Makaleler, Mücadele

İşçiler Kapitalizme ve İşbirlikçi Sendikalara Karşı Mücadele Etmeli

İşçi Sınıfı ve Sınıf Mücadelesi

İşçi sınıfının durumu

Sermayenin emek gücüne saldırısı tüm şiddetiyle sürmekte işçilerin yaşamı daha da zorlaşmaktadır. Türkiye ve K. Kürdistan’da sekiz ile on milyon arası sayıda kayıt dışı çalışın işçi dışında kayıtlı yaklaşık on beş milyon işçi var ve bu sayı nüfusun çoğunluğunu oluşturmasının yanında büyük bir yaptırım kuvvetine sahip olma potansiyeline rağmen bu büyümüş işçi sınıfında sendikalı işçi oranı – kayıt altındakiler – yüzde 12’yi aşmamaktadır. Türk-İş, DİSK, Hak-İş gibi konfederasyonlarda örgütlü işçilerin sayısı bir milyon sekiz yüz bin civarındadır. Sayılarını arttırarak sermayeye karşı işçilerin haklarını daha geniş ölçekte savunmak gibi dertleri bulunmayan bu reformist sendikalar var olan sınırlı sayıdaki güçleriyle işverenlerle ortaklaşa kapitalist sömürü çarkının sorunsuz dönmesini kendileri açısından yeterli görmektedir. Sarı-sendikaların emek hareketinin gelişmesini istemediği çok açıktır. 

İşçi sınıfımız kapitalizme karşı sınıf savaşımının önder kuvveti niteliğine uygun düşen sınıf bilinciyle komünist önderlik altında örgütlü olmadığı gibi esası sendikalarda da örgütlü değildir. 

Açlıkla cebelleşen işçiler işverene kâr, devlete vergi, sermaye kapitalistine faiz toprak, mülk sahibine rant sağlayan artı-değer üreten kanı emilen canlı metadır. Asgari ücretli işçinin her ay ücretinin yüzde 30’undan fazlasına denk düşen 950 TL vergi ve kesintilere gidiliyor. Yılın 12 ayında dört-beş ay bir asgari ücretli işçi rantçı, bürokratik devlete vergi için çalışmaktadır. Bürokrasi ve kapitalistler vergilerden toplanmış hazinedeki parayı dilediklerince harcamaktadırlar. 

Asgari ücretin yüzde 20’den fazlası ve altında ücret alan işçilerin sayısı 9,7 milyondur. Yani kayıtlı işçilerin yüzde 60’a yakını asgari ücretle ve bir miktar üstünde açlık ve sefalet ücretiyle çalıştırılmaktadır. 3.3 milyon işçi ise – ki bu işçilerin yüzde 17’sine denk gelen oran – asgari ücretin altında çalışmaktadır. Bu korkunç bir sömürü tablosu değil midir? 

Covid-19 salgınıyla birlikte sermayecilere teşvik yağdırılırken, işçilerin önemli bir bölümü 1168 TL “kısa çalışma ödeneği” ile zorunlu ücretsiz izne çıkarıldılar. Böylece milyonlarca işçi açlık anlamına gelen asgari ücretin yarısı kadar bir ücrete yoksulluğun dibine itildiler. 

Kadın işçilerin maruz kaldığı cins ayrımcılığı ve çifte sömürü çarkı daha da ağırlaştı. Genelde asgari ücretin altından ücret alan işçilerin oranı yüzde 17 iken kadın işçilerde bu oran yüzde 25’i aşmaktadır. Asgari ücret düzeyinde (yani asgari ücrete yakın) ve daha düşük ücret alanların oranı genelde yüzde 38 iken bu oran kadın işçilerde yüzde 49’a yaklaşmaktadır. Kadınlar çok daha düşük ücretle çalıştırılıyor. DİSK’in kamuoyuna açıkladığı veriler asgari ücretin ortalama ücret durumuna getirildiğini göstermektedir. 

TÜİK’e göre 6 milyona yakın ücretli yevmiyeli kadın çalışan var. 2 milyona yakın ücretsiz aile işçisi, 3 milyona yakın kadın ise kayıt dışı çalışıyor. İşsizlik oranı ise kadınlarda yüzde 15.9 olarak gösteriliyor. 

Aynı işi yapmalarına rağmen kadın işçiler erkek işçilerden yüzde 20 daha düşük ücretle çalıştırılmaktadırlar.

Resmi rakamlara göre 750 bin çocuk işçi bulunmaktadır. Gerçek rakam ise bir buçuk milyonun üstündedir. Çocukların iş gücü pazarında kâr uğruna sömürüldüğü toplumda sağlıklı bir yapı ve gelecekten söz edilemez. Bir milyona yakın genç ise kayıt dışı çalıştırılmaktadır. 

Çok küçük maliyetle önlenebilir aksaklıklar işverenlerin en küçük maliyetten dahi kaçınmaları sonucunda kâr, daha fazla kâr uğruna her ay ortalama içinde çocuk ve kadın işçilerinde bulunduğu 250 civarında işçi “iş kazaları” denilen iş cinayetleriyle öldürülmektedirler. Kapitalist üretim tarzı işçinin canını alarak onu sakat bırakarak büyüyor, katil niteliği yadsınamaz bir gerçektir. 

İstanbul Ticaret Odası’nın yabancı sermayeyi ucuz iş gücünden yararlanması için Türkiye’ye çağırırken ülkeler arasındaki emek değeri karşılaştırması yapmaktadır. Rapora göre Almanya’da imalat sanayinde çalışan işçinin saatlik ücreti 47 dolar iken Türkiye’de işçinin saatlik ücreti sadece 5,6 dolar değerindedir. Yani Alman işçisinden 9 kat daha ucuza işçilerimiz çalıştırılıp, sömürülmektedir. Avrupa ülkelerindeki asgari ücret karşılaştırılmasında da farklı sonuç çıkmıyor. 27 Avrupa ülkesinde en düşük asgari ücrette Türkiye sondan üçüncüdür. Almanya’da işçilerin sadece yüzde 3’ü, Fransa’da işçilerin yüzde 10 civarı asgari ücretle çalıştırılırken Türkiye’de asgari ücretle çalışan işçilerin toplam iş gücü içindeki oranı yüzde 60’tır. İşte size sermayeye azami kâr sağlayan sömürünün kaynağı.!.

İşçi grevleri ise “ulusal güvenlik” vb. gerekçelerle yasaklanmakta, sarı-sendika bürokrasisinin sermaye ile olan çıkar ilişkileri nedeniyle hak alma mücadelesi veren işçilerin grev ve direnişi işçilere rağmen masada imza karşılığı satılabiliyor. Sendikalaşmak isteyen işçiler işten atılmaktadır. Sermayeye karşı işçilerden yana direniş örgütleyen işçiler ise “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. 

Pandemi ile birlikte işçi sınıfının durumu çok daha kötüleşmiş, işsiz sayısı TÜİK’e göre 4 milyon 5 yüz bin görünse de – DİSK’in hesaplamasında 10 milyonu aşan işsiz vardır. Çalışma yaşamına katılım yüzde 45 civarına gerilediğine göre çalışabilir durumdaki nüfusun yarıdan fazlası zaten çalışma alanının dışında olduğundan işsizlik çok daha yüksektir. 

Çok bozulmuş iktisadi ve toplumsal şartlarda yarı aç yarı tok yaşamını sürdüren, artık önemli bir kesimi açlıkla boğuşan işçi sınıfımızın belli kimi çıkışları, tüm engellemelere rağmen grevlerde ısrar eden tekil direnişler olsa da, esasta ekonomik ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi de dahil, demokrasi ve sosyalizm yönelimiyle sınıf mücadelesi yürütülmesi konusunda esasta gücünü kullanacak örgütlenme ve örgütlülükten yoksundur. 

İşçiler Kapitalizme ve İşbirlikçi Sendikalara Karşı Mücadele Etmeli 

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK gibi üç büyük sendika konfederasyonlarının her yıl tekrarlanan oyunu ile işverenler ve hükümet temsilcileriyle birlikte asgari ücret miktarı belirlenmektedir. 2021 yılı asgari ücreti de aynı oyunla 2.825 TL olarak belirlendi. Bu sendikalar bir emekçinin insanca yaşaması için gerekli olan asgari ücretin ne kadar olması gerektiği konusunda ortak bir değerde buluşamıyorlar. Türk-İş “3.000 TL’nin altında olmasa iyi olur”, Hak-İş “ne verilirse allaha şükür” tavrında rakam bile telaffuz etmezken, DİSK ise “asgari ücret 3.800 TL olmalı” demişlerdi. Türk-İş ve Hak-İş’te örgütlü işçilere göre daha demokratik ve devrimci bilinç ve fikirlere açık ve etkisi altında olan mücadele arzusu güçlü işçilerin örgütlü olduğu DİSK’nun Türkiye’de yoksulluk sınırı altında açlık ücreti olarak tanımlanan bir asgari ücret değeri açıklaması, sendikaların işçilere gerekli olan insanca yaşam ücretini dahi savunamayacak düzeyde kapitalist düzenden yana “devlet sendikacılığı” yaptığını göstermişti. Dün bunu işçiler için telaffuz edemeyen DİSK bürokrasisi, bünyesinde örgütlü bulunan işçilerin grev ve direnişlerle elde etmek istediği kazanımlarını masa başı pazarlıklarla sermayenin çıkarından yana kullanmaktadır.

Sendikaların kapitalist toplumda çok önemli rolü vardır. Sorunun temelde kavranması son derece önemlidir. Sendikalar kapitalizmin ilk doğduğu ve geliştiği İngiltere’de ortaya çıktı. Kapitalizmin uluslararası gelişme niteliğine bağlı olarak kapitalist üretim biçimi geliştiği oranda önce Avrupa’da daha sonraki süreçte tüm dünyada işçi sınıfının en kolay ulaşabildiği örgüt biçimi olarak sendikalaşma yayılmıştır. İşçiler ilk dönemde açlık, yoksulluğun nedeninin kapitalist sömürüden kaynaklandığını bilmiyordu, kendilerini yoksullaştıran ve işsiz bırakan şeyi yanlış yerde aradıkları için İngiltere’de makinaları kırmış, fabrikaları kundaklamışlardır. İşçiler zamanla gerçek düşmanlarının makinalar olmadığını anladıkça kapitalistlere karşı kendiliğinden gelişen çetin sömürü şartlarının hafifletilmesi için mücadele etmeyi öğrendiler. Sendikalar işçilerin sermayeye karşı mücadele ve direniş örgütleri olarak doğmuştur.

“İşçilerin dağınıklığını doğurup devam ettiren, aralarındaki kaçınılmaz imkansız rekabeti ortadan kaldırmak, yahut hiç almazsa kesmek, kendilerini hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek mukaveleye dayanan iş şartları koparmak için gösterdikleri spontane (kendiliğinden gelme) teşebbüslerden doğmuşlardır.” (Karl Marks, Ücret Fiyat ve Kâr, Sayfa: 102-103)

Sendika sermayenin ve hükümetin baskılarına karşı direnen ve mücadele etmek için işçilerin ulaştığı örgütlenme olmasıyla kapitalizmin başlangıç dönemlerinde işçi sınıfına büyük avantajlar sağlamıştır. Bu nedenle sendikal örgütlenme mücadelesi saldırıya uğramış, işçi önderleri sermayedarlar tarafından öldürülmüş, kapitalist devlet tarafından hapse konulmuş, işçiler kurşuna dizilmiştir. Fakat kapitalizmin daha da gelişmesi ile birlikte engellenmesi mümkün olmayacağı görülen sendikalar kapitalistler tarafından kabul edilmek zorunda kalınmıştır. Bu adımdan sonra sendikaların kapitalist sistemin bir parçası ve işçilerin kontrol altında tutulması aracına dönüştürülmesi süreci de başlamıştır. 

Sendikaların denetim altına alınması durumu sadece kapitalizmin doğduğu İngiltere başta olmak üzere, Fransa, İtalya, Almanya, ABD ile sınırlı değildir, kapitalizmin belli ölçüde geliştiği tüm ülkelerde benzer durum meydana gelmiştir. Devlet sendikaları haline gelmiş Türkiye’deki konfederasyonlarda bu durumun bir örneğidir. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ekonomik talepler için işveren ile belli seviyede çatışma içinde olunsa da bu durum işçilerin üyelik aidatlarıyla birikmiş büyük mali fonlara sahip kapitalist karakter alan sendikaların kapitalist sistemin bir parçası oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Oluşmuş sendika bürokrasisi holding, büyük şirket yöneticileri, yüksek bürokratlar gibi astronomik maaşlar almaktadırlar. Her türden lüks ve konfordan yararlanmaktadırlar.

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK gibi üç büyük konfederasyona bağlı sendikalarda oluşmuş sendikal bürokrasi, lüks ve şatafat içinde yozlaşmış en uç sendikacı örnekleri olarak bilinmektedir. Kapitalizmin bir parçası durumundaki sendikalar tutumlarıyla gösterdikleri sisteme bağlıdırlar. Ve işçilerin direnme dinamiklerini parçalayarak ve mücadelelerini baskılayarak kapitalistler sınıfına gerekli yardımı yapıyorlar. Burjuvazide hizmeti karşılıksız bırakmıyor, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK yöneticilerini asgari ücretin on katı maaş alacakları milletvekillik makamına oturtarak ödüllendirmektedir. İşçiler nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Sendikalar mevcut faaliyetleriyle örgütlü oldukları işçilerin ekonomik taleplerinin karşılanması da dahil işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son verme mücadelesinin önünde engel haline gelmişlerdir. İşçi grevlerinin bir an önce sonlandırılmasını istemeleri (Son CHP belediyelerinde yaşanan grev-direnişlerde görüldüğü gibi) insanca yaşam için gerekli asgari ücret belirlemesi için hiç bir şey yapmamış olmaları da bundandır.

Kapitalistlerin sömürüsüne karşı işçilerin birliğini sağlama ve mücadele etmede en kolay ve ulaşılabilir örgüt olma özelliğiyle sendikaların ilerici yönü yanında, iktidarın kazanılması hedefiyle komünist parti önderliğinde yürütülen siyasi mücadeleye maskeli dar görüşlülükle mesafe koymaları, siyaset dışı kalma ve sadece ekonomik taleplerle sınırlanmış mücadele ile yetinmek gibi işçi sınıfının kapitalizmden kurtuluşunu olanaksız kılan ekonomizm eğilimi nedeniyle gerici yönü vardır. Türkiye’de sarı-sendikaların işbirlikçi niteliklerine uygun biçimde proleter devrimci çalışmalara sendikalarda izin vermemeleri, polisle bu konuda ortaklaşmaları işçilerin mücadelesini ekonomizmin dar sınırlarına hapseden ve kapitalizmin bir parçası olması gerici yönünün bir sonucudur. TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi işçi konfederasyonları, işçileri devrimci fikirlerden uzak tutmak için sendikaların kapılarını proleter devrimcilere kapatmakla kalmıyor, işçileri milliyetçi ve islami ideolojiler ile faşist diktatörlüğün kitle temeline dönüştürmektedirler.

Sistemle çalışan sendika şeflerinin varlığı, milliyetçi, sosyal-şoven dini gerici ideolojik etki altında sendikaların bu gerici niteliği komünistlerin sendikalarda çalışmasına engel değildir. Sendikaların işçi örgütleri olduğu unutulmamalı, işçi sınıfının kurtuluşu için proleter devrimciler bu örgütlü güçleri sınıf mücadelesine kanalize etmek için çalışmak zorundadırlar. 

Mevcut sendika konfederasyonların işçi hareketlerindeki rolleri son derece olumsuzdur. Türk-İş ve Hak-İş AKP hükümetinin arka bahçesi durumundadırlar. İşçi sınıfının birleşmek, işverenlere karşı direnerek koşulları biraz daha işçilerden yana çevirmek eğilimiyle kendiliğinden ulaştığı sendikacılığı değil de sermayenin tepeden zorla kabul ettirdiği sendikacılığın örneğini oluşturan Türk-İş kurulduğu (1951) günden beri işçilerin birliğini bozan, işçileri işgal, boykot, toplu sözleşmelerde satan tutumunu sürdürmektedir. İşçilerin sömürülmesinde TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ile birlikte sermayenin yanındayken burjuvazinin savaş, işgal, yayılmacılık ve Kürtlere yapılan ulusal baskıyı desteklemekte, işçileri Türk milliyetçilik ve islam ideolojileriyle uyutmaktadırlar.

Sermayenin tepeden dayattığı sendikacılığa karşı işçi sınıfının kendiliğinden uyanışıyla bilinçli mücadeleye doğru ilerlemenin bir sonucu olarak doğan DİSK kuruluşunda Türk-İş’e göre ilerici olan yönü zamanla git gide törpülenmiştir. Başta işverenlere ve hükümete karşı ekonomik, demokratik mücadelesine aracılık edip günlük mücadelede işçilerden yana direnen DİSK burjuvazinin kabul ettiği sınırlar içinde devrimci sınıf sendikacılığından, işçi sınıfının nihai kurtuluş mücadelesinden uzak durmada ısrar etmiştir. Kapitalizmin çeşitli etkilerine karşı işçileri desteklese de sistemden ve yarattığı bütün sonuçlardan kurtulmak uğruna işçilerin siyasi sınıf mücadelesini desteklemediği gibi, zaman içinde işverenlere karşı işçilerin haklarını korumada da geri adım atıp diğer sarı-sendikalara benzediği için – söylemde bir takım devrimci kavramlar kullansalar da – DİSK’te işbirlikçi sendika durumundadır. 

Kayıtlı olan işçilerin ancak  yüzde 10’una denk gelen az bir kısmı sendikalı olan işçi sınıfımızın bu sendikalaşma içindeki çoğunluğu ise milliyetçi, islami ideolojilerin savunucusu Türk-İş, Hak-İş konfederasyonlarında örgütlüdür. Bunların yanı sıra ekonomik ve demokratik haklar mücadelesinde olumlu tarihine rağmen ters yönde ilerleyen, proleter devrimci düşünceyi benimsemeye açık daha örgütlü ve direnişçi çizgide durmak gerektiğini düşünen ve bekleyen çatısı altındaki işçilere rağmen işçi bürokrasisinin reformist, oportünist çizgisinin hakim olduğu DİSK’te diğer iki sendikadan farklı yerde değildir. İşbirlikçi sendikaların durumu gösteriyor ki, komünist hareket için işçi sınıfı içinde çok daha etkin çalışmak ve devrimci sınıf sendikacılığının geliştirilmesi önemli ve en acil görevdir.

Sömürü Sistemini Kaldırmak İçin Sınıf Mücadelesi 

Mevcut sendika konfederasyonları sermayenin azgın saldırıları karşısında işçilerin menfaatini esas alan bir direniş merkezi olmaktan çok çok uzakta, esas olarak işçilerin güçlerini etkili kullanmasına da engel olmaktadırlar. Kaldı ki, sendikalar zaten kapitalist sistemin kendisine değil, etkilerine karşı durmakla kendisini sınırladıkları için kapitalist sistemi nihai olarak kaldırmak amacıyla mücadele etmedikleri için başarılı olmaları da olanaksızdır.

Sendikaların sömürü sistemine karşı değil, ancak onun etkilerini hafifletmeye karşı oldukları işçiler tarafından bilinmesi çok önemlidir. İşçiler ömür boyu kapitalistlerden koşulların iyileştirilmesiyle mi yetinmeli, yoksa işçi sınıfını sefil bir yaşama iten kapitalizmi kaldırmak için mücadele mi edilmeli? Elbette sınıf mücadelesi yürütülmeli. Sendikal mücadele, yokluk ve yoksulluğun kaynağının kapitalist üretim sistemine özgü sömürü olduğu gerçeğini bile bile sendikalizm rotasında kapitalist sistem sınırlarına dokunmadan, sömürüyü sadece azaltmak, koşulların biraz daha iyileştirilmesidir. Ki kazanılan ücretin bir süre sonra eridiği bilinmektedir. Sendikalizm bu yönelimle kapitalizmi güçlendirir, işçinin kölece yaşamını kalıcılaştırır, reformizm ve oportünizmin sosyal tabanını genişletir. Sendikalizm Türkiye’nin üç sendika konfederasyonunda açık ve net görüldüğü gibi kapitalist sömürüyü radikal biçimde yok edilmesi kapitalist sistemin yıkılması ve sosyalizmin kurulması gayesiyle sınıf mücadelesi yürütülmesi perspektifinde olan proleter devrimci sınıf hareketine karşı çıkmaktadır. Devrimci sendikacılık kapitalist sömürüye kökten ve bütünüyle karşı olması, kapitalist özel mülkiyetin kaldırılması çizgisinde duruşuyla sendikalizmden ayrılır.

Sendikal mücadeleye karşı çıkmıyoruz, aksine devrimci sendikacılığın gelişmesini istiyoruz. “Karşı-devrimci sendikalarda, uzlaşıcı oportünist sendikalarda, niteliği ne olursa olsun bütün sendikalarda çalışmak ve bunları partinin ‘yönetimi ve denetimi’ altına almaya, işçi yığınlarını proleter devrimci hareketin saflarına kazanmaya uğraşmak proleter devrimcilerinin görevidir” (İbrahim Kaypakkaya) İşçilerin birleşmesi, günlük mücadelelere girişmesi son derece önemlidir. İşçiler ancak işverenlere karşı etkin mücadele içinde gerçekler hakkında sağlam deneyimlere sahip olabilir. Fakat sendikal mücadele ile sınırlı bir tutum işçi sınıfına zararlıdır. İşçi sınıfı iktidarın kazanılması hedefiyle mücadele yürütmeden kendisi için sınıf olamaz. 

Türkiye’de kapitalist sermaye ile iç içe geçmiş, hükümetin direktifleri dışına çıkmayan karşı-devrimci sendikalar yanı sıra reformist sendikalizm egemen durumdadır. İşçi sınıfı büyürken sendikalaşma da daralma yaşansa da mevcut haliyle işbirlikçi sarı-sendikalar var olan güçleriyle işçi sınıfı hareketini olumsuz yönde etkilemektedir. İşçilerin daha bilinçli mücadele ile sınıf mücadelesine doğru gelişimi önünde engel oluşturmaktadır. Taksim 1 Mayıs’a kapatıldığında, grevler yasaklandığında işçilerin kendi güçlerini kullanıp direnişi örgütlemek yerine mahkemelere başvurarak hukuksal yollardan beklentileri gündem oluşturmakta ve yasal sınırlara itaati ile birlikte işçiler reformizme alıştırılmaktadır. İşçilerin zorlamasıyla ortaya çıkan grevler ise aynı işbirlikçi sendikalar tarafından bir şekilde işçilerin aleyhine sonuçlandırılmaktadır. Türkiye’de reformizmin gelişmesinin toplumsal kökenlerinin bir önemli ayağı işçilerin reformizmle tanıştırıldığı bu işbirlikçi sendikalardır. Bu bağlamda işçiler üzerindeki reformist etkiler doğru bir biçimde değerlendirilerek hareket edilmeli. 

Sendikalar işçiler ile ilişkiye geçmenin en önemli aracıdır, ama tek aracı da değildir. İşbirlikçi sarı-sendika şeflerine karşı ideolojik mücadelenin başarısı ancak işçiler arasında örgütlenmekle geçer. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı içinde çalışmanın tayin edici önemde olduğu unutulmamalı. Sömürü sisteminin yıkılması, işçilerin sadece ücret artışları için değil, kurtuluş için sınıf bilinci edinerek siyasal hatta sınıf mücadelesinin yenilmez gücü haline gelmeleri için işçiler arasında proleter devrimciler canla başla çalışmalıdırlar.   

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Translate »