Kategorie: Toplum&Yaşam

Makaleler, Politik&Ekonomi, Toplum&Yaşam
Emperyalist-Kapitalizmin Giderilemeyen Genel Krizi Türkiye’de Karşılığını Buluyor

Emperyalist-kapitalist sistem ve üretim tarzına içkin olan ve kapitalizm yok edilmeden ortadan kalkmayacak çelişkiler, ona özgü tüm bu karşıtlıklar hala dünyayı kasıp kavuran Covid-19 salgını gibi olağan üstü şartlarda hafiflemez, bilakis şiddetlenerek ağırlaşır. Ekonomiyle ilgili kurumlar, emperyalist tekellerin sözcüleri tarafından dünya iktisadında 2021 yılında yüzde sekiz ile on arasında daralma beklentisi açıklanmaktadır. Türkiye’nin sanayi üretimi ve ticarette en fazla bağımlı olduğu Avrupa ekonomisi belirtilen daralmada ABD ile yarışır durumda. Toplumun sağlık ve yaşamının korunması ve merkeze alınması yerine tamda kapitalizmin niteliğine uygun olarak sermayenin ihtiyaçlarının merkeze konulduğu kapitalist dünyada insanlar kitle bağışıklığına bırakılarak sermayenin bekası için işçiler çalışmaya zorlandı. Tüm çabaları sermayenin geleceği için çalışanların ölüme yollanması pahasına rağmen kapitalist üretim ve ticaret hacmindeki daralmanın durdurulması başarılamadı.

Salgın Hastalık Ekonomik Sorunları Büyütüyor

Sürekli büyümek zorunda olan tekeller dünyasındaki kapitalist üretim sisteminde daralma süre gelen krizin ağırlaşması demektir. Dünyada artan işsizlik, iflasların genel niteliği, yoksullaşma, ücret kesintileri ve ücretlerde düşme, yokluk ve perişanlığın işçi sınıfı ve halk kitlelerini sarmasıdır. İşsizliğin artmadığı tek bir ülkenin bile olmaması tesadüfi değildir. Emek gücünün bir kısmının üretim dışına itilmesi kapitalist üretim biçiminin genel niteliğidir, ama kriz dönemlerinde üretimin yavaşlama ve durma seviyesiyle orantılı iş çığırından çıkar ve işsizlik genel bir hal alır. Covid-19 salgını sürecinde toplumsal olarak ağır biçimde etkilenen halk kitleleri hastalığa karşı korumasız kalmalarının yanında birde açlık ve işsizliğin getirdiği çaresizlikle boğuşmak hayatta kalma sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Sağlık hizmetinin sermayenin azami kâr alanına dönüştürüldüğü kapitalist toplumda gelişmiş tıp bilimi, ilaç, araç, ekipmanların sınırlı sayıda kişilerin özel mülkiyetinde olması kitlelerin sağlık hakkına erişimini engelleyen temel faktördür. Kapitalist üretim ve meta egemenliğinin sürdüğü toplumsal koşullarda ne işsizlik, ne açlık ve yoksulluk ne doğanın tahrip edilmesi, nede yeterli parası olmaması nedeniyle ilaç alamama, tedavi olamamaktan emekçilerin ölüp gitmesi son bulur. İşçi sınıfı kapitalizmi yok edip sosyalizmi kurmadığı sürece kapitalizmin tüm kötülüklerine maruz kalmaya devam edecektir. En gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkelerde dahil hiçbir ülkede salgın döneminde kapitalistler ve onların sınıf devleti tarafından işçi sınıfının zerre kadar önemsenmediği görülmektedir. Keza yoksulluğa ve sefalete itilen emekçilerin sayısında büyük artış yaşanırken pandemi sürecinde dünyanın en zenginlerinin servetlerindeki ciddi artışlar dikkat çekici olsa da sömürücü sistemin niteliğine uygundur. Kapitalizmde sermaye, zenginlik ve servet sınırlı sayıda kişide birikirken yoksulluk ve sefalet halk kitlelerinde birikir.

Emperyalist Tekeller Arasında Çelişki Keskinleşmiştir

Kapitalist-emperyalist sistemin taşıdığı karşıtlıklar ekonomideki çöküşle birlikte çok daha keskin hale gelmesinin sonuçları emperyalist ülkeler arası siyasetin her adımında görülmektedir. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin keskinleşmesi, pazarlara hakimiyet uğruna rekabetin askeri metotlarla çözülmesi yoluna kayması politikasında her geçen gün artan eğilim, emperyalist kamplaşmalar ve birliklerine açıktan karşıt pozisyon almalar dünyaya hakim haydut sömürgeci ülkeler arasında eskiden gösterilen sahte dostluk gösterilerinin çoktan sona erdiğini göstermektedir. Tarihte kanıtlandığı gibi kapitalist ülkeler arasında dostluk diye bir şey yoktur, o ülkelerin burjuvazilerinin çıkarları vardır. Gerçek manasıyla dostluk ancak sosyalist uluslar ve ülkeler arasında olur. Dünyaya emperyalistler hakim ve her kıtada bağımlı ulusların ve ezilen halkların kanı akıtılıyor. Ekonomik avantajlarıyla yükselen ve kapitalist dünyanın siyasi dengelerini sarsan emperyalist Çin emperyalist ABD için baş düşman ilan edilmiştir. Keza Japonya ile Çin arasındaki çelişki ve rekabet keskinleşmiştir. Öte yandan ABD’nin İngiltere, Fransa, Almanya ile birlikte NATO konseptiyle Rusya’yı kuşatma stratejisi yürürlükte ve ilerlemektedir. Çin pazarında önemli avantajlar sağlansa da Çin ile Batı Avrupa ülkeleri arasındaki çelişkiler ve rekabet keskinleşmesi engellenemiyor. İngiltere, Fransa, Almanya gibi emperyalistler ABD ile Rusya’nın egemenlik hattı olan Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Polonya, İskandinav ülkelerinde hamleler yapmakta, Karadeniz’de etki alanının oluşturulması için ABD tarafından Romanya, Bulgaristan’a askeri yatırımlar yapılmaktadır. Bu konsept dahilinde Yunanistan’a daha fazla ağırlık verilip Güney Kıbrıs’a askeri yığınak yapılırken Rusya’nın etkisine karşı Türkiye’nin mutlaka elde tutulması, öte yandan Mısır, Lübnan, Ürdün üzerinde yoğunlaştırılan etkiyle Akdeniz’de Rusya etkinliğine izin verilmemesi, bununla birlikte Çin’in “tek yol, tek kuşak” projesine oluşturulması gerekli setlerin ayakları oluşturulmuş olacağı planlanmaktadır. Kıyasıya rekabet sürmektedir, ama Rusya ve Çin’in etki alanlarının güçlenmesi ve genişlemesi durdurulamamaktadır. Ayrıca genel bir silahlanma yarışı, yeni silah denemeleri sürmektedir. Suriye, Libya, Yemen’de “soluklansa da” Ukrayna’da süren savaşlara Kafkasya’da Azerbaycan ile Ermenistan arasında Eylül 2020’de çıkan savaş eklenmiştir. Nahçıvan’ın Ermenistan sınırları içinde, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan sınırları içinde özerk olarak 1917 Sovyet Sosyalist Devriminden 1991’e kadar sosyalizm bayrağı altında kardeşçe yaşadığı Ermeni ve Azeri halkları ve ulusları yeniden düşmanlaştırıldı. Bu olgu daha büyük savaşa hazırlanan emperyalistlerin uygun olan her alanda kışkırtılan ve daha küçük ve bölgesel savaşların çıkarılması yolu ile bir birini yıpratacak, bölge ülkeleri bu savaşlarda taraf olmaya zorlanarak daha keskin ayrışımlar sağladıkları görülmeli. Bu somut olgular barışçıl bir dünyayı değil, kana susamış kapitalist cellatların savaşla kana bulayacakları bir dünyayı işaret etmektedir. 

Zenginler Daha da Zenginleşti

 Dünyada yoksulluğu sonlandıracak harcama miktarı en zenginlerden birinin serveti bile etmiyorken bir buçuk milyar insan gerekli gıdaya, sağlığa, konuta ulaşamıyor. Yeterli gıda ve hizmet potansiyeli ve kaynağı fazlasıyla var, ama emekçi insanlar bunlara ulaşamıyor. Yoksulluk ve açlık her yerde artmaya devam ediyor. Bu somut sonuçlar emek ile sermeye arasındaki karşıtlığın göstergesidir.

Dünyada temel çelişki olarak emek ile sermaye arasındaki antagonist karşıtlık keskinleşmektedir. Her yerde öfke ve hoşnutsuzluk birikmiştir. İşçi sınıfının yeniden büyük mücadeleye tutuşmasının nesnel koşulları daha da olgunlaşmaktadır. Sınıf mücadelesinin gelişmesi şartları dikkate alınarak emperyalist burjuvazi tarafından tedbir olarak sistemlerin faşistleştirilmesi eğilimine girilmesi tesadüfi değildir. Fakat ne yapılırsa yapılsın sömürü, savaş ve eşitsizlik üreten kapitalist sisteme karşı devrimci proletaryanın sosyalizm mücadelesi engellenemeyecektir. Kapitalizmin genel krizine çözüm bulamayan hükümetler dışta saldırganlık içte baskı politikasına sarılıp milliyetçilik, dini gerici düşüncelerle halk kitlelerini aldatmaktadırlar. Fakat emek ile sermaye arasındaki temel çelişmede belirleyici olan yön burjuvazi değil devrimci proletaryanın iktidarın kazanılması uğruna yürüttüğü sınıf mücadelesidir. Çeşitli özgünlükleriyle her bir ülkede nesnel şartların sunduğu lehe avantajlar komünistlerin kararlı çalışmalarıyla birleştiği oranda devrim mücadelesi gelişme kat edecektir.

Sadece kendi aralarında değil, emperyalistlerin kendilerine bağımlı olan yarı-sömürge ülkeler (küçük ve görece gücü sınırlı ülkelerde dahil) ile emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler keskinleşmiştir. Emperyalist tekeller arasındaki rekabet yarı-sömürge birçok ülkenin bağımsızlığının tümüyle ayaklar altına alınması, devlet düzenlerinin çökmesi, sonu gelmez iç savaşlarla bitip tükenmesiyle somutlanmıştır. Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen, Sudan, Mali vb. vd. çeşitli ülkelerdeki durum emperyalistlerin bağımlı ülkeler üzerinde artan genel baskının birer son örnekleridir. 

Bağımsız bu ulusların emperyalist haydutlarca dilediklerinde bombalanması, işgal edilmesi bağımsızlığın biçimsel, sorunun çözümünde her hangi bir hükümet veya lider değişiminde olamayacağı, doğrudan emperyalizmin kovulması, yani ulusun gerçekten bağımsız ve özgür olabilmesinin proletaryanın iktidarı sorunu olduğu unutulmamalı. Emperyalizm çağında ulusun kurtuluşu proletaryanın kurtuluş davasına bağlandığı gerçeği, emperyalistlerin birçok bağımsız ülkeyi yıkıp harap ettiği diğerlerinin ise baskı ve tehdit altında olduğu koşullarda daha iyi anlaşılmaktadır. 

Türkiye’de Ekonomik, Sosyal, Siyasal Kriz Derinleşiyor

 Gövdesiyle emperyalist tekellere bağımlı Türkiye’de ise durum kapitalist dünyada baş gösteren büyük sorunların uç örneklerini sunuyor. Daha önceki değerlendirmelerimizde mevcut faşist düzende çözülmesi mümkün olmayan temel meselelerin ağırlaşacağı, ekonomik, siyasi ve toplumsal olarak sorunların büyüyeceği üzerinde sıklıkla durulmuştur. Demokratik hak ve toplumsal isteklerin dışlanması üzerine bina edilen ezilen ve sömürülenler başta olmak üzere, keza rekabet halinde hükümete muhalif burjuva partilerde dahil kendisine biat etmeyen hemen her kesimin üzerinde devlet baskısı ve şiddetinin arttırılmasına dayanan bir yönelin anlamına gelen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildiğinde “Türkiye’nin uçurulacağı” vaat edilmişti, ama ekonomik olarak çöken, siyasi krizden kurtulamayan genel tablo çırılçıplak daha da görünür hale geldi.

“Cumhur Başkanlığı Hükümet Sistemi” denilen yönetim şekli güçlerin tek merkezde toplandığı sivil hükümet eliyle uygulanan darbe rejimidir. Yönetiminde AKP yalnız değildir. Vatan Partisi-Doğu Perinçek, Ergenekon kanatları, BBP, yanı sıra çeşitli cemaat, tarikatlar ve en gerici çevrelerin dahil olduğu “cumhur ittifakı” bir büyük siyasi kamp olarak AKP-MHP tarafından temsil edilmektedir. MHP’nin aşırı milliyetçi, ırkçı, yayılmacı faşist siyasi politik düşüncesi AKP hükümetinin yönetim “modeli” olarak uygulanmaktadır. Çok güçlü olduğu varsayılan hükümet esasta MHP ile rehin alınmıştır. Türk milliyetçiliği ve islam diniyle sentezlenmiş burjuva faşist ideoloji (Ki bu Kemalist burjuva ideolojinin güncel uygulama biçimidir) hakim Türk burjuvazisinin topluma egemen olan ideolojisidir ve AKP’nin halk düşmanı politikaları egemen burjuvazinin bu gerici sınıf ideolojisiyle meşrulaştırılmakta, kitlelerin gözüne serpilen milliyetçilik külüyle gerçekler görünmez kılınmakta, itaat, sabır ve şükür etmeyi vaaz eden İslamiyet ile bilinçler uyuşturulmaktadır. 

ABD emperyalizminin yoğun desteğiyle hükümete yerleşen AKP hiç kuşkusuz ekonomik ve siyasi olarak emperyalist tekelleri ve onların işbirlikçileri durumundaki komprador egemen burjuvaziyi ve büyük toprak sahipleri sınıflarını temsil etmektedir. İşçi sınıfı emekçi köylülük başta tüm halk kitlelerinin çıkarlarının karşısında sermayenin çıkarlarının koruyucusu AKP-MHP siyasi kampı da Türk burjuvazisinin kendi aralarındaki çelişkilerin keskinleşmesinin tüm içsel özelliklerini bağrında taşımaktadır. Çeşitli sermaye grupları, rant, rüşvet, spekülasyon ve her türden yasa dışı faaliyetlerden palazlanan yapılar, dokunulmaz, her türden imtiyazdan yararlanan ve yüksek gelirle ödüllendirilen sivil ve askeri bürokrasi toplumsal baskı, devrimci kitlelerin sindirilmesi, siyasete yön verilmesi yanında gelişebilecek sınıf mücadelesi dinamiklerine karşı kullanılacak silahlı çete, mafya örgütlenmeleriyle iç içe geçmiş hükümet yapısının kurulduğu çıkar birliği aynı zamanda bu gerici faşist güç ve yapıların çıkar çatışmalarının sürekliliği nedeniyle çatlamaya gebedir. Aldatma politikası yoksulluk, açlık, işsizlik duvarına çarptıkça kitle desteği eriyen AKP’nin yıpranması güç kaybının durdurulamaması durumu faşist bloğun çatlamasını doğuracaktır. Ama buna rağmen emperyalist tekellerin, egemen Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarını en iyi biçimde karşılayan AKP devlet iktidarının her yönlü aracılığıyla sonuna kadar kullanılacak, işe yaramaz hale geldiğinde ise yerini kitleleri aldatacak bir başka hükümete bırakacaktır. 

Türkiye hiçbir zaman demokrasi olamadı, mevcutta da demokrasi değil, faşizm cumhuriyetin başından itibaren tepeden aşağıya devlet aracılığıyla uygulanmaktadır. AKP-MHP ittifakıyla faşist diktatörlük tahkim edilip vidalar daha da sıkılsa da, daha önceki yönetimlerin yaptıklarını yapmaktadırlar. Toplumsal koşulların değişimiyle beraber sadece yöntemler çeşitlenmiş ve sermayenin baskı ve egemenliği işçi sınıfı ve tüm halk kitleleri üzerinde daha da şiddetlenmiştir. 

Bağımlılık ilişkisinde tek merkeze değil de çoklu emperyalist tekellere bağlı olunması emperyalist tekellerin keskinleşen rekabeti nedeniyle dolaysız olarak egemen Türk burjuvazisinin kendi arasındaki çelişki ve rekabete yansımakta devlet iktidarına hakim olma kaygısını kızıştırmaktadır. “Cumhur” ve “millet” ittifakları arasında ayrılmış burjuva siyasi kamplar birbirlerine karşı dururken her biri kendi içinde ciddi çelişkiler taşımaktadırlar. 

Gerek “cumhur ittifakı” partileri, gerekse HDP ile isimlerinin dahi anılmasını istemeyen CHP, İYİP gibi “millet ittifakı”nı oluşturan partiler ve de AKP’den kopanların oluşturduğu DEVA (Ali Babacan), Gelecek Partisi (Ahmet Davutoğlu) olsun burjuvazinin çeşitli eğilimlerini temsil eden bu partilerin hiç birinde demokratik nitelik yoktur. Nüans olarak farklı söylemlerde bulunsalar da burjuvazinin sömürücü faşist dikta rejiminin savunucusudurlar. İşçi sınıfına ne vaatte bulunursa bulunsun burjuva partilerin aldatmacalarına kanmama deneyimi ve bilincini edinene kadar işçiler sermayenin temsilcisi bu partilerin etkisinde olacaklardır ama işçi sınıfı bizzat kendi deneyimiyle ve sınıf bilinçli proleterlerin aydınlatıcı çalışmaları örgütleme ve birleşmeleriyle hiçbir burjuva partinin arkasından işçilerin, emekçi halk kitlelerinin, emekçi köylülerimizin gitmemesi gerektiği eninde sonunda kavranacaktır. 

Gerçekler Yalanlarla Gizleniyor

Peki faşist devlet diktatörlüğünün kaptan köşkünde keyif çatan AKP ve mutlak şefinin ordu, polis kurşunları, mahkemeler, hapishaneler, yasaklar, valiler ve imamlar ordusuyla yürüttüğü yönetim nasıl bir ekonomik temele dayanmaktadır?! Sadece finansal-mali yönden değil, kapitalist sanayi üretimi yüzde yetmiş oranında Türkiye ithalata bağımlıdır. Bankalar ve kapitalist sanayi üretimi emperyalist tekellere bağlıdır. Ticarette ihracat ithalatı karşılamamaktadır. 1838-39 Osmanlı’dan günümüze cari açık sürekli büyümektedir. Türk lirası döviz, dolar karşısında değer kaybında adeta erimiştir. Borç stoku 500 milyar dolara dayanmıştır. Bu rakam Türkiye’nin 1980’de 16 milyar dolar olan dış borcuyla kıyaslanmasıyla aradaki uçurum daha iyi anlaşılacaktır. Merkez Bankası’nın rezervleri erimiş 35 milyar dolar civarında borçlanmıştır. Ekonomik çöküş tehlikesi sıralamasında dünyada ilk üç ülke arasındadır. Keza dünya piyasasında ortalama faiz oranı yüzde 1’in altındayken, Türkiye yüzde 8 ile 13 bandında ancak borç bulabilmektedir. Son on sekiz yılda sadece faiz ödemesi miktarı 510 milyar dolar civarındadır. Borç ödemeleri yeni borçlanmalarla yapılabilmektedir. TÜİK tarafından yüzde 15,61 olarak açıklansa da gerçekte enflasyon yüzde 35’lerin üstündedir. Maaş ve asgari ücretin düşük tutulması için rakamlarla oynanmaktadır. Yüksek vergiler ile rantçı, bürokratik, askeri devlet halk kitlelerinin sırtında büyük kambur durumundadır. Vergilerle yüzde 95’i halktan toplanan devlet maliyesinden burjuvaziye sürekli sermaye aktarımı yapılmaktadır.

Bu ekonomik tabloda zenginliğin yaratıcısı olan işçi sınıfı ise yokluk ve sefalete itilmektedir. İşçilerin yüzde 65’nin 2.324 TL asgari ücretle çalışmaya zorlandığı, emekçi köylülerin yoksulluktan kurtulamadıkları, keza ekonomisi çökertilmiş ve ulus olarak sistematik faşist baskı altında vergi toplanması, doğal kaynaklarının işletilmesi fakat toplumsal hizmet harcamalarının yapılmayarak sömürünün Türk burjuvazisine aktarılması şeklinde vergiler yoluyla keza Kürt emekçilerin sermaye için ucuz iş gücü rezervi oluşturması ve pazarı denetim altına alınmış Kuzey Kürdistan’ın yağmalanmasını da kapsayan bu kapitalist vahşi sömürü düzeni AKP-MHP’nin temsil ettiği ekonomik düzendir. Şiddet araçları kullanılsa da ekonomik ve siyasi olarak her açıdan tıkanmış sistemin çürümüşlüğü giderilmez niteliktedir.

Dış Politikada Saldırganlık İçte Artan Baskı

İçteki çökme, siyasi kriz dışarıda savaş, işgal ve yayılmacılık politikası ile giderilebileceği hesaplanmakta, Irak, Suriye’de (Batı ve Güney Kürdistan’ı kapsamaktadır) işgal savaşında ısrar edilmektedir. Libya’da savaşmakta, Akdeniz’de petrol-gaz rezervleri pastasından pay alabilmek için askeri güç sahaya sürülmektedir. Kışkırtılan Ermenistan Azerbaycan savaşında Azerbaycan tarafında savaşın parçası aktif unsuru durumunda olan Türkiye bölge ülkeleriyle ciddi krizler yaşamakta, öte yandan özellikle Rusya ve ABD, Rusya ve Almanya, İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkeler arasındaki keskin rekabette arada oynama yolu ile kendisine avantaj elde etme peşinde olmuştur. Kürt ulusu üzerinde baskının sürdürülmesi Irak, Suriye, İran’daki Kürtlerin siyasi ve politik iradelerinin yok edilmesi – büyük bir Pazar olması ve bu ekonomik temeli kaybetmek istememesine bağlı olarak – Türk burjuvazisinin dış politikasının ana hedefini oluşturmaktadır.

HDP’nin kapatılması planları,  Kürt milletvekillerinin tutuklanması, kalan tüm vekillerin tutuklanma tehdidi altında olması, Kuzey Kürdistan’da Kürt belediye başkanlarının yerine vali, kaymakam vb. memurların kayyum olarak atanması ve sonu gelmeyen tutuklanmalar, Türk burjuvazisinin temsilcisi siyasetçilerin Kürtleri – yabancı ulusları ve çeşitli milliyetleri de – aşağılayan politikasının normalleştirilmesi ve daha bir saldırgan tutum, Batı, Güney ve Kuzey Kürdistan’da büyük anlatılmaz toplumsal acılar ve yıkım yaratan haksız savaşın sürdürülmesi, tüm bunlar Kürt ulusu üzerinde milli baskının çok çok şiddetlendiğinin göstergesidir.

Şiddetlenen milli baskı Türkiye’de devrimci proletarya, demokratik ilerici kesimler üzerinde şiddetlenen baskıyla bütünleşmiştir. Milli baskı, din baskısı diğer ifadeyle din ve inanç özgürlüğü sorunu, fikir özgürlüğü, örgütlenme, yürüyüş, sendikalaşma hakkı, grev hakkı gibi temelde demokrasinin konusu olan tüm toplumsal taleplerin savunucusu kesimler faşist diktatörlük tarafından ezilmektedir. Baskı, kitleler üzerinde devlet şiddetinde ne kadar artış olursa olsun Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerden işçi sınıfı ve tüm halklarımızın demokrasi ve özgürlük isteklerinde zayıflama olmayacak, aksine demokratikleştirilmiş sistem isteği toplumsal olarak güçlenecektir. Fakat demokrasi mücadelesinin hangi sınıfın önderliğinde gelişebileceği konusunda net ve doğru fikirlere sahip olunması önemli bir husustur. 

AKP-MHP faşist bloğuna karşı kimi sosyal reformist partilerinde desteklediği ama esasta HDP tarafından sıklıkla demokrasi inşası için “demokrasi bloğu kurulması” çağrısı muhalefetteki CHP başta olmak üzere “millet ittifakı”na ve diğer burjuva partilerine yapılması son derece ilkesizdir. Demokrasi düşüncesi ve ilkeleri olmayan burjuvazinin görüntüde demokrasiyi savunur gözüken ama gerçekte demokrasiyle alakası olmayan gerici partilerden demokratikleşmeye öncülük edilmesini istemektir ki bu olanaksız bir istek ve halk kitlelerinin olmayacak beklentilere sürüklenmesi bakımından da bir aldatmacadır.

Sermayenin işçi sınıfı üzerindeki baskısı artmaktadır. Sömürüyü ağırlaştıracak yeni yeni yasalar çıkarılırken, işçilerin koşulların iyileştirilmesine yönelik en küçük örgütlenmesi ve eyleminin karşısına asker ve polis çıkarılmaktadır. Çalışabilir nüfusun sadece yüzde 43’nün çalışma yaşamına katıldığı milyonlarca işsizin olduğu dahası resmi rakamlara göre 17 milyon kişinin sosyal yardımlarla yaşadığı işçi, emekçi köylü, memur, küçük esnaf ve üreticilere kadar halk kitlelerinin bankaların borç kölelerine dönmüşmüş olması ve Covid-19 salgın hastalığın getirdiği ağır yüklerle birlikte düşünüldüğünde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de emek ile sermaye arasındaki çelişki keskinleşecek, hakları için mücadele eden işçi sınıfı ile sermayenin koruyucusu devlet gücü daha fazla karşı karşıya gelecektir. İşçilerin grev yasaklarını dinlemeyeceği, sendika ağalarını ezip geçeceği zaman çok uzak değildir. 

Bu Faşist Ablukayı Proletaryanın Sınıf Gücü Dağıtabilir

İşçi sınıfının çektiği perişanlığın döne döne onlara anlatılmasına ihtiyaç yoktur, işçilerin çekilmez berbat şartlardan nasıl çıkacağına dair düşünceye ihtiyacı vardır. Genel görünümüyle nesnel koşullar sınıf mücadelesinin gelişmesi yönünde avantajlar sunmaktadır. Fakat işçi sınıfının dağınık ve örgütsüz olması ve birleşememiş olması nedeniyle gücünü gösterememesi gibi komünist hareket de güçsüz, dağınık olması ve önderlik görevini yerine getirmek kapasitesini yakalayamamış, dahası işçi sınıfı içinde kök salamadığı için proletaryanın sınıf gücünü mücadeleye aktaramadığı için güçsüzlüğü de aşamadığının da görülmesi gerekmektedir.  

Keza toplumsal canlı ve güncel bir istek olan demokrasi sorunun gelişmesi proletarya önderliğinde sınıf mücadelesine bağlıdır. Emperyalizme bağımlı komprador egemen burjuvazinin temsilcisi her renkten burjuva partilerden hiç biri tutarlı biçimde faşizme karşı duramazlar – çünkü savunucusudurlar – devlet düzeninin demokratikleştirilmesine öncülük edemezler.

Demokrasinin konusu olan tüm meselelerin çözülmesi, devlet düzeninin demokratikleştirilmesi doğrudan proletaryanın sınıf savaşımının önemli bir parçasıdır ve onun gelişmesine bağlıdır. Devrimci halk kitleleri ancak mücadele ile, yaptırım gücüyle demokrasiyi güvenceleyebilir, toplumsal ilerleyişini sosyalizme doğru geliştirebilir. Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerden Türkiye-Kuzey Kürdistan proletaryası uyuyan bir devdir, uykusundan uyanması, uyandığında sınıf düşmanının kafasına demirden yumruğunu isabetle indirebilmesi için komünist hareketin çok daha kararlıca, zenginleşmiş yol ve araçlarla proletaryanın içinde çalışması gerekmektedir. 

Halk kitleleri asla hortumcular, spekülatörler, rantçılar, kan emeci sömürücüler ve faizcilerin düzenine mahkum değildir. İnanıyoruz ki zor ve meşakkatli yollardan geçerek de olsa kendi kurtuluşlarını sağlayacak sosyalizm ve komünizm yolunda iktidar bilinciyle işçiler ve emekçi köylüler, tüm halk kitleleri proletarya partisinde birleşecek ve sınıf mücadelesini geliştireceklerdir.  

Dünya, Toplum&Yaşam
Yağmurdan Tayfuna…Filipinler

Gazeteci ve „Die Linke auf den Philippinen“ kitabının yazarı Marina Wetzlmaier, olağanüstü haldeki ada devleti ve salgın zamanlarında bile endüstri ve siyasetin misillemelerine direnen aktivistler hakkında bir röportajda konuşuyor.

Güneydoğu Asya’daki neredeyse hiçbir ülke, koronavirüs salgından Filipinler’den daha kötü etkilenmedi. Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, 2016’dan beri demir yumrukla hüküm sürüyor, ulusal acil durum ilan ettirildi ve artan enfeksiyon sayısı nedeniyle ordu tarafından sıkı kilitlenmeler kontrol edildi. Pandemiden önce bile, Filipin nüfusunun yüzde 60’ı günde 1,50 doların altında bir gelirle yaşıyordu ve devletin mali desteğinin olmaması nüfus içindeki yoksulluğu ve eşitsizliği daha da artırıyor. Gazeteci Marina Wetzlmaier, „Die Linke auf den Philippinen“ adlı kitabında ada devletinin anti-kapitalist, komünist ve hükümet karşıtı hareketlerini yoğun bir şekilde ele aldı. Bir röportajda Duterte rejimi ve oradaki araştırmasından bahsediyor.

„The Left in the Philippines“ kitabınızın başında, çocukken ilk kez Filipinler’de olduğunuzu yazıyorsunuz. O zamanlar nasıl bir ülke hatırlıyorsunuz?

Marina Wetzlmaier:Filipinler’deki akrabalarım daha çok orta sınıfa mensup. Yani çocukken kişisel olarak sosyal sorunları, eşitsizliği, yoksulluğu, daha sonra beni meşgul edecek her şeyi fark etmemiştim. Sokaklarda yürüdüyseniz, gayri resmi konutlarda insanlar veya sokakta dilenen çocuklar gördünüz. Ama bir çocuğun bakış açısından, bu benim için Filipinler’in bir parçasıydı. Marcos diktatörlüğünün 1986’da sona ermesinden sonra ülkede daha fazla umut vardı. Çünkü sivil toplum aktörleri anayasa taslağına dahil edildi ve toprak reform yasası bir talep olarak dahil edildi. Ancak belli bir hayal kırıklığının başlaması ve insanların eski seçkinlerin yerini yenilerinin aldığını fark etmesi sadece birkaç yıl aldı.

Filipinler’in sömürge geçmişi nedeniyle, toprak hakları sol gündemde önemli bir rol oynuyor. Tarıma elverişli arazilerin daha yoksul nüfusa yeniden dağıtılmasını sağlayan arazi hukuku reformu yıllardır zayıflamıştır.

Dediğim gibi, kapsamlı bir toprak hukuku reformu vaadi anayasada bile yer alıyor. Tarım veya ormancılık için kullanılan belirli büyüklükteki arazi, orada çalışanlara, kiracılara ve çiftlik işçilerine yeniden dağıtılmalıdır. Toprak hakları hareketinin “Toprağa kadar toprağı” sloganı var, yani çiftçi ve onu gerçekten çalıştıranlar için toprak. Kanunla ilgili sorun, diğer şeylerin yanı sıra, arazinin aniden yeniden tahsis edilmesi ve artık geçerli olmamasıdır. Sol, toprak hukuku reformu konusunda da aynı fikirde değil. Taraflardan biri, şu anda yürürlükte olan yasanın, gerçekten bu şekilde uygulanması halinde büyük bir başarı olacağını söylüyor. Arazi alan insanlar daha sonra sübvansiyonlarla da desteklenecek, Böylece tarlalar onlarca yıllık monokültürden sonra bile kullanılabilir. Diğer yandan, daha radikal sol hareket olan diğerleri, büyük toprak sahiplerinin tazminat ödenmeksizin mülksüzleştirildiği ve toprağın nüfusun daha yoksul kesimlerine yeniden dağıtıldığı tam bir tarım devrimi çağrısında bulunuyor.

Filipinler’in adı, Habsburglar için sömürgeleştirilmiş adaları yöneten İspanya Kralı Philip’e kadar uzanıyor. Bizim bölgemizde çok belirgin olan anti-faşizme kıyasla bugün Filipin solunda anti-kapitalizmin oynadığı rol nedir?

Filipinler’de sol ne kadar parçalanmış olsa da, onu birleştiren, çeşitli komünist direniş hareketlerini de motive eden ABD’nin eleştirisidir. Bugüne kadar ABD’nin Filipinler üzerinde büyük bir ekonomik etkisi var, ABD askeri üsleri var ve Filipin ordusu kısmen ABD tarafından eğitiliyor. Anti-faşizm ile ilgili olarak, tarihsel arka plan elbette buradakinden farklıdır. İkinci Dünya Savaşı ve Filipinler’i düşündüğünüzde, Japon işgalini ve beraberinde gelen dehşeti düşünürsünüz. Ancak asıl mesele, Japonların bir Doğu Asya imparatorluğu kurmak ve sözde Doğu Asya halklarını birleştirmek istemesiydi. Bunu ancak yerli halkları bastırarak yapabilirlerdi.

Yerli halkların bugün durumu nedir?

Filipinler’in dağlık kuzeyi ile güneyin bazı kısımlarında doğal mineral kaynakları açısından oldukça zengin bölgeler bulunmaktadır. Altın ve diğer değerli metaller burada bulunabilir, böylece büyük uluslararası şirketler de madencilik yapıyor. Ve sonra iki yasa çakışır. Yerli halkı ve atalarının topraklarını korumak için bir yasa var ve sonra maden yasası var. Bu, büyük şirketlerin kolayca elde edebilecekleri hammaddeleri çıkarmak için geniş kapsamlı tavizler elde etmelerini sağlar. Yerli bölgelerin korunmasına ilişkin yasa böylece fiilen zayıflatılmıştır. Atalara ait bir bölgeye gitmeden ve doğal kaynakları kazmadan önce, şirketler, bazen basitçe satın alınan nüfusun onayını almak zorunda kalacaklardı. Şirket temsilcileri daha sonra köylere gelir ve insanlara para teklif eder. Eğer kağıdı imzalarlarsa, bazıları için araba veya çocuklar için okul ücreti vaat ediliyor. Kendini savunan insanlar tehdit altında da olabilir; bazı şirketlerin daha sonra savunma halkını taciz eden kendi güvenlik görevlileri vardır. Yerli halklar arasındaki aktivistler, direniş uzun sürdüyse, çoktan öldürüldü. Birçok sakin daha sonra baskı çok yüksek olduğu için uzaklaştı. Olumlu tarafı, ancak, yerel düzeyde, insanların bağımsız olarak iş yapabilmelerini sağlamak için ekonomik alternatifler oluşturmaya, kooperatifler kurmaya ve benzerlerini yapmaya çalışan taban hareketlerinin olduğu belirtilmelidir. Bazı şirketlerin, daha sonra direnen halkı taciz eden kendi güvenlik görevlileri vardır. Yerli halklar arasındaki aktivistler, direniş uzun sürdüyse çoktan öldürüldü. Birçok sakin daha sonra baskı çok yüksek olduğu için uzaklaşır. Olumlu tarafı ise, yerel düzeyde, insanların bağımsız olarak iş yapabilmelerini sağlamak için ekonomik alternatifler oluşturmaya, kooperatifler kurmaya ve benzerlerini yapmaya çalışan taban hareketlerinin olduğu unutulmamalıdır. 

Cumhurbaşkanı Rodrigo Duterte, 2016’dan beri Filipinler’i yönetiyor ve “uyuşturucuyla mücadele savaşı” ile halkı çoktan çökertmiş durumda. Gazeteciler ve aktivistler de dahil olmak üzere 25.000’den fazla kişinin onun yönetimi altında öldürüldüğü söyleniyor. Avrupalı ​​bir gazeteci olarak orada araştırma yaparken korkuyor musunuz?

Yani en azından kilitlenmelerden önce korku bende yoktu. Örneğin Manila, 20 milyon nüfuslu büyük bir şehir, orada anonimliğe gömülüyorsunuz. Aktivist arkadaşlarımın bana önerdiklerine sadık kaldım.Bazı alanlara araştırma için gitmedim çünkü orası güvenli değildi. Eleştirmenlere yönelik baskılar, Duterte’den önce de vardı, ancak bu kadar sistematik ve başkan tarafından açıkça onaylandığı kadar değildi. Filipinler’de basın özgürlüğünü konu alan „The Indomitable“ adlı belgeselde, başkan bir gazeteciye verdiği röportajın ortasında „İfade özgürlüğü de hayatınızı kurtarmaz“ diyor. Medyadaki insanlar ve eylemciler gerçekten cesur çünkü devam ediyorlar. Bir sendikadan bir gazeteciyle konuştum. Sabah uyanır, e-postalarını açar ve gelen kutusunda bir sürü tehdit vardır. Bunun artık yaşamın sadece bir parçası olduğunu ve herhangi birinden gelseler bile onları ciddiye alması gerektiğini söyledi.

Koronavirüs Filipinler’deki durumu nasıl değiştirdi?

Şu anda durum, salgın ve terörizmle mücadele bahanesi ile yasayı sıkılaştırmak için kullanılıyor. İki ana kanun vardır, biri „Bayanihan Kanunu“ , geçen Mart ayına kadar gidiyor. Onunla, virüslerle mücadele için çok katı sokağa çıkma yasakları getirildi ve ordu, uyumluluğu izlemek için görevler kurdu. Her haneye bir karantina izni verildi ve bir seferde sadece bir kişinin yaşam alanını terk etmesine izin verildi ve kendi mahallenizde kalmanız gerekiyordu. Kayıt dışı sektörde çalışan, birikimi olmayan ve bu durumda işe gitmelerine izin verilmeyenlerin kilitlenmesi büyük bir sorun olmuştur. Onlar için Corona geliştirme riski ikinci derecede önemli çünkü geçim kaynaklarını güvence altına almak zorundalar. Ve terörle mücadele yasası Temmuz ayından beri yürürlükte. Duterte, tüm sol aktivistleri ve komünist akımları terörist konuma yerleştiriyor. İnsan hakları örgütleri, kısıtlamalarla karakterize edilen „yeni bir normal“ den söz ederler, ayrıca temel haklarla ilgili olarak. Her zaman kendi kendime Avusturya’daki insanların çok çabuk üzüldüğünü düşünürüm, ama bunu her zaman üst düzeyde yapıyorlar.

Bu gelişmelerin Filipin medya dünyası ve basın özgürlüğü üzerinde ne gibi etkileri var?

Karantina yasası, koronavirüs hakkında yanlış raporlar yaymayı suç saydığı için basın özgürlüğünü etkileyeceği endişelerini dile getirdi. Yetkililer neyin yanlış rapor sayılacağına karar verir, ardından eleştirel haberler yanlış rapor olarak hızla reddedilir ve gazeteciler tutuklanır. Gazeteciler aleyhinde siber suçla mücadele yasasına dayanan haberler de var. En iyi bilinen durum, Filipin haber portalı Rappler’ın durumudur.ve baş editör Maria Ressa. Birkaç kez ihbar edildi ve geçen Haziran’da iftira nedeniyle kritik araştırmalar için altı yıla kadar hapis cezasına çarptırıldı. Onun belgesellerde yazı işleri ofisinde durduğunu görünce çok etkilendim ve “Şimdi gerçekten devam etmemiz gerekiyor. Rapor vermek bizim görevimizdir ”.

Daha önce “Südwind Magazin” ve “Der Standard” da yayın yapan ve düzenli olarak ücretsiz radyo FRO için programlar yapan gazeteci Marina Wetzlmaier, Yukarı Avusturya’da yaşıyor ve çalışıyor ve Wels Yeşiller Partisi ile siyasi olarak ilgileniyor. Ada devletinin sol siyasi hareketlerine tarihsel ve güncel bir giriş olan „Die Linke auf den Philippinen“ adlı kitabı Ekim 2020’de Mandelbaum Verlag tarafından yayınlandı.

# Kapak resmi: Mandelbaum Verlag

Dünya, Güncel Haber, Gündem, Toplum&Yaşam
Türk faşistlerinin lobisi

Frederik Kunert

Türk iktidar partisi AKP’nin Almanya’daki lobi teşkilatı yeni bir genel başkan seçti. Bu mevkinin işgal edilmesi rejim içindeki güncel gelişmeleri simgeliyor.

Önceleri Avrupa-Türk Demokratlar Birliği (UETD) olarak bilinen, kendisini siyasi açıdan tarafsız olarak tanımlayan, ancak öncelikle Almanya’da AKP’nin ön örgütü olarak faaliyet gösteren Union Internationaler Democrats’in (UID) yeni bir başkanı var: Köksal Kuş . Bu, Erdoğan’ın gözdesi Bülent Güven’e galip geldi. AKP-MHP ittifakında faşist güçlerin artan etkisinin bir göstergesi.

Köksal Kus kimdir? Tagesschau bile AKP lobisinin yeni başkanının gri kurt olduğunu bildiriyor. Birkaç yıl boyunca gri kurt örgütleri ve grupları için bir havuz olan „Almanya’daki Türk Demokratik İdealist Dernekleri Federasyonu eV“ nin aktif bir üyesidir. 1979’dan beri faşist Ülkücu hareketine dahil olduğu için söylendiği gibi Almanya’da yaşıyor.Siyasetle tanıştı. 1970’lerin sonunda solculara, Alevilere, sendikacılara ve faşistlerin dünya görüşüne uymayan herkese yönelik çok sayıda saldırı, siyasi cinayet ve katliam yapıldı. O dönemde faillerin çoğu, 34 Alevi sanatçı ve aydının öldürüldüğü 1993 Sivas katliamının yanı sıra Almanya’ya kaçtı. 1980’de Berlin’de Türk komünist Celalattin Kesim’in gri kurtlar tarafından öldürülmesinin gösterdiği gibi saldırılar Almanya’da da devam etti.

Hitler hayranı ve Ülkücu hareketinin kurucusu Alparslan Türkes hakkında Facebook’ta yazan Kuş, “Ölüm yıldönümünde onu rahmetle anıyorum (…). Ben dahil milyonlarca gencin ulusal değerler ve duygularla büyümesine yardımcı oldu. “ Türkes, 1977’de yazdığı bir mektupta, Almanya’daki Türk yoldaşlara “ NPD’nin deneyimlerinden yararlanmalarını “ tavsiye etti .

Komünizme karşı mücadelede, Alman Nazileri daha az radikal partilere dönmeden önce müttefik olarak görülüyorlardı ve her şeyden önce, orada kendi konumlarını yükseltebilmek için CDU’ya üye getirdiler .

Ayrıca uyuşturucu kaçakçılığından suçlu bulunan ve çeşitli siyasi cinayetlere karışan merhum Mafya Abdullah Çatlı’nın anı fotoğrafını yayınladı. Eylemci Kerem Schamberger, Facebook’ta Çatlı’nın 1979’da Bahçelievler katliamı olarak adlandırılan Türk İşçi Partisi’nin 7 üyesinin öldürülmesine karıştığına dikkat çekiyor. Papa suikastçisiyle bağlantısı olduğu söyleniyor. ve Paris’teki bir Ermeni anıtına yapılan saldırı. Uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle İsviçre’de hapsedildi, ancak kaçtı ve ardından Interpol tarafından arandı. Catli, öncelikle „Susurluk skandalı“ denilen muhteşem ölümüyle ün kazandı.„. Yukarıda adı geçen Mafiosi Catli ve eşinin yanı sıra trafik kazasında meydana gelen ölümler arasında üst düzey bir polis memuru Hüseyin Kocadağ da vardı. Kazadan Milletvekili Sedat Edip Bucak, ağır yaralandı. Catli’s’de dönemin İçişleri Bakanı tarafından imzalanmış bir pasaport bulundu. Enkaz halindeki arabada çok sayıda başka pasaport, narkotik ve susturuculu tabancalar da bulundu. Devlet, faşistler ve organize suç arasındaki bağlantı ortaya çıktı.„Bu kaza, bir yandan mafya faaliyetlerine karışan ve Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) destekleyen sağcı şiddet suçları nedeniyle aranan sağcı suçluların ve üst düzey idari yetkililerin, polisin iş birliğini ve ortak çıkarlarını kapsıyordu. subaylar, özel kuvvetler, kendini itiraf eden militanlar ve köy korucuları , ”dedi olayla ilgili 1998 İnsan Hakları Raporu. Gri kurtlar ile organize suç arasındaki bağ, geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın bizzat Brüksel’e gönderdiği bir başka AKP-MHP lobicisinin AB sınırında 100 kilo eroinle yakalandığı zaman olduğu gibi tekrar tekrar gündeme geliyor .

Kus’un UİD başkanlığına seçilmesiyle AKP-MHP koalisyonu içinde bir süredir ortaya çıkan eğilim devam ediyor. Çeşitli Türk ve Kürt medyasının haberine göre, organize suça karışan insanlar giderek daha fazla siyasi iktidar pozisyonu alıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın çıkardığı af ile birçok mafya cezaevinden salıverildi. Af kapsamında hiçbir sol görüşlü veya Kürt tutuklu serbest bırakılmadı. Dr. Berlin Bölgesel Araştırmalar Forumu’ndan Yektan Türkyılmaz, devletin gücü azaldıkça Türk mafyasının siyaset üzerindeki etkisinin her geçen gün arttığını anlatıyor. Türkyılmaz , mafyanın devleti mafyayı kullandığından daha fazla kullandığını rahatlıkla söyleyebiliriz .

# Kapak resmi: Pixabay aracılığıyla kamu malı

Kaynak:lowerclassmag.com

Çevre, Toplum&Yaşam
WWF’den Türkiye’ye uyarı: Kuraklık kritik seviyeyi geçti, 10 il tehlikede

Haber Merkezi: Dünya Yaban Hayatı Fonu, (WWF) Türkiye’de İstanbul ve Ankara dahil omak üzere 10 şehirde su kıtlığı yaşandığını belirterek bu duruma kuraklıktan ziyade planlama eksikliğinin sebep olduğunu söyledi.

Amerikan Ulusal Havacılık Dairesi’nin (NASA) kuraklıkla ilgili uydu verileri raporu sonrası Türkiye’ye bir uyarı da WWF’den geldi.

Kurumun iklim değişikliği, suyun düzenlenmesi ve yönetimle alakalı 5 yıllık verilerin analizine göre, Türkiye’de büyük bir kuraklık beklendiği ve özellikle de şehirde yaşayan insanların su temini konusunda ciddi sorunlar yaşayabileceği kaydedildi.

Yapılan açıklamada Türkiye’nin su kıtlığı riski oranının 2.78’e düştüğü, dünyanın en riskli bölgesi kabul edilen Filistin’de bu oranın 3.67 olduğu belirtildi. Dünyada en az riske sahip olan ülkenin ise 1.54 ile Norveç olduğu açıklandı.

WWF Küresel Tatlı Su Programı Başkanı Stuart Orr, Türkiye’nin yanı sıra Hindistan ve Güney Asya’daki bazı ülkelerde de benzer sorunlar yaşayabileceğini söyledi. (euronews)

Türkiye Dünya Doğal Kaynaklar Enstitüsü (WRI) verilerine göre su sıkıntısı çeken ülkeler arasında en üst seviyenin bir altı olan "yüksek stres" kategorisinde yer alıyor.
Su sıkıntısı çeken ülkeler haritası (WRI)Türkiye Dünya Doğal Kaynaklar Enstitüsü (WRI) verilerine göre su sıkıntısı çeken ülkeler arasında en üst seviyenin bir altı olan „yüksek stres“ kategorisinde yer alıyor.
Çevre, Toplum&Yaşam
2020 Yılında 36 Hayvan Ve Bitki Türünün Yok Olduğu İlan Edildi

Haber Merkezi:

2020 yılında 36 bitki ve hayvan türünün neslinin yok olduğu ilan edildi. Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (International Union for Conservation of Nature – IUCN) tuttuğu kırmızı listede 128 bin 918 nesli tükenen ve tükenme tehdidi altında olan canlı bulunuyor.

IUCN, geçtiğimiz yıl uzun süredir doğada görülmeyen 36 hayvan ve bitki türünün nesli tehdit altında olanlar kategorisinden nesli tükenenler kategorisine alındığını duyurdu.

Nesli tükenen hayvanlar kategorisine sokuan Barbodes cinsi balıklardan en son Barbodes baoulan 1991 yılında Filipinler‘de Lanao gölünde görüldü. Endonezya’nın Java Adası‘na has Chitala lopis cinsi balık en son 1853 yılından, Kazakistan nehirlerinde yaşayan Schizothoraz saltans ise 1953 yılından bu yana görülmüyor.

Memeli hayvanlardan Japonya’ya has bir yarasa türü olan Pipistrellus sturdeei‘nin en son 1889 yılında Nyctophilus howensis‘in ise 1972 yılında Avustralya’da görüldüğü açıklandı.

Orta Amerika’da yaşayan 5 kurbağa ve kertenkele türünün de 25 yıldan uzun bir süredir görülmediği tespit edildi. Bunların yanısıra yaklaşık 100 yıldır görülmeyen 1 çekirge, 6 ağaç ve 5 bitki türü de nesli tükenenler kategorisine alındı.

Dünya’daki tüm tatlı su yunusları da haklarında veri olmayanlar kategorisinden türü tehdit altında olanlar kategorisine alındı. Amazon nehir sisteminde yaşayan bu küçük gri yunus cinslerinin suların kirlenmesi, barajlar ve balık ağlarına takılmalar sonucunda nesillerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu vurgulandı.

IUCN, ayrıca dünyadaki tüm meşe ağacı türlerinin yaklaşık üçte birinin de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu duyurdu. Öte yandan IUCN’nin aralık ayı başında yaptığı duyuruda da koruma çalışmaları sonucu Avrupa bizonu ve 25 diğer türün neslinin devamında gelişme kaydedildiği açıklandı.

Euronews

Ekoloji Birliği

Emek, Toplum&Yaşam
TÜİK’e göre işsizlik bir önceki yılın Ekim ayı verilerine göre 0,7 azalarak 12,7 oldu

Haber Merkezi: Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ekim 2020 İşgücü İstatistikleri rakamlarını açıkladı. TÜİK’in açıkladığı verilerine göre, işsizlik oranı 2020’nin Ekim ayında 2019’un aynı ayına göre 0,7 puan azalışla yüzde 12.7’ye geriledi.

TÜİK’in açıkladığı verilere göre, istihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı Ekim döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 896 bin kişi azalarak 27 milyon 447 bin kişi, istihdam oranı ise 2,3 puanlık azalış ile yüzde 43,6 oldu. İşsiz sayısı da geçen yılın aynı dönemine göre 391 bin kişi azalarak 4 milyon 5 bin kişi oldu.

Bu dönemde, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 242 bin, sanayi sektöründe 82 bin, hizmet sektöründe 684 bin kişi azalırken inşaat sektöründe ise 110 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 17,6’sı tarım, yüzde 20,3’ü sanayi, yüzde 6,4’ü inşaat, yüzde 55,7’si ise hizmet sektöründe yer aldı.

İşgücü 2020 yılı Ekim döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 288 bin kişi azalarak 31 milyon 452 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 3,0 puanlık azalış ile yüzde 50,0 olarak gerçekleşti. Ekim 2020 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların toplam çalışanlar içindeki payını gösteren kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,9 puan azalarak yüzde 31,0 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,6 puan azalarak yüzde 19,9 oldu.

Genç işsizlik yüzde 24,9

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,4 puanlık azalışla yüzde 24,9, istihdam oranı ise 2,2 puan azalarak yüzde 30,6 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 3,0 puanlık azalışla yüzde 40,8 seviyesinde gerçekleşti. Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,6 puanlık artışla yüzde 27,6 seviyesinde gerçekleşti.

Gündem, Ölümsüzlerimiz, Toplum&Yaşam
Maraş Katliamı: İzleri Hâlâ Taze, Katilleri Aramızda

Maraş’ta tam 42 yıl önce 19 Aralık 1978’de, devlet iktidarının bugün, bir siyaset yapma biçimi olarak çok daha makro ölçekte başvurduğu kutuplaştırmanın bir sonucu olarak “resmi rakamlara göre” 111 insanın yaşamını yitirdiği Maraş Katliamı gerçekleştirildi. Dönemin MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in Orta Anadolu’yu milliyetçileştirme stratejisi olan “Verimli Hilal” projesine göre Maraş, bu stratejiye dahil olan Malatya, Çorum, Erzincan, Elazığ, Sivas, Bingöl gibi kentler arasında en güneyde bulunuyordu. Malatya,, Çorum ve Sivas ta da Türkeş’in bu stratejisi çerçevesinde, devlet destekli benzer katliamlar hayata geçirildi.

Kentte yaşayan  Alevilere yönelik 19 Aralık’ta başlayan ve 26 Aralık’ta sona eren Maraş Katliamı’nın fitilini ateşleyen ise 19 Aralık akşamı, milliyetçi bir içeriğe sahip olan, “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği Çiçek Sineması’na patlayıcı madde atıldığı haberinin kentte hızla yayılmasıydı. Söz konusu bombanın, Maraş’ta Ülkücü Gençlik Derneği şube başkanı olan Mehmet Leblebici ve ikinci başkan Mustafa Kanlıdere’nin talimatıyla daha sonra MHP ve BBP gibi ırkçı-faşist partilerde yer alarak milletvekili seçilen Ökkeş Kenger ( katliam sonrası soyadını “Şendiller” olarak değiştirecekti) tarafından atıldığı ortaya çıktı. Sinemaya bomba atılmasından birkaç gün önce Alevilerin evleri işaretlendi ve bazı cami hutbelerinde bir Alevi öldürenin cennete gideceği yönünde konuşmalar yapıldı.

19 Aralık akşam saatlerinde Maraş merkezindeki sendika ve siyasi partilerin binaları saldırıya uğrarken, devlet destekli sivil faşist çetelerin bir sonraki gün hedefinde Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Yörükselim Mahallesi vardı.  Gıjgın Dede adlı bir Alevi dedesinin katledildiği gün, aynı mahallede bir kahvehaneye bomba atıldı. Sonraki gün ise devrimci kimlikleri ile bilinen iki öğretmen yaşamını yitirdi. 22 Aralık’ta katledilen iki devrimcinin cenazesine, devletin kolluk güçlerinin gözetiminde saldıran faşist çeteler katliamlarının dozunu artırdı. Saldırıların sonucunda ortaya çıkan tablo, katliamda yaşamını yitirenlerin sayısına dair, devletin resmi rakamlarını yalanlıyordu. Katliamın tanıklarından Aziz Tunç’un kaleme aldığı “Maraş Kıyımı” kitabında yer alan bilgiler, 19-26 Aralık tarihleri arasında yaşamını yitirenlerin önemli bir bölümünün topluca defnedildikleri ve defin yerinin tam olarak neresi olduğunun bilinmediği yönünde.

Maraş Katliamı yaşandığı sırada iktidarda olan, Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki CHP hükümetinin içişleri bakanı İrfan Özaydınlı, katliamın sorumlusu olarak devrimcileri gösterdi. Özaydınlı, bu açıklaması nedeniyle kendisine gösterilen sert tepkiler sonrası istifa etti.

Katliamın müdahil avukatları Ceyhun Can 10 Eylül 1979’da, Halil Sıtkı Güllüoğlu 3 Şubat 1980’de ve Ahmet Albay 3 Mayıs 1980’de uğradıkları suikastler sonucu yaşamını yitirdiler. Maraş Katliamı sonrası açılan davalardaki göstermelik “yargılamalar” 1991’e kadar sürerken, mahkeme kararları Yargıtay tarafından bozuldu, bunun sonucunda “yargılama” sonucu eza alanların cezaları da 1991 yılında Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde çıkarıla Terörle Mücadele Kanunu ile ertelendi ve bir kısmı hapiste olan katillerin tamamı devlet tarafından “aklandı.”

Devletin katliam geleneğinde 1915,Zilan,Dersim, 6-7 Eylül 1955, Çorum, Malatya, Sivas-Madımak katliamları gibi bir yere sahip olan Maraş Katliamı’na neden olan siyasi söylem ve uygulamalar, aradan geçen 42 yıldan sonra artarak sürüyor. O gün Maraş’ta, Alevilerin katledilmeleri karşılığında cennet vaad edenler, bugün belki de tahayyüllerindeki soykırımın bir aşamasına geçmek adına muhalifleri “haşerat” olarak tanımlayıp, esasen bir hayvan katletme tanımı olan “itlaftan” söz diyor. Üzerinden 42 yıl geçmiş olsa bile ve göreve gelen iktidarlar farklı siyasi aidiyetlere mensup olsalar da devletin dili,politikaları, uygulamaları ve 19-26 Aralık 1978 sonrası “pratikleri” bu topraklarda Maraş ve benzerlerinin yaşanmasına fazlasıyla olanak sağlıyor.

Kaynak :meydan1.org

Translate »