.

Eksik olan işçi sınıfına, emekçi köylülüğe ve ezilen tüm kesimlere önderlik edecek sübjektif gücün zayıflığıdır. Maoizmin dediği gibi; Sarıl güne, sarıl saate!  

Güncel Haber, Politik&Ekonomi
Küresel teknoloji şirketleri Belarus rejimini ve Belarus ‚devrimini‘ nasıl mümkün kılıyor?

Maryia Sadouskaya-Komlach

Belarus’un başkenti Minsk’te Lukashenka’ya karşı protesto mitingi. Fotoğraf CC BY-SA 3.0: Homoatrox / Wikimedia Commons . Bazı hakları saklıdır.

Belaruslular, uzun süredir hükümdar olan Alyaksandr Lukashenka’yı polis şiddetine ve soğuğa göğüs gererek protesto etmeye devam ediyor. AB, Belaruslu yetkililere ve işletmelerine karşı üçüncü yaptırım paketini hazırlarken , Batı’nın özellikle belirli BT ürünlerinin arzını yasaklamayı düşünmek için daha fazla ekonomik baskı uygulaması talepleri artıyor.

Bu tür yaptırımlar gerçekten işe yarayabilir mi? Ülkenin tedarik zincirlerini Batı’dan ayırmanın kolay bir başarı olmayacağı doğru. Ancak günümüzün küreselleşen dünyasında, alternatif seçenek sıkıntısı yok.

Bankacılık yasağı 

En önemli mücadelelerden biri, Belarus’u küresel bankacılık iletişim ağı olan SWIFT’den ayırmaktır.

Bu ay, hapisteki cumhurbaşkanlığından ümitli Viktar Babaryka ekibinin başlattığı çevrimiçi bir platform olan Golos (“Ses”), Belarusluları SWIFT’ten hariç tutmayı destekleyip desteklemeyeceklerini sordu. Ankete katılan 400.000’den fazla kişinin yüzde 64’ü önlemi destekledi .

SWIFT resmi bir AB kurumu olmayabilir, ancak Belçika merkezli bir kooperatif olarak AB kurallarına ve düzenlemelerine uymak zorundadır. SWIFT, 2012’de İran’a yaptığı gibi Beyaz Rusya’nın bağlantısını kesmesi talimatı verilirse, Belarus muhalefetinin Lukashenka rejimi üzerinde daha fazla ekonomik baskı talebini etkin bir şekilde destekleyecektir .

Lukashenka, Belarus’u SWIFT’den ayırma tehditlerinin en az bir kez başarılı olduğunu kabul etti. Onun röportajındaBelaruslu lider, 9 Ağustos seçimlerinden sadece üç gün önce Ukraynalı web sitesi GordonUA için AB’nin Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana ile 2009 yılındaki görüşmesini anlattı. “Abhazya ve Güney Osetya’nın egemenliğini tanırsak ne olacağını sordum… O bu soruya hazırdı. Bir not defteri çıkardı ve şunları listelemeye başladı: ‚Sayın Cumhurbaşkanı, Beyaz Rusya’nın SWIFT işlemleriyle bağlantısı derhal kesilecekti. Yaptırımların en ciddisi buydu ”diye hatırlıyor Lukashenka. Belarus lideri, Rusya’nın Belarus’a bu tür kayıpları telafi etmek için herhangi bir teminat vermediğini, Gürcistan’daki iki ayrılık bölgesinin hiçbir zaman Minsk tarafından resmen tanınmadığını iddia etti.

Son protestolar sırasında fikir bir kez daha ilgi gördü. 10 Kasım günü, Nikolai Khalezin, muhalif Belarus Free Tiyatrosu’nun müdürü belirtti Batı gerektiğini SWIFT dan Belarus ayırın #BY_help crowdfunding kampanyası yoluyla toplanan olmuştu baskı görmüş mağdurların para dondurmak için yetkililerin kararına bir tepki olarak.

„Bugün Lukashenka’nın gücü, güvenlik güçlerinin açgözlülüğüne, devlet görevlilerinin korkaklığına ve nüfusun bir kısmının kararsızlığına dayanmaktadır … Uluslararası toplumdan gelen herhangi bir önemli baskı, iktidar piramidi tarafından diktatörlüğün temelleri için bir zayıflık olarak algılanmaktadır“ , GlobalVoices ile yaptığı röportajda Khalezin’i açıkladı. „Bu önlemler, diktatörlüğü güvenlik güçlerine ve devlet görevlilerine ücret ödeyecek kaynaklardan mahrum bırakıyor“.

Belarus muhalefetindeki pek çok kişi bu umutları paylaşıyor gibi görünüyor. Kasım ayında muhalefet cumhurbaşkanı adayı Sviatlana Tsikhanouskaya bu çağrıları tekrarladı .

Lukashenka, Belarus’un SWIFT ile bağlantısının kesilmesi çağrısında bulunanların „ülkeyi yok etmek“ istediklerini iddia ederek öfkelendi .

Ancak daha sonra hükümet yanlısı çizgi değişti ve böyle bir hareketin önemini küçümsemeye çalıştı.

Nasha Niva gazetesine göre, Kasım ayının sonlarında Belarus Ulusal Bankası, özel bankalara, Rusya tarafından işletilen Hizmet Bürosu SPFS sistemine mümkün olan en kısa sürede bağlanmalarını isteyen bir mektup gönderdi . Bu, AB ve ABD, SWIFT’i Beyaz Rusya’nın bağlantısını kesmeye ikna edebilse bile, tüm büyük ödemelerin Rus bankaları üzerinden yönlendirileceği anlamına gelir.

Ardından 4 Aralık’ta hükümet yanlısı analist Pyotr Piatrouski devlet haber ajansı BELTA’ya şunları söyledi : “Belarus’un yaptırımlarla tehdit edildiği 1990’lardan bu yana ülke kendi yerel bankacılık sistemini, Belkart’ı yarattı. Ayrıca Rus sistemine bağlıyız. Çin sistemine bağlıyız. Şu anda, SWIFT’in parasal işlemleri etkinleştirme konusunda tekeli yok. „

Piatrouski aynı röportajda, “Öte yandan Belarus’un SWIFT ile olan bağlantısının kesilmesi Belarus radikal muhalefetine çok güçlü bir darbe getirecek… çünkü muhalefet banka kartlarıyla fon alamayacak” dedi.

Golos platformu, „Rusya’nın kendi SWIFT bağlantısının kesilmesi için bir yedek olarak oluşturulan Rus sisteminin yardımcı olmayacağını“ belirterek bu argümanları reddediyor. Ticari tarafların bankaları buna bağlı değilken, SPFS hizmeti yalnızca Rus rublesi cinsinden işlemlere izin veriyor , ithalat ve ihracatın bağlantı kesilmesi durumunda duracağını öngören açıklamayı okuyor .

Bir teknoloji ambargosu

Belarus hükümeti tarafından kullanılan teknolojiye erişimi sınırlamaya yönelik önceki girişimler çok başarılı olmamıştır. 2011 yılında AB , Aralık 2010 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra protestoculara yönelik şiddete tepki olarak iç baskı için kullanılabilecek her türlü silah ve teçhizata ambargo koydu . ABD ayrıca, bir dizi Belarus yetkilisi ve kuruluşuyla ekonomik ilişkileri yasakladı , ancak 2019 yılına kadar ilişkilerin normalleşmesi umuduyla bazı yaptırımlar kaldırıldı veya donduruldu.

Bu çabalara rağmen 2020 yaz ve sonbaharında Minsk sokaklarında protestoculara karşı kullanılan sersemletici el bombaları Çek menşeli idi . Muhtemelen 2011 ambargosundan önce satın alınmış olsalar da , Belarus’ta düzinelerce bağımsız web sitesine erişimi sınırlamak için kullanılan DPI (Deep Packet Inspection) teknolojisi çağdaş tasarımın bir ürünüdür. Mayıs 2020 gibi yakın bir tarihte temsilcileri Belarus yetkililerine teknoloji sergileyen ABD’ye ait Kanadalı şirket Sandvine tarafından geliştirildi .

Bloomberg tarafından yapılan bir soruşturma ve uluslararası protestoların ardından şirket, iç etik kurallarını yeniden gözden geçirdi ve Minsk ile anlaşmayı sona erdirdi. Sandvine, anlaşmayı sona erdirerek, ülkeye giren ve çıkan tüm internet verilerini yöneten devlet kontrolündeki Ulusal Trafik Değişim Merkezi tarafından kullanılan ekipmanı için yazılım güncellemeleri ve teknik yardım sağlamayı durduracağını söyledi. Ancak bu, ekipmanın çalışmayı bırakacağı ve kısa vadede hala kullanılabilir olacağı anlamına gelmiyor ” dedi. Eylül 2020’de şirketin bir sözcüsü Bloomberg’e söyledi.

Bu iki örnek buzdağının sadece bir ucu.

Belarus diasporasının San Francisco’daki temsilcileri tarafından Global Voices’a verilen bir basın açıklamasına göre, işbirliğinin gerçek kapsamı çok daha yüksek olabilir. Bu Belaruslular, Belarus hükümeti ile bağlantıları nedeniyle Silikon Vadisi şirketlerinin ofislerinin önünde protesto ediyorlar. Seagate Technology, Kingston Technology, IBM’in yan kuruluşu Red Hat yazılımı, SAP SE, VMware Inc, Oracle Corporation, Broadcom Inc, Supermicro, Intel, NVIDIA ve diğerleri dahil olmak üzere 20’den fazla lider küresel BT şirketinin Belarus yetkililerine teknoloji sağladığını iddia ediyorlar . Bu şirketlerin bazı ürünlerinden bahsedenler ( VMWare , Seagate ve Oracle gibi ) gerçekten de eyaletin ihale portalında bulunabilir.

Batı donanımı ve yazılımı, Belarus devlet kurumlarının çoğunun dijital sistemlerine güç sağlamak için kullanılırken, bazılarının baskıya diğerlerinden daha derinden dahil olduğunu belirtmek önemlidir.

“San Jose, California merkezli bir bilgi teknolojisi şirketi olan Supermicro, geçtiğimiz günlerde Belarus KGB ile 100 bin dolarlık ekipman temini için bir ihale kazandı . 24 Kasım protestosunun bir olay açıklaması , ihaleden önce, San Francisco Körfez Bölgesi’ndeki Belarus topluluğu onlara Belarus’taki durum hakkında bir mektup göndererek ihaleyi durdurmalarını istedi ” dedi.

Supermicro henüz halka açık bir yanıt yayınlamadı. Kesin olarak bilinemese de, Supermicro sunucularının ülkenin yerel güvenlik servisinin verilerini depolamasına yardımcı olması makul.

Ancak baskıcı bir rejime teknoloji ihracatını durdurmak o kadar kolay olmayacaktır. Gerçekte, resmi Belarus devlet ihaleleri web sitesine göre, Supermicro’nun sunucuları özel Belarus şirketi MAP INFO aracılığıyla KGB’ye sağlanacak . Kağıt üzerinde, Amerikan şirketi Belarus KGB’sini desteklemeyecekti. Uygulamada bundan kaçınmak için, Supermicro ekipmanlarını Belarus’taki özel şirketlere satmayı bırakacaktı. Bunun için Eylül 2020 ihale – Aynı Cumhurbaşkanlığı İdaresi Bilgi ve Analitik Merkezi tarafından kullanılan sunucular için Vmware lisans yazılım hakkında söylenebilir kazanıldı özel Belarus şirketi Kvadrosoft tarafından.

ABD şirketleri Belaruslu özel muadilleriyle işbirliğini durdursa bile, bu yeterli olmayabilir. Belarus pazarının küçük boyutu göz önüne alındığında, Rus özel ve devlet tedarikçileri oyuna girebilir.

Julia Korosteleva, „İç kaynakların kıtlığı ve ticaret açığını finanse etmek ve dış borca ​​hizmet etmek için dış finansmana olan yüksek bağımlılık göz önüne alındığında, sermaye akışlarına getirilen herhangi bir kısıtlama ekonomik durumu önemli ölçüde bozabilir ve Belarus’u Rusya’nın finansmanına daha bağımlı hale getirebilir“, dedi onu incelemek 2012’de Avrupa Eylem Dış Servisi tarafından yayınlanan Beyaz rusya hedefleyen yaptırımlar etkinliklerini,.

Sekiz yıl sonra, durum böyle kalır. Tedarik zincirleri söz konusu olduğunda da doğrudur. Rusya veya Kazakistan ile yakın ekonomik bağların yanı sıra Çin ile artan ilişkiler (ve ona bağımlılık), Minsk’e Batı tarafından reddedilen her türlü ekipman veya malı satın alması için başka bir fırsat sağlayacaktır.

Daha da önemlisi, açık kaynaklı teknolojiler birçok amaç için de kullanılabilir ve hiçbir maliyeti yoktur. Avusturyalı cep telefonu operatörü A1’in davasında, bunlar zaten sadece sansürü atlatmak için değil, aynı zamanda bunu mümkün kılmak için de kullanılıyor.

Belarus yetkilileri, hararetli protestolar sırasında Minsk genelinde mobil internet erişimini kapatmaya çalıştıklarında, A1 taleplerini kabul ediyor gibi görünüyordu. Şirket daha sonra Avusturya basınının incelemesine girdi . Quirum Medya Vakfı’na göre, A1’in Belarus yan kuruluşu , bu bağımsız medyaya ve hükümeti rahatsız eden diğer web sitelerine erişimi filtrelemek için yaygın olarak bulunan bu Squid yazılımını kullandı .

DEVAMINI OKU: Belarus binlerce seçim sonuçlarını protesto ederken interneti kapattı

Belarus, Rusya ve Kazakistan konusunda geniş deneyime sahip Belaruslu dijital güvenlik analisti ve danışmanı Vadzim Loseu, „Squid sadece güçlü bir bilgisayara yüklenebilen ücretsiz açık kodlu bir yazılımdır“ dedi. „Lisansı, yazılım ürününü internet filtrelemesi için kullanma konusunda herhangi bir sınırlama içermez“.

A1, görünüşe göre, internet kapatmalarını zorlamanın Belarus’ta iş yapmanın bedeli olduğunu öne sürdü. Onun cevap olarak açık mektup KeepItOn koalisyonu, internet kapatmalar karşı kampanyalar bir STK, sağlayıcı ifade : “internet hizmetlerine erişim sınırlaması şirket ve müşterilerinin ilgi aykırı olduğu açıktır. Ancak A1 Telekom Avusturya Grupları, faaliyet gösterdiği her ülkede yerel yasama ve normatif kurallara uymakla yükümlüdür ”.

Ayrıca Belarus’un küçük bir pazar olmasına rağmen canlı ve saygın bir yerli BT sektörüne sahip olduğunu hatırlamakta fayda var. Bazı Belarus şirketleri, kendilerini Belarus rejimiyle bağları olmakla suçlayan agresif çevrimiçi kampanyalarla karşılaştıklarından şikayet ediyor. Örneğin, bu sonbaharda, muhalefetin yönetimindeki birkaç sosyal medya kanalı, Synesis’i polise Kipod yazılımı aracılığıyla yüz tanıma teknolojileri sağlamakla suçladı . Onun savunmasında, şirket açıkladı onun kameralar Minsk’in metro ve tren istasyonlarına sadece mevcut ve sadece sosyal medya kullanıcıları spekülasyonlar olarak protestoların yüklenen görüntülerinden, mevcut veritabanından belirli yüzleri tanıyabileceği Onliner.by için.

Sınır tanımayan otokrasi mi?

Sonunda kesin olan bir şey var: Belarus, teknolojiler ve tedarikler daha az erişilebilir hale gelirse zarar görecek kadar küreselleşti, ancak aynı zamanda kendisini Doğu’daki daha büyük pazarlara yeniden yönlendirebilecek kadar küreselleşti. Belirli açık kaynaklı ürünler ve kendi BT sektörünün potansiyeli de herhangi bir tek taraflı yaptırımın etkinliğini karmaşıklaştırabilir. Peki ne yapılabilir?

Batılı hükümetler ve şirketler tarafından daha verimli bir yaklaşım, teknolojileri Belarus’a genişletmek ve onları daha erişilebilir kılmak olabilir. BT sektöründe takip edecekleri iyi örnekleri zaten var: Ağustos 2020’de, Telegram mesajlaşma platformu ve güvenli VPN sağlayıcıları, sansür önleme araçları kullanarak ve ücretsiz trafik sağlayarak Belarusluları toplam kesintiden kurtardı . Polonya ve Beyaz Rusya merkezli yayıncı Euroradio , internetin kapanması sırasında haber bültenlerine cep telefonu tabanlı bir ücretsiz erişim hattı başlatmak için mobil teknolojiyi de kullandı .

“2020’de teknoloji dağıtımına sınırlamalar getirmek, Belarus yazılım ve donanım pazarının birbirine bağlı olması nedeniyle büyük olasılıkla imkansız olacaktır. Bu pazarda birçok şirket var ve Sandvine ayrılırsa yarın başkası onun yerini alabilir ”, diye bitirdi dijital güvenlik analisti Vadzim Loseu. “Genel olarak, sansür ve internet filtrelemenin sorumluluğu, bu araçları uygulayan eyaletlere veya diğer taraflara aittir. Komşunuz kedisini ayakkabıyla dövmeye devam ederse, ayakkabı üreticileri ve tedarikçileri ile istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ancak kediyi kimin dövdüğünü hatırlamak yine de önemlidir. „

Kaynak:https://globalvoices.org

Politik&Ekonomi
ELVERİŞLİ KOŞULLAR VE SINIF MÜCADELESİ

Hakim sınıflar cephesinden durum net ve anlaşılır, egemen olmanın avantajı ile medya tekeli, siyasetçiler ve diğer tüm araçlar kullanılarak toplumsal olgular ters yüz ediliyor. İşletmeler kapanıyor, iç bin sayısını aşan konkordato (iflas erteleme) ilanı, iflas bayrağını çekecekleri açık olan küçük üreticiler, yüzde 35’leri bulan enflasyon, sonu gelmeyen zamlarla hergün değişen ürün fiyat etiketleri, yoksulun yaşam besini ekmeğe yapılan zam ve işine son verilen işçilerin büyüyen oranı ortadayken eski ‘’reis’’ yeni başkan AKP’nin değişmez lideri, tek partili Türkiye yönetiminin kadiri mutlak cumhurbaşkanı RTE ‘’Türkiye’de kriz miriz yok manipülasyon var’’ deyiverdi. Üstelikte Londra, Berlin, New York arasında borç para bulmak için dolanıp durduğunu unutarak. ‘’Kitlelere aç kalsanız da açlığınıza değil, benim söylediklerime inanın’’ demiş olan RT Erdoğan’ın siyasi, ideolojik söylem ve referanslarının sonuna geldiği anlaşılmaktadır. Emeğinin karşılığını, demokratik hakları için mücadele etmekte ısrar eden kitlelere devlet şiddetinin uygulanacağı yürürlükte olan rejimin niteliği nedeniyle bilinmektedir. İktisadi krizin siyasi sonuçlarıyla beraber hakim sınıflar arasındaki çelişki daha da sertleşip keskinleşmiştir. Başkanlık sistemi yönetememe krizine çare olamamıştır. AKP, MHP, BBP, Vatan Partisi, Ergenekon, kimi Kemalist kanatlarında içinde olduğu milliyetçi, İslamcı gerici faşist ittifak sanıldığı gibi güçlü değil, zayıf ve dağılmaya mahkum gerici bir koalisyondur. Uygun şartlar oluştuğunda bu milliyetçi koalisyondakiler birbirlerini ezmekten geri durmayacaktır.

Egemenler cephesinden iktisadi, siyasi durumun iyi olmadığı açık peki ezilenler cephesinden durum nasıldır. Koşullara örgütlü ve devrimci sınıf tavrıyla yanıt verilebildimi? Bu soruya ne yazık ki olumlu yanıt verilemiyor. Sınıf hareketi güçsüz, komünist hareket önderlik görevini yerine getiremeyecek düzeyde dağınık ve parçalanmıştır. Koşulların sınıf mücadelesi bakımından elverişli olması komünist önderlikle buluşmadığında devrimci koşullardan yararlanan yine sömürücü egemenler olur. Bu anlamda elverişli hal ve şartları sınıf örgütlerinin önderlik pozisyonları dikkate alınarak değerlendirildiğinde mevcut durumda proleter önderlik misyonunun ihtiyaca yanıt olacak seviyeye çıkarılmasına olan büyük ihtiyaç açık görülmektedir.

Ekonomik kriz işçi sınıfının belini kırıyor, ama sendikalardan çıt yok. Hali hazırda büyük bir sendikasızlaştırma durumu söz konusu. Toplam çalışanların sadece yüzde 10 civarında sendikalı olduğu Türkiye’de en büyük sendika başkanları uzun zaman sermayenin yararına işçileri aldatma görevini layıkıyla yerine getirdikten sonra AKP, MHP, CHP gibi burjuva gerici partilerde milletvekili yapılarak ödüllendirilmektedirler.

Ekonomik kriz işçileri perişan etti, ama DİSK, TÜRK-İŞ, KESK’ten çık yok. Kimi açıklamalarla yetiniyorlar. Teslimiyetçi sarı sendikacılık işçi sınıfının mücadelesinde uğursuz, kötü bir engelleyici rol oynamaktadır. Sendikaların ağırlıklı olarak işbirlikçi niteliği, devlet ve işverenlerin güçlü etkisi altında olma durumlarına bakıldığında emekçi halkın yaşamını çekilmez hale getiren sömürüye, işten atmalara, düşük ücret düzenine, sosyal hakların kesilmesi, zam ve vergilere karşı ancak sarı sendikaların teslimiyeti aşılarak işçi sınıfının mücadelesi ile gelişecektir. İşçilerin kendi haklarını öz güçleriyle savunacakları ve öne çıkacakları – sendika engellemelerini aşarak – bir döneme girilmiştir.

Sınıf mücadelesine ivme kazandıracak bu türden önemli gelişmelere hazır olmak, olağan üstü koşullara uygun hareket etme kabiliyeti kazanmak ilerlemek ve yeni mevziler kazanmak açısından tayin edici önemdedir. Dikkat edilirse en son 3. Havalimanı işçilerine yapılan saldırı gibi – işçi direnişlerine devlet amansız saldırmaktadır. Saldırıyorlar çünkü korkuyorlar. Saldırıyorlar çünkü sistem iktisadi ve siyasi açıdan kriz içindedir.

Reformist-parlamentarist akımın varlığı, tüm toplumsal başlıca çelişmelerde ara yollar bulma, sınıflar arası barış temeline oturtulmuş ve burjuva toplumun sınırlarını aşmayan öneriler dizisiyle öne çıkması, ileri kitlelerin kafasını bulandırması durumu dağınık ve zayıflamış komünist hareketin karşı karşıya kaldığı tasfiyecilikle birlikte düşünüldüğünde sınıf mücadelesi açısından reformist akımın varlığı ve etkisi engelleyici unsurdur. Ekonomik kriz koşullarında reformistler sınıf mücadelesi yerine çeşitli ekonomik iyileştirmelerle sınırlı talepler sıralamaktan geri durmazlar.

ÖDP’nin gazetesi BirGün’e bakın CHP’nin yayın organı gibi. AKP’ye karşı CHP’den umut bekleyen, etrafında dolanan ÖDP’mi, ÖDP’den çok farklı bir tavra sahip olmayan EMEP yada ‘’laik cumhuriyet’’ nakaratından kopmayan , Kemalist, sosyal şoven lekeyi komünist ismine bulaştıran TKP’mi işçi emekçi kitlelere devrimci yönü gösterecek?. Hayır, bu reformist partiler ve benzerlerinin hiç biri kitlelere iktidar hedefli sınıf mücadelesi doğrultusunda doğruyu söylemez. Aksine yığınları doğru yoldan saptırırlar. Sosyalizm maskesi takmış olan, ama gerçekte burjuva demokratik reformcu partilerden öte bir niteliği olmayan bu reformist parti ve oluşumların tümüne aktif bir ideolojik mücadele verilmesi gerekmektedir.

Keza güce tapan, ulusal sorunda Marksist ilkesel bakış açısından uzaklaşarak ulusal hareketin siyasi amacını komünist sınıf mücadelesi amacıyla karıştıran, pratik politika adına Kürdistan ulusal hareketine kuyrukçuluk yapan ve ulusal hareketin sınırlı reform taleplerini sınıf mücadelesinin nihai hedefleri yerine koyarak seçim endeksli politik çalışma, ulusal sorun çözümünde anayasal düzenlemeler içeren ‘’barış ve çözüm’’ sürecinin parçasına dönüşmüş bir kısım küçük-burjuva devrimci örgütlerin yaşadığı savrulma devrimci şartlarda mücadelenin geliştirilmesi önündeki bir diğer önemli faktördür. HDP’nin seçim bileşenleri olarak hareekt eden ve HDP’nin reformcu yöneliminin parçası olan yapıların kendilerini kaptırdıkları parlamentarist-reformist döngüden kurtararak devrimci zemine yeniden döneceklerini beklemek hayalcilik olur. Çünkü söz konusu hareketler politikada reformcu kulvarda durmakta hoşnutturlar. Ulusal harekete dayanarak parlamentoda bir iki koltuk kapma gibi pragmatist ve günü kurtarma politikasına hapsolmuş durumdadır.

Genel politik tablo devrimci hareketin, sınıf mücadelesinin ivme kazanmasına elverişli devrimci şartlardan yararlanamadığını gösteriyor. Bu dağınıklığa yakınmak elbette olmaz. Sınıf savaşımının geliştirilmesi kendi cephemizden önderimiz Kaypakkaya’nın temelini attığı komünist çizginin yığınlar içinde yaygınlaştırılması tasfiyeciliğe, reformizme karşı sarsılmaz bir kararlılıkla ideolojik barikat olacak proletarya partisinin ayakları üzerine dikilmesi ve mücadelenin ilerletilmesi anlamına geliyor. Toplumsal çelişkileri ezilenler ve sömürülenler cephesinden örgütsel genel durum komünistlere çok daha kararlılıkla çalışmayı emrediyor.

Politik&Ekonomi
KRİZ DERİNLEŞİYOR HALK YOKSULLAŞIYOR

Haber Merkezi: Ekonomik kriz Türkiye’de derinleşiyor. Emperyalizme bağımlılık ise artıyor. Bu durumun emekçi halk kitleleri açısından anlamı şudur: büyüyen işsizlik, ücretlerin düşmesi, artan vergiler, metaların pahalılaşması, küçük köylülüğün ve küçük mülk sahipleri üreticilerin yıkıma uğramasıdır. Hali hazırda dışa bağımlılığın olmadığı bir tarım ürünü kalmamıştır. Yüksek borçluluğun döndürülemez boyutlara ulaşması iktisadi çöküş sinyallerinin yanıp sönmesini gösteriyor. Devletin zoruyla koltuğunda oturan zatın “buda geçer yahu” nutuklarının aksine ekonomik kriz emekçi halk kitlelerinin omzuna ağır bir taş gibi binmiştir. Söylendiğinin aksine emekçiler açısından geçen bir şey yoktur. Tencerede pişmesi gereken yiyecek her geçen gün azalmaktadır.

Krizin maliyetinin işçilere, emekçi halka yığılarak işin içinden sıyrılma çabası kapitalistler sınıfının genel karakteridir. Devletin sermayedarların yardımına koşması ve arttırılan vergilerle halkı soyması da meselenin bir diğer boyutudur.

Mevcut egemen sınıfın güç merkezileşmesini ifade eden Başkanlık sistemi tek elden devlet aygıtının güç kullanımını sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda engelsiz bir biçimde her şeyin yerine getirilmesi siyaseti normalleştiriliyor. Oysa sistem bütünüyle devlet şiddetine dayanarak ayakta kalıyor. AKP-MHP koalisyonu kitlelerin devrimci, komünist sınıf güçlerini ezen, Kürtlere karşı savaş sürdüren devlet diktatörlüğüne dayanmaktadır. Cumartesi Anneleri’nin oturma eyleminin yasaklandığı bir yönetimden söz ediyoruz. Yönetmekte zorlanan sömürücü sınıflar daima şiddete sarılmaktan geri durmamışlardır. Türkiye’de koyulaşan faşizmin siyasi temsilcileri devrimci dinamikleri yok etmekle övünüyorlar. Demokratik direniş gösteren kesimler ise polis, ordu, hapishane, mahkemelerle susturuluyor, hapishanelere atılıyor. Tüm bunlara rağmen toplumsal direniş potansiyelinden korkmaktadırlar.

Para dilenmek için kapısında dolandıkları emperyalist Avrupa ise Türkiye’nin faşist başkanlığını desteklemektedir. Onlar için Türkiye büyük bir pazar, Rusya’ya kaptırılmaması gereken bir ön cephe gücü, Ortadoğu’daki etkinlik ve pazar egemenliği için bir üs alanıdır. Almanya, Fransa, İngiltere bizzat Türkiye’deki faşizmin sorumlusu ülkeler olarak bu konuda emperyalist ABD’nin ortaklarıdır. Bu anlamda merkezileşmiş devlet gücünü temsil eden RTE’yi tutmaları şaşırtıcı değildir. 470 milyar dolar dış borcun neredeyse üçte ikisini kontrol eden 4 Avrupa bankasının Türkiye’deki sermaye egemenliği dikkate alındığında AKP/RTE’nin “yardımına” koşmalarının şaşırtıcı yanı yoktur. Aksinin düşünülmesi koşulların anlaşılmadığını gösterir.

“Fırat kalkanı” Efrin ve akabinde Qandil’e, Güney Kürdistan’ın işgal girişimi, Şengal’e saldırı ABD, İngiltere, Fransa, Almanya desteği ve onayı ile olmaktadır. Almanya üst üste Türkiye ile askeri anlaşmalar yapmakta, silahlar satmaktadır. Silahlar ve gelişmiş teknoloji ile donatılmış silahlar içte ve dışta mazlum Kürt ulusuna karşı kullanılmaktadır. Burjuvazi her yerde sadece kendi çıkarı yönünde hareket eder. Bu gerici sınıftan demokratik bir tavır asla beklenemez.

Öte yandan toplumsal olguların uzlaşmaz zıt yönleri unutulmamalı. Faşizmin koyulaşması demokratik toplumsal direniş dinamiklerinin toplumsal olarak demokrasi talebinin ve dahası sınıf mücadelesinin gelişme potansiyelinin birikmiş varlığını gösterir. Baskı ve şiddete dayanan sömürücü sınıf egemenliğine karşı toplumsal direniş çok çeşitli biçimlerde varlığını koruyor ve direniş sürüyor. Cumartesi Anneleri’nin oturma eylemi bu nedenle devleti ve siyasi temsilcisi RTE/AKP’yi korkutuyor.

Kürtleri görmezden gelerek mücadele eden güçlerini ezerek parlamenterlerini, belediye eş başkanlarını, temsilcilerini tutuklamakla Kürt ulusun direnişi bitmiş olmuyor. Komünist devrimci kuvvetlerin darbelenmesi, yoğun ve gaddarca baskı altına alınmasıyla sınıf mücadelesi bitti anlamına gelmiyor.

Ne olursa olsun ileriye doğru toplumsal gelişmenin kuvvetleri kararlılıkla direnişlerini sürdüreceklerdir. Faşist diktatörlük er yada geç bilinçli halk kitlelerinin mücadelesi ve engellenemez kuvvetiyle yıkılacaktır. Gelecek karanlığı temsil eden sınıfların değil, aydınlığı temsil eden devrimci kitlelerin elindedir. Bu nedenle diyoruz ki, mücadele özgürlüğü kazanana dek sürdü, sürecektir

Güncel Haber, Ölümsüzlerimiz, Politik&Ekonomi
Küba’da Havlu attı*

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz Canel, 10 Aralık’ta, 2021’den itibaren parasal birleşme, yabancı yatırıma daha fazla açıklık ve adada dolar dolaşımının serbest bırakılmasını içeren yeni bir ekonomik plan açıkladı.

1 Ocak’tan itibaren, doların ada içindeki dolaşımını kontrol etmek için 1994 yılında yaratılan konvertibl peso (CUC) sona erecek. Ürünler ve hizmetler Küba pesosu (CUP) veya yabancı para birimlerinde satılabilir ve döviz kuru bir ABD dolarına eşdeğer 24 peso olarak belirlenecektir. Vatandaşların tüm CUC’lerini CUP ile değiştirmeleri için altı ay olacaktır.

Yetkililere göre, önlemler, mevcut kaynakları daha iyi dağıtmanın yanı sıra, ABD tarafından 1961’den beri uygulanan ekonomik ablukanın yarattığı zorlukları, 1,98 trilyon ABD doları olarak tahmin edilen birikmiş bir zararla aşmayı amaçlıyor.

Kaynak:https://www.brasildefato.com.br

*Manşet DD ‚ye ait.

Translate »