Makaleler, Mücadele

İşçi Sınıfı Hareketi Sermayenin Artan Saldırılarına, Tırmandırılan Faşizme Karşı Mücadele Etmelidir

İşçi sınıfının mücadele etme dışında hiçbir çıkış tolu yoktur. Covid-19 salgını işçi, köylü, tüm halk kitlelerinin zaten kötü olan koşullarını daha da yıkıcı boyutta kötüleştirdi. Halk için ağır sonuçlar salgından değil, sadece sermayenin baskısını merkeze koyan özel mülkiyet düzenindendir. Halk 2020 yılını açlık ve sefalet içinde geride bıraktı. AKP’nin Genel Başkanı ve aynı zamanda C. Başkanı şapkası olan R.T. Erdoğan yılın ilk günlerinde “2021 yılı şahlanış yılı olacak” demişti. Söylediği her şeyin devlet tekeli medya ve emrindeki siyasetçiler tarafından tekrar edildiğinin hatırlatılmasına gerek bile yoktur. Peki arpası, samanıyla dışarıya muhtaç yarı aç, takatten düşmüş bu atın şahlanmaya mecali var mıdır? Hayır yoktur.

Burjuva siyasetçilerin eğriyi düzgün, yalanı doğru, haksızı haklı göstermek için her şeyi söyleyebildiklerini hiçbir emekçi unutmamalı. Ayrıca rakamlar yalan söylemez. “Ekonomide uçacağız” denildiğinde ne ekonominin işleyiş yasaları değişir, ne de bir ülke bu yönlü spekülatif sözlerle uçuşa geçer. Nitekim ekonomideki durum olumluya doğru bir gelişmeyi değil olumsuz yöne doğru bir gerilmeyi göstermektedir. 

Emperyalist Finans Kapitale Bağımlı Ekonomide Çöküş Engellenemez

“Milli ve yerli” demagojisi ile hoşnutsuz işçiler ve köylülerin en geri tabakaları, küçük burjuva kitlelere hitap edilip faşist diktatörlüğün kitle tabanı pekiştirilmeye çalışılıyor, fakat tüm veriler ekonominin dışa bağımlı olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin sanayide dışa bağımlılığı yüzde 70 civarındadır. 151 milyar dolar ihracata karşı 197 milyar dolar ithalat yapılmıştır. İthalatta % 3,5 artış olmuş, ihracat ise yüzde 8,3 azalmıştır. Böylece 2020 yılının 11 ayında verilen açık 45 milyar dolardır. 24 milyar dolar açık verildiği 2019 yılına göre 2020 yılında verilen açık neredeyse bir kat artmıştır. Gümrükte konulan vergiler ithalatta azalmaya yol açmadığına göre maliyete yansıtılan bu vergi yükü halkın sırtına bindirilmiştir. İthalat içinde sanayi ana malları toplam payı yüzde 74,5’tir. TÜİK ve Ticaret Bakanlığı’nın bu verileri Türk ekonomisinin “yerli ve milli” olmadığı taşeronlaşmış bir kapitalist üretim biçimiyle sanayi ve sermaye de emperyalist ülkelere bağımlı olduğu apaçıktır. İthal edilen sanayi ana mallar ucuz emekle üretilmekte ve ihraç edilmektedir. Sadece sanayide değil, tarımda da samandan mercimeğe tüm ürünlerde dışa bağımlıdır. 

Türkiye’nin dış borcu ise 435 milyar dolar seviyesine çıkmıştır. Dibine kadar emperyalist finans kapitale bağımlı böyle bir ekonomisi olan ülke siyasette hiç özgür ve bağımsız olabilir mi? Bu işbirlikçi ekonomik maddi temel üzerinde hükümetler bağlı oldukları emperyalist grupların direktiflerine sadık kalmaktadırlar. Almanya, Fransa, İngiltere, ABD’ye göre emek gücü Türkiye’de ucuzdur. Bu ülkelerde bir işçinin saatlik ücreti 50 dolar civarındayken Türkiye’de 5-6 dolar, Kuzey Kürdistan’da 5-6 doların da yarısı oranındadır. Emperyalist sermaye komprador burjuvaziyle birlikte ucuz emek üzerinden Türkiye ve benzer bağımlı ülkelerde ortalama kâr değil azami kâr elde etmektedir. 

Bu gerçekleri sürekli açıklıyoruz çünkü burjuvazinin sözcüleri kapitalist üretimin komprador, taşeronlaşmış yıkıcı niteliğini emekçilerden gizlemektedirler. “Uçuyoruz”, “şahlanıyoruz” denildikçe işçiler, köylüler, küçük üreticiler yoksullaşmaktadır.

Odaklanmamız gereken nokta ekonominin daha istikrarlı olması, veyahut da biraz daha iyi işlemesi değil, genel olarak kapitalist üretim biçiminin, özel olarak da yarı-sömürge ülkede gelişen bağımlı kapitalist üretim biçiminin işçi sınıfı ve köylülere, küçük üreticilere getirdiği ağır toplumsal maliyet olmalıdır. İşçi sınıfı kendisini sömürenin Türk, Alman, Kürt, Fransız olmasına kayıtsız olmak durumundadır. Çünkü tüm kapitalistler işçinin sömürülmesi üzerinden kendi zenginliğini oluştururlar. İşçi sınıfı için stratejik temel doğrultu kapitalist sömürü düzeninin ortadan kaldırılmasıdır. Ekonomik krizde halk açlıktan ölecek derecede bir kuru ekmeğe muhtaç hale gelir, ama kriz olmadığı dönemde de kitleler sefalet içindedir. Bu bağlamda tüm mücadele biçimleri emperyalizme bağımlı sömürü düzeninin kaldırılması için yürütülen sınıf mücadelesine bağlı olmalıdır. 

İster “uçacağız” desinler isterse “şahlanıyoruz” desinler emperyalizme bağımlı Türkiye ekonomisinde artan dengesizlik, büyümeye devam eden bütçe açıkları, borç ödemede sıkışma ve borçların faizini ödeyemez duruma gelinmesi, borcu yeni borçlanmalarla kapatma döngüsünün sonuna yaklaşılması, Türk lirasının aşırı değer kaybının sürmesi, mali piyasalarda aşırı dalgalanmalar ve emlak piyasasında aşırı üretimden gelen istikrarsız pozisyonun çöküşü tetikleme niteliği ve en önemlisi de enflasyonun aşırı yükselmesi, işçi sınıfının aşırı yoksullaşması ve buna bağlı yaşam seviyesinin iyiden iyiye düşmesi, ücretli emek değerinin-ücretin aşırı düşmesi ve işçilerin yüzde 60’ına yakınının insanca bir yaşam için gerekli olan ücretin çok çok altında sefalet ücreti olarak tanımlanan asgari ücretle çalıştırılması. Düşen ücretler, üretim dışında kalan nüfusun toplam nüfusun yarısından fazlasını oluşturması, işsizlerin sayısının on milyonu aşmasına karşı işçi sınıfında büyüyen hoşnutsuzluk ve öfkeye rağmen işçi sınıfının sermayenin emrinde faşist devlet diktatörlüğüyle baskı altına alınması, en küçük işçi grevlerine dahi izin verilmemesi, işçilerden yana hak talebinde ısrar eden, mücadele yürüten işçilerin işverenler tarafından derhal işten atılması, esnek çalışma yasaları, kayıt dışı çalıştırılma, göçmen işçilerin köle gibi kullanılması, çocuk ve kadın emek gücünün vahşi sömürü vd. birçok yönden genişletilebilecek örneklerle düşünüldüğünde tüm göstergeler finansal kriz içinde olan bir ekonominin aynı zamanda sanayi ve bununla birlikte tarım alanını da kapsayan bir krizin olduğunu göstermektedir.  

Gırtlağına kadar emperyalist finans-kapital merkezlerine borçlu olan komprador Türk burjuvazisinin mevcut toplumsal çoklu çelişkilerin üstesinden gelmesi mümkün olmadığı gibi, keskinleşen toplumsal çelişkiler nedeniyle büyüyen hoşnutsuzluğun kontrol altında tutulması için çok daha sert biçimde devreye konulmuş faşizmin şiddet ve baskı yöntemlerine sarıldığı görülmektedir. Mevcut durumda AKP-MHP “cumhur ittifakı” siyasi kampıyla özdeşleşmiş politika emperyalist finans-kapitale bağımlı komprador Türk burjuvazisinin faşist politikalarıdır. AKP-MHP siyasi kampı hükümette icracı olsalar da faşizmin devlet iktidarının sistemleşmiş politikası olduğu gözden kaçırılmamalı.

İşçi Sınıfının Geleceği Kendi Ellerindedir  

Özetlediğimiz veriler salgın hastalığın etkileriyle birlikte düşünüldüğünde Türkiye-K. Kürdistan’da burjuvazinin kendi arasındaki çelişkiler, emek ile sermaye arasındaki çelişki, Kürtlere karşı tırmandırılan baskı ve diğer milliyetlere yönelik gelişen nefret söylemleriyle birlikte baskı politikasının kaynaklandığı milli baskı ezen ulus ile ezilen ulus arasındaki çelişkilerde daha da keskinleşme olacağı gibi kapitalist ekonomiyi aşağıya çeken çöküş ağırlaşmaya derinleşmeye devam edecektir. Yayılmacı emeller nedeniyle keza dış politikada mevcut çelişkiler hafiflemeyecek, bilakis ekonomik sonuçlar yaratacak biçimde sertleşecektir. İşçi sınıfının durumunu olumsuz yönde etkileyecek mevcut şartlarda gerek iktisadi şartların iyileştirilmesi gerekse de faşist siyasi baskıdan kurtulma yönünden işçi sınıfının kendisi dışında kurtarıcısı yoktur. Birbirine bağlı ama mücadelenin yönünü belirleyen üç başlıkta belirteceğimiz saldırılara karşı Türk, Kürt, çeşitli azınlık milliyetlerden işçi sınıfı mücadele etmek zorunda.

1-      İşçi sınıfı, emekçi köylüler, küçük üreticiler üzerinde sermayenin artan saldırısına karşı mücadele etmek.

Emperyalist-kapitalizmin genel krizine bağlı Türkiye’de çöküşü engellenemeyen ekonomi salgınla birlikte işçi sınıfına çok ağır yükler bindirmiştir. Ağır vergiler ile işçileri, köylüleri, tüm halkı soyan rantçı, bürokratik askeri devlet aygıtı tüm fonlarıyla burjuvazinin yardımına koşarken, işçileri günlük 39 TL’ye mahkum etti. İşçilerin emeğiyle oluşmuş işsizlik fonundaki para bile işçilere değil, işverenlere desteğe harcandı. Yükselen enflasyon, TL’nin aşırı değer kaybına rağmen asgari ücret artırılmadığı gibi, esnek çalışma yasaları çıkarıldı. 2021 yılı için asgari ücret ise 2.825 TL olarak belirlendi. “Ücretli izin” adı altında işçiler asgari ücretin yarısı ücretle yaşamaya zorlandı. “Sokağa çıkmayın” çağrıları yapılırken işçiler fabrikalara yollandı ve Covid-19 salgınından öldüler. Halk sağlığının korunmasına yönelik hiçbir şey yapılmadı. Milyonlarca işsize geçim ücreti ödenmedi. İşverenlerin onur kırıcı iftiralarda bulunarak işçileri işten atmaları AKP politikasıyla uyumlu yürütüldü. Devlet sendikalarına dönüşmüş sendika konfederasyonları – Türk-İş, Hak-İş, DİSK sefalete sürüklenmiş emek güçlerinin mücadele etmesine yönelik hiçbir şey yapmadılar ve sürecin yönetilmesinde devlet iktidarına, sermayecilere yardım edildi. Örgütsüz, önderliksiz işçi sınıfı yükselen enflasyon ve değer kaybı önlenemeyen TL ile ücretleri eriyen işçiler ücretlerin geçinemeyecek seviyede düşük tutulmasına karşı bir mücadele geliştiremediler.  Düşük emek gücü değeri, sermayeye ise azami kâr döngüsünün sürmesi için işçi sınıfı üzerindeki baskı daha da artmıştır. Önümüzdeki süreç işverenler ve devlet ortaklığıyla emek gücü üstünde sermeyenin saldırılarının daha da artacağını göstermektedir. Bankalara 128 milyar TL borcu olan köylülüğün üretemez duruma gelmesi, tarım arazilerinin ve doğanın talanı ve yıkıma uğratılması, kültür ve tarihi varlıklarda dahil her şeyin sermayenin emrine sunulması, esasında kapitalist sınıfın sadece işçilere değil tüm halk kitlelerine, doğaya ve topluma saldırısıdır. Bu nedenle sermayenin sömürüsüne, artan saldırılarına karşı sınıf bilinciyle karşı durmak, emek güçleri birleşme çizgisinde ilkeli duruşla mücadeleyi yükseltmeli güncel talepler ile birleşme zemini güçlendirilmeli. 

Ayrım yapmaksızın tüm işçi sınıfı örgütlerinin emekçilerin yaşamına dokunan ve sermaye saldırısına karşı aşağıdaki talepler doğrultusunda birleşerek mücadele etmeleri gerektiğine inanıyoruz.

+ Asgari ücret başta olmak üzere işçi ücretleri yükseltilmeli. Asgari ücret işverenler ve hükümet temsilcilerince değil, işçi temsilcileri tarafından belirlenmeli.

+ Asgari ücretten vergi alınmamalı. Gelire göre artan oranda vergi uygulanan sisteme geçilmeli. Asgari ücretliden değil sermayedarlardan vergi alınmalı.

+ Kadın-erkek işçilere eşit işe eşit ücret ödenmeli. Doğum izni, çocuk bakım desteği, kreş olanağının sağlanması, kadın sağlığına zararlı işlerde kadınların çalıştırılmaması.

+ Göçmen işçilere ayrımcılık yapılmamalı, eşit ücret ödenmeli.

+ Emeklilik maaşı yükseltilmeli. 

+ Halkın sırtına ağır bir yük olarak bindirilen vergi artışlarına ve fiyat artışlarına karşı mücadele. 

+  Otoyol, köprü geçiş ücretleri soygununa son verilmeli. Otoyol ve köprülerden geçiş ücretsiz olmalı.

+ Yiyecek maddelerinin topluma sağlıklı ve uygun erişimi için üretim ve tüketim kooperatiflerinin geliştirilmesi ve işçi temsilcileri tarafından kontrolünün sağlanması.

+ Tarım arazileri, çevre ve (hava, su toprağın zehirlenmesine, ormanların yok edilmesi gibi) doğa, kültür ve tarih varlıklarına yönelik yıkım yaratan sermaye saldırılarına karşı mücadele edilmesi,

+  İşçi, emekçilerin zorunluluk ve bir temel hak olan sağlıklı konut, ulaşım ve iletişim sorunlarının çözülmesi.

+ Sağlığa erişim ve eğitim parasız olmalı, sermayenin bu alanlardaki egemenliği sonlandırılmalı.

+ Büyük ölçekli modern tarım üretiminin yapılması, küçük tarımsal üreticilerin borçlarının silinmesi, üretim için gerekli kredi ve ekipman ve tohum desteğinin sağlanması.

+  “Kaza” adı altında gizlenen işçi cinayetlerinde sorumlu işverenlere hak ettikleri cezalar verilmeli.

+ Tarım proleterlerinin gezici köleler gibi çalıştırılmalarının engellenmesi. Tarım işçilerine sosyal güvence, sağlıklı çalışma, uygun insanca barınma koşulları oluşturulmalı.

+ Basın özgürlüğü, yürüyüş ve toplanma, grev ve sendikalaşma hakkını bastırmaya yönelik faşist saldırı ve yasaklara karşı mücadele.

+ Siyasi tutsaklar serbest bırakılmalı.

+ Artan faşizmin saldırılarına karşı kitlelerin kendisini koruması ve sınıf mücadelesini geliştirmesi için koşulların oluştuğu her yerde öz savunma örgütlerinin oluşturulması.

Evet büyün bunlar ve daha eklenebilecek başka taleplerin hepsi halk kitlelerinin istekleridir. Halk asgari ücretin, emeklilik maaşının yükseltilmesini istiyor. Fiyat ve vergi artışlarını istemiyor. İnsanca yaşamak istiyor ve baskılardan bıkmış durumdadır. Halkın haklı ve meşru talepler için arzu edilen mücadele hattında birleşmek her tutarlı devrimci yapının görevidir. 

2-      Faşizm ve Gericiliğe Karşı mücadele

Artık burjuvazinin devlet gücüne egemen kampının baskısını üzerinde hisseden muhalefetteki burjuvazinin bir kesimi bile Türkiye’de faşizmden söz etmeye başladığı; ondan da öte baskı ve açık şiddetin her alanda arttırıldığı islami bağnazlık ve gericiliğin hortlatıldığı ; “laik anti-laik”, “ Alevi-sunni”, “milli ve yerli olanlar ile olmayanlar” gibi tümüyle faşizmin temsilcisi hükümetin yapay karşıtlık taktikleriyle işçi sınıfı, köylülük ve tüm halk kitlelerinin bölündüğü, muhalefet eden kesimlerin baskı altına alındığı, komünistler, devrimcilere karşı uygulanan açık şiddet, yok etme yöntemleri, Kürtlere karşı tırmandırılan savaş, içeride temizlik yapma, dışarıda ise yayılma politikasının esas alındığı koşullarda diğer müttefikleriyle birlikte MHP-AKP bloğunun faşist devlet diktatörlüğünün faşist bir hükümet bloğu olduğuna dair fazla kanıt sunulmasına gerek yoktur.

Emperyalizmin işbirlikçi sınıflarının katliam, pogrom, jenosit her türden yöntem ve açık şiddet içeren politikası olan faşizm Türkiye’de başından itibaren tepeden alta doğru uygulanan devlet sistemidir. Kimi dönemde açık terörcü yöntemler öne çıkmış, kimi dönem belli oranda geri çekilme olmuş demokrasi havası estirilmiştir, ama her dönem faşizm egemen siyasi biçim olarak uygulanmıştır. AKP mevcutta kitleleri demagoji ile aldatma görevini yerine getirdiği sürece faşist devlet diktatörlüğünün siyasi temsiliyet figürü olarak vitrinde kalacaktır. Kitle desteği kaybolması halinde AKP’nin yerini bir başka burjuva hükümeti alacaktır. Faşizmi bir parti politikası şeklinde sunan hatalı anlayışların aksine sınıf bilinçli proletarya faşizme karşı demokrasinin kazanılması mücadelesini devletin demokratikleştirilmesi mücadelesini sosyalist sınıf mücadelesi hedeflerine bağlı olarak yürüterek hatalı anlayışlardan ayrışmaktadır. Faşizmin uygulayıcısı hükümete karşı mücadele yürütülmeli, ama faşizmin bir devlet sistemi olarak uygulandığı biran olsun akıldan çıkarılmamalı. Komprador burjuvazinin faşist devlet iktidarına karşı mücadelenin proletaryanın sınıf savaşımının tayin edici parçası olduğu unutulmamalı.

Faşizmin İtalya’da henüz yeni ortaya çıktığı 1921 yılında Komünist Enternasyonal’in “faşizm burjuvazinin işçi sınıfı hareketine karşı açık terörünün bir aracıdır” tespiti öneminden hiçbir şey kaybetmedi. İşçi sınıfı hareketinin kapitalizme karşı devrim mücadelesi ile faşizme karşı mücadelesinin farklı mücadele olmadığı, devrim uğruna birleşebileceğimiz sınıflar ile faşizme karşı mücadele de birleşeceğimiz sınıfların aynı olduğu kavranarak faşizme karşı birleşerek mücadele edilmeli. Halk kitlelerinin vergiler yoluyla kanı emilerek devlet aracılığıyla burjuvazinin beslendiği Türkiye’de devletin sunacağı rantiye ve sermayeye bağımlı burjuvazinin ihtiyacına uygun olarak burjuva partiler de faşist devlet iktidarının kontrolü altındadır. Burjuva partilerin hiç biri demokratik değil, bizzat faşist düzenin savunucularıdır. Bu anlamda işçi sınıfı burjuvazinin muhalefetteki demokrat gözüken kliklerinin arkasına takılarak değil, bağımsız sınıf tavrıyla müttefikleriyle birleşerek faşizme karşı mücadele etmelidir. 

Sermayenin artan saldırılarına karşı mücadele başlığında özetlediğimiz istemler halk kitlelerinin toplumsal istemleridir. Kitleler “insanca yaşamak istiyoruz, baskılar ve yasaklar son bulsun” şiarını ileri sürmektedir. Faşist devlet iktidarının ve egemen sömürücü sınıf hükümeti – ortağı ve ortaklarıyla beraber – AKP ise tümüyle yasaklara, baskıyı artıran metotlara, sömürüyü daha da arttıran saldırılara girişmekte ve faşizmi tırmandırmaktadır. İşçilerin, emekçi köylülerin, küçük üreticilerin, açlıkla yüz yüze kalan halk kitlelerinin istemlerini ifade eden taleplerin sahiplenilerek sermayenin vahşi saldırılarına karşı mücadele etmek, aynı zamanda faşizme karşı mücadele etmektir. Milliyetçilik ve islami gerici ideolojilere karşı sınıf bilinci edinmiş işçi sınıfının önderliğinde mücadele edilerek ancak faşizme karşı demokrasi kazanılabilir. Bu temelde kitlelerin talepleriyle birleşmek, sermayenin faşist saldırılarına karşı duran tüm halk güçleriyle birleşerek sınıf savaşımının geliştirilmesi temel yönelim olmalıdır. Proleter devrimciler sürecin özüne uygun öne çıkarak kitleler ile birleşerek ve kitlelerden öğrenerek ilerlemek için elinden geleni yapacaklardır. 

3-      Kürt Ulusuna Uygulanan Baskı ve Savaşa, Komşu Ülkeleri İşgal ve Yayılmacı Savaşa Karşı Mücadele                        

Milli baskı Türkiye’de önemli başlıca toplumsal çelişkilerden birisidir. Uluslararası niteliği olan Kürt ulusal sorunu o derece yakıcı ve acil bir sorun biçimini almıştır ki neredeyse Türkiye’de iç ve dış politikanın her aşamasında Türk burjuvazisinin gündemindedir. Sadece egemen, sömürücü sınıfların ve emperyalistlerin değil, ulusal sorun Türkiye-K. Kürdistan sınıf hareketinin de gündeminden düşmüyor. Bu yakıcı ve büyük acılar bırakan sorun çözülmedikçe de işçi sınıfı hareketinin gündeminden düşmez. Türklerin imtiyazlı durumu ordu ve genel anlamda Türk devleti aracılığıyla korunurken Kürtlere karşı kesintisiz bir savaş sürdürülmekte, her türden araçlarla baskı uygulanmaktadır. Sadece Kürtlere de değil, diğer çeşitli milliyetlere de milli baskı ve asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Kürdistan’da belediyelere kayyum atanması, Kürt milletvekilleri, Belediye Eş Başkanları ile birlikte binlerce Kürt siyasetçi ve devrimcinin tutuklanması ulusal baskıdan kaynaklıdır. Kürtlere karşı savaş sınır dışına taşmıştır. Suriye ve Irak devlet sınırları içinde Türk ordusunun işgalci ve ilhakçı pozisyonunun esas halkasında Kürtlere karşı yürütülen savaş yatmaktadır. 

Ulusal baskı emperyalizme uşaklık eden Türk burjuvazisinin politikasıdır. İdeolojik olarak milliyetçilik ve islami düşünce ile Türk işçileri ve emekçilerinin bilinçleri zehirlenmekte, faşizmin kitle temeli Kürt karşıtlığı temelinde pekiştirilmektedir. Türk ulusal birliği, ulusal hakların için mücadele eden Kürtlerin temizlenmesi üzerine bina edilmekte. Sınır dışında Kürtler “terörist” olarak etiketlenmekte “ulusal güvenlik tehdidi” propagandası eşliğinde Suriye, Irak sınırlarında geniş alanlar işgal edilmiştir. İçeride karşıt olanların temizlenmesi, dışarı da ise yayılmacılık, yeni egemenlik alanlarının ordu gücüyle oluşturulmasını kendinde hak gören politika kâr hırsıyla hiçbir kötülükten kaçmayacak burjuvazinin politikasıdır. Bu amaç yönelimiyle işçi sınıfına ucuz emek baskısı, halka vergi üstüne vergi ve yasaklar, muhalefet edene polis copu, mahkeme, hapishane reva görülmektedir. Diyanetin 120 bin imamlar ordusu işte bu sermaye düzeni için sadık müminler (!) gibi çalışmaktadır. Milliyetçilik ve islami ideolojiler Kürtlere ulusal baskı, sermayenin saldırıları, kapkaranlık faşizmin meşrulaştırılması bakımından işlevseldir. 

İşçi sınıfı hareketi sermayenin artan saldırılarına, tırmandırılan faşizme karşı mücadele de proletaryanın birliğini ulusal baskıya karşı tutarlı ve ilkeli karşı koymadan sağlayamaz. Ulusal baskıya karşı durmak aynı zamanda faşizme karşı mücadele etmenin çok önemli bir parçasıdır. Devrimci proletarya ulusların tam hak eşitliğinden yanadır ve her hangi bir ulusa imtiyazlı olma durumuna kesinlikle karşıdır. Kürtlere karşı savaş faşist diktatörlük tarafından tüm demokratik hakların yok edilmesinin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. En başta da Türk proleterleri kardeş Kürt milletine uygulanan baskıya karşı çıkmaları, Kürt milletinin özgürce ayrılma ve kendi devletini kurma hakkını savunması işçi ve emekçilerin birliğinin sağlanması açısından hayati önemdedir. Demokrasi mücadelesi de ulusal baskıya karşı takınılan tavırla doğrudan bağlantılıdır. Kürt ulusunun haklı, meşru ve demokratik hakları ve bu uğurda Kürtlerin yürüttüğü mücadele Türk işçi sınıfı tarafından görülmesi, desteklenmesi, proletaryanın sınıf savaşımında ilkeseldir. Sermayenin, faşizmin ve gericiliğin artan saldırılarına karşı mücadele dolaysız olarak ulusal baskıya karşı mücadele ile bir bütünlük oluşturmaktadır. Üç başlık altında mücadele de Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden işçiler ve emekçi köylüler ve tüm halk kitleleri bilinçli proletaryanın önderliğinde birleşerek ve örgütlenerek saldırılara karşı duracaklardır.           

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Translate »