Gündem

“KÜRESELLEŞMENİN” ÇÖKÜŞÜ ve KAPİTALİZMİN NİTELİĞİ ÜZERİNE-MKP 3. Kongre Belgeleri (5)

“KÜRESELLEŞMENİN” ÇÖKÜŞÜ ve KAPİTALİZMİN NİTELİĞİ ÜZERİNE
Kapitalizmin niteliği üzerine yığınla yapılan, çarpıtma demagojiler ile şişirilip “kapitalizm köklü değişikliklere uğradı, insancıllaştı” diyen burjuvazinin tezini “Dünya sınıflar dünyası olmaktan küreselleşme yoluyla çıktı. Çıkarlarla karşılıklı bağımlılık oluştu” vs. ile işlemesine karşı partimiz 1. Kongrede şunu vurgulamıştır:
“ “Küresel” denilen, kapitalizmin dünya çapındaki örgütlülüğü hiçte iddia edildiği gibi “yeni-köklü bir değişim” değildir. Kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm ile birlikte kapitalizm dünya çapında bir örgütlülüğe ulaşıyordu. Uluslararası tekeller öne çıkıyor, sermaye dünya çapında
merkezileşiyor, sermaye ihracı öne çıkıyor, finans kapitalin ağları dünyayı sarmalıyor, paylaşılmadık tek toprak parçası kalmıyordu”
Emperyalist-kapitalizmde değişim süreklidir fakat bu değişim kapitalizmin niteliğinde yeni bir değişim veyahut da yeni bir evre değildir. Sermayenin, metaların dünyayı dolaşımı, kapitalizmin genel karakteri olup emperyalizm döneminin ayrıt edici niteliği değildir. Bu anlamıyla sermayenin hızlı dolaşımı, yoğunlaşmasının vardığı boyut kapitalizmin ileriye doğru hareketindeki nicel gelişme ve değişiklikleri gösterse de emperyalizm çağına yeni bir evre eklemeyi gerektirecek nedenler, olgular değildir. “Küreselleşme” olarak tanımlanan dönem emperyalist yoğunlaşmış aşırı üretime, merkezileşmiş sermayeye alan açma saldırganlığının tırmandırılmasıydı. Kapitalizm de meydana gelen değişikliklere değindiğimiz gibi “küreselleşme” üzerinde de kimi hatırlatmalar yapacağız.
“Hiç değişiklik yok” diyenlere cevabımız, değişiklik çok ama kapitalizmin özünü değiştiren nitelikte değildir. Dünyada muazzam gelişmeler oldu, olmaktadır. Kapitalizmin gelişmesi, dünya ticaretinin büyümesi, üretim tarzındaki benzerliğe denk düşen benzer yaşam biçiminin yaygınlaşması, iletişim ve ulaşımın hızlanması ile halklar arasındaki ulusal farklılıklar ve karşıtlıkların büyük oranda değişikliğe uğradığı dünyada yaşamaktayız. Kapitalizm geliştikçe Marksizmin kapitalizmin genel karakterine dair yaptığı tespit ve değerlendirmelerin isabetli önemi anlaşılmaktadır. Son yarım yüz yılda kapitalist dünya ekonomisinde meydana gelen değişiklikleri ve toplumsal etkileri üzerine güya “kapitalizmin nitelik değiştirdiği”ne dair burjuva küreselleşmecileri ve onların her türden reformist takipçilerinin hiç biri Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’da kapitalizmin niteliğine, gelişim yönü ve yarattığı sonuçlar üzerine aşağıda aktaracağımız kusursuz değerlendirmeyi aşacak bir değerlendirme yapamadı.
“Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksiniminin istemiyle, burjuvazi yeryüzünün dört bir yanına yayılıyor. Her yerde tutunmak her yerde yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır.
Burjuvazi dünya pazarını sömürüsüyle her ülkedeki üretime ve tüketime kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak sanayinin ayakları altından üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hala da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından artık yerli hammaddeleri işleyen ve ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. Ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinimlerin yerini,
karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni yeni gereksinimler alıyor. Eski yerel ve ulusal yalıtımın ve kendine – yeterliliğin yerini ulusların çok yönlü karşılıklı – ilişkileri evrensel karşılıklı bağımlılığı alıyor. Ve maddi üretimde olan zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratıları ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve darkafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor.” (K. Marks, F. Engels, Komünist Manifesto)
Özcesi kapitalizmin niteliğinde olan dünya ticareti, dünya pazarının oluşması her geçen gün ulusların karşılıklı bağımlılığı, ulusal duvarların yıkılması, kapitalist sanayinin her yere yayılması sermayenin, metaların dolaşımı vs. söylendiği gibi ne “küreselleşme” denilen dönemle nede emperyalizm çağında ortaya çıkmış yeni nitelikler değildir. Fakat emperyalizmin başlangıç, gelişme ve son aşamasına doğru ilerlemesi – ki son aşamasındadır – Marksizmin tanımladığı nitelikleri derinlemesine açığa çıkarmıştır. Pek tabii ki sermayenin merkezileşmesindeki gelişme, üretim yoğunlaşması çok daha gelişmiş, örgütlü bir kapitalist dünya ekonomisini doğurmuştur. Bu emperyalizm evresindeki kapitalizmin niteliğine uygunluk içerir. Modern çağın tanrısı sermayedir. Kapitalist sermaye kendi suretinden bir kapitalist dünya yaratmıştır. Kapitalizmi emperyalizm niteliğinden kopararak “köklü değişiklikler oldu” adı altında insancıl bir kapitalizmi post-emperyalizm şeklinde “küresel kapitalizm evresi” olarak sunan burjuva ideologlar yeni bir şey söylemediler, aksine emperyalizmin politik gerici niteliğini maskelemiş oldular. Emperyalist-kapitalizmin taşıdığı çelişmeleri gizlediler.
Çağımız Emperyalizm ve Proleter Devrimler Çağıdır

Dünya proletaryasının ihtiyacı emperyalist kapitalizmin vahşi niteliğinin dünyadaki iktisadi gelişme ve çelişmelerle açıklanması, kapitalizmi şirinleştiren küreselleşme vb. safsatalara karşı durulmasıdır. “Küreselleşme” çatısı altında ithal edilen emperyalist burjuvazinin ideolojik manipülasyonu işlevsiz hale gelmiştir. Kautsky’nin burjuva düşüncelerinin güncellenmesinden öte anlamı olmayan küreselleşme dedikleri neydi? Ne oldu?.
1950 ile 1970 yılları arasında kapitalizm kampında sanayi, alt yapı, finans alanında devletlerin büyük yatırımı söz konusudur. Fakat emperyalist merkezlerde aşırı sermaye birikimi 1970’li yıllarda yeni bir bunalımda sarsılınca sermayenin kapsamlı saldırısı devreye konuldu. Devlet işletmeleri genel bir
özeleştirme dalgası ile 1980’li yıllarda satılmaya başlandı. Tekelci sermayenin genişleme devasa büyümesini de hızlandıran ve özünde sermayenin emek üzerindeki vahşi denetimini ağırlaştıran olguyu meşrulaştırmak için ise “küreselleşme-küresel kapitalizm, globalleşme” kavramsallaştırmasına başvurulmuştur.
“Küreselleşme” denilen emperyalist sermayenin uluslararası proletaryaya, emekçi halklara ezilen uluslara yönelik yoğunlaştırılmış saldırısının iktisadi içeriğini özetle şöyle sıralayabiliriz:
• “Küreselleşme” denilen dönem ile mali (parasal) finansal piyasalara yönelik her türlü kural, yasal kısıtlama kaldırıldı. Bankalara büyük finans fonlarına, tekellere kumarhaneye dönüşen borsalarda spekülasyon yapma güvencesi sağlandı. Merkez bankaları hükümetlerin denetimini dışına çıkarıldı. Spekülatif finans sermayesi vergi dışı tutuldu. Bu sayede mali-finans tekelleri dünyadaki borsalar ağı içinde bilgisayar tuşları üzerinden ışık hızıyla yaptıkları giriş-çıkış, alım-satımlarla soygunlar yapabilecekleri bütün unsurlar tamamlandı. Dünya kapitalist ekonomisi bu duruma uygun hale getirilmeliydi. Hala bankalar ve finansal fonlar yüksek faiz ve kur farklarından soygunlar yapmaya devam ediyorlar.
• Emperyalist ülkelerde devlet işletmeleri özelleştirildiği gibi bu genel bir ekonomik yayılmacılık politikası olarak benimsendi. Yarı-sömürge ülkelerde bürokrat komprador devletin borçlanması yolu ile kurulan devlet işletmeleri, şirketler 1980’den itibaren dünya genelinde burjuvaziye satılmaya başlandı.
• Tarım, gıda, besin tekellerine pazar alanı açmak için az gelişmiş bağımlı yarı-sömürge ülkelerin tarım ve hayvancılık üretiminin yıkıma uğratılması anlamına gelen IMF, Dünya Bankası programlarının uygulanması. Basit meta üretimi yapan köylü toplumlarının tarım, gıda, hayvancılıkta emperyalist gıda, tarım tekellerine bağımlı hale getirilmesi;
• Mali-finansal sermaye genişleme ve merkezileşmeye doğru ilerleyen hareketinin dünya devlet düzenlerinde yasal olarak güvencelenmesi, sermayenin hiçbir kısıtlamaya uğramadan dolaşımının yasallaşması ve normalleşmesi sağlandı. Türkiye gibi birçok ülkede 1980’li yıllara kadar ulusal para biriminin içte dolaşım aracı oluğu düşünülürse mesele daha kolay anlaşılacaktır.
• Aşırı sermaye birikiminin üretim dışına taşan ve şişen spekülatif sermayenin rant ve borsanın soygunculuk karakterine uygun olarak bağımlı veyahut da güçsüz ülkelerin siyasi politik düzenlemelerini sarsıp
şekillendirebilecek etki seviyesinde spekülatif sermayenin bir terbiye unsuru olarak kullanılmasının önünün açılması;
• Dünyada burjuva ve burjuva-feodal devlet düzenlerinin finansal-mali tekelci sermayenin bu yoğunlaştırılmış hızlı dolaşımını garanti edecek ve sermayenin hakimiyetini koruyacak işlerlikle yeniden düzenlenmesi; “ekonominin devlet denetiminden çıkarılması” adı altında sermayenin dizginsiz dolaşımına engel teşkil edebilecek bütün faktörlerin tasfiye edilmesi; bütün bu gelişmeler büyük çaplı üretim ve aşırı birikmiş merkezileşen sermayenin değişen şartlarda yeniden daha yoğun işlev görebilmesi, biriken stoklarını eritebilmesi için birbirine çoktan bağımlı olan ulus-devlet ekonomilerinin gömrüksel, hukuksal, politik ve siyaseten uygun hale getirilmesi gerekmekteydi. Gerekenler yapıldı!
Devlet işletmelerinin satılması-özelleştirme, sermaye ve meta ithaline gümrük imtiyazlarının, sanayinin doğayı kirletmesi, talan etmesine tam özgürlük tanınması, en önemlisi de ucuz emek gücünün garanti edilmesi; sendikal mücadelenin parçalanması, taşeronlaştırmanın yaygınlaştırılması, sosyalist, devrimci hareketin yok edilmesi, parçalanması; eğitim, sağlık gibi toplumsal güvence alanında kesintiye gidilmesi, işçi sınıfının, emekçi halkların borçlandırılmasında sistematik artış, hali hazırda emperyalist tekellerin pazarı olan dünya ulusları ve halklarının yoğunlaştırılmış sömürü dalgasına tutulmasına para piyasalarının, meta piyasalarının ticaretin, sanayinin, rekabetin küreselleşmesi denildi. Sonuç: Dünyanın çoğunluğunu oluşturan gırtlağına kadar borçlu ülkeler, halkların yoksullaşması ve sefaletin genelleşmesi…
• “Küresel” denilen bu neo-liberal emperyalist politika ile devletlerin borçlanması hızla arttı. Borsa spekülasyonunun şişen balonunda hisse senetlerinin yanı sıra devletlerin borçlanma tahvilleri rant sağlamanın aşırı değerlenmiş sermayeleri durumundadır. Özellikle yarı-sömürge ülkeler borçlarını ödeyebilmek için daha yüksek faizle borçlanmak döngüsü içine hapsedildi.
Dahası dünya proletaryası ve emekçi halk kitlelerinin bankalara borçlu olduğu bir dünya ekonomisinde bunalım evresine girilmiş olması ile “küreselleşme” safsatasının da balonu patladı.
Borçlandırılmış ülkelerin durumuna bir örnekte Türkiye’dir. Türkiye’nin 1980’de 49 milyar dolar borcu vardı. 2017’de ise iç borç dışında sadece borcu 450 milyar
dolar civarına tırmanmıştır. Kısaca “küreselleşme”nin ekonomik biçimini açıkladıktan sonra ideolojik alana da değinmek son derece ihtiyaçtır.
“Küreselleşme” Emperyalist-Kapitalizmi Gizleyen Büyülü İdeolojik Kılıftır.
Burjuvazi “küreselleşme çağı” denilen neo-liberal emperyalist saldırganlık dönemine uygun ideolojik kavramlar üretti. Burjuvazi “tarihin sonu”, “sınıf savaşımlarının sonu ve ideolojilerin ölümü”nü “ekonominin küreselleşmesi” aldatmacası ile formüle etti. Komünizmin ölümünü ilan ettikten sonra sınıf savaşımının yerine farklı din, kültür, etnik yapılar, cinsel yönelimler, kadın-erkek “bireyi” koydular. “Yaşa ve tüket”, “bul ve harca” düşüncesi tek geçerli yaşam felsefesi haline sokuldu. Burjuvazi sürekli komünizmin öldüğü, proletaryanın sınıf savaşımının sonlandığını işaret etti. Hatta onlara göre artık bir proletarya sınıfından da bahsedilemezdi. Küreselleşmeci borozanlara göre sermayenin engelsiz dolaşımı ve kar dışında var olan her şey anlamını yitirmişti.
Ne deniyordu? “Her ülkenin refahı artacak, küreselleşme her ülkenin refahını arttıracak. Ulus devlet aşıldı, ulusal sınırlar anlamsızlaştı.” Tek amaç vardı: sermaye ve meta dolaşımı önündeki tüm kısıtlamaların kaldırılmasını meşrulaştırmak. “Küreselleşme” denilen süreçle esas olarak emperyalist sermayenin dünya ticareti ve sermaye dolaşımında bir şekilde varlığını koruyan ulusal ekonomilerdeki koruyucu duvarların tamamının kaldırılmasıydı ve bu durumun “ulus devletin ölümü” ile ideolojik alanda işlenmesine ihtiyaç duyuldu. Süreç tamamlanınca “küreselleşme”nin yaratıcısı Trump’lı ABD “ekonomik milliyetçilik” dönemine geçtiğini ilan etti. Geç oldu denilebilir, çünkü 2000’lerin başına gelindiğinde “küreselleşme”nin ölüm çanları çalmaya başlamıştı. 2008 ekonomik bunalımı dünyada yeni bir dönemi açarak “küreselleşme” aldatmacasının sonunu getirdi.
1990’lı yıllara gelindiğinde emperyalizm kavramı adeta unutturuldu. Emperyalizm kavramını gizleyen esasta Leninist emperyalizm teorilerinin özünü boşaltan burjuva ideolojik perspektif “küresel düzen”, “yeni dünya düzeni”, “küreselleşme-globalizm”, “küresel kapitalizm”, yine emperyalist tekelci rekabet yerine “serbest piyasa, serbest ticaret”, “piyasaların küreselleşmesi” vb. ihraç edilen kavramlarla oluşturuldu. Keza yarı-sömürge ülkeler sömürgecilik, bağımlı ülkeler vd. kavramlarda tedavülden kaldırıldı. Ekonomik siyasi olguları ifade eden bu kavramlar yerine ise “kalkınmakta olan ülkeler”,
“yükselen piyasalar”, (emerging market) “gelişmekte olan ülkeler” vb. kavramlarını geçirdiler.
Ekonomik işletmelerin şirketlere satılmasını meşrulaştırmak için ise “devletin küçülmesi”, “küçük etkin devlet” vb. kavramlar piyasaya sürüldü. “Küreselleşme-globalizm” çatı kavramı altında burjuvazi kapitalist neo-liberal egemenliği meşrulaştırmak, emperyalizme yeni bir maske yapmak için ideolojik alanda etkin bir hegemonya oluşturuldu. “Küreselleşme ideolojisi ve felsefesi” diye pazarlanan düşünce kapitalizmin sınıf ideolojisi ve onun her türden düşünsel versiyonudur.
“Ulus devlet aşıldı”, “adil bölüşüm”, “ulusların barışçıl entegrasyonu”, “çatışmasız birlik”, savaşsız bir dönem”, uzlaşma, karşılıklı yarar ile dünyayı yönetme” vb. yalan dolanlar ile şişirilen neo-liberal burjuva ideolojik hakimiyetin yarattığı ilizyon borçlu ve git gide yoksullaşan yarı-sömürge ülkeler ile emperyalist ülkeler arasında açılan uçurum, keza emperyalist devletlerin kendi aralarında savaşı gündemleştiren boyutta sertleşen rekabeti koşullarında dağılmıştır.
“Devlet küçülmeli ve piyasalara karışmamalı” üzerine oturtulan ideolojik manipülasyon ise esas olarak 2008 ekonomik bunalımında batan bankaların imdadına yetişen ve trilyon dolar ölçekli fonları devreye koyan ABD ve AB devletlerinin işleviyle sarsılmıştır. Borçlar işçi sınıfının sırtına yıkılmıştır. Keza sermayenin özgürlüğü güvencelenirken devletlerin hiçbir zaman küçülmediği aksine emperyalist ve yarı-sömürge devlet düzenlerinin yıkıcı akıl almaz boyutta askerileştikleri gizlenmekteydi.
Neo-liberal emperyalist ekonomik saldırganlık “devletin küçülmesi”, “serbest rekabet” gibi kulağa hoş gelen ideolojik içerikli kavramlarla dünya genelinde – emperyalist ülkelerde dahil – daha önce devletin hizmet alanı içinde olan eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, toplu taşıma, güvenlik vb. Alanlar özelleştirme ve yeni düzenlemelerle sermayeye devredildi. Özcesi “küreselleşme” ile emperyalist iktisadi hakimiyetin üst yapısı hukuk, felsefe, kültür, siyaset ve politikayı kapsayan ideolojik alanda savunuldu.
Devrimcilikten reformizm kampına atlayan bir çok küçük-burjuva sosyalist akımın Lenin’in emperyalist kavramını geçersiz, yetersiz ilan edip “küresel emperyalizm” yada “emperyalist küreselleşme evresi” gibi keşiflere kalkışması küreselleşme kavramı altında sunulan burjuva düşüncenin bir şekilde uluslararası işçi sınıf hareketi içine taşındığını göstermektedir.
Üretici güçlerin gelişmesi, üretim ve tüketimin, dünya ticaretinin, kozmopolit bir nitelik almasındaki ilerleme ve uluslararasındaki karşılıklı bağımlılıktaki artış, ulusal yalıtımın ortadan kalkmasından komünistlerin anladıkları ile burjuvazinin anladığı farklıdır, yan yana konulamaz. Komünistler anlamsızlaşan sınırların kaldırılmasını savunurken emperyalist burjuvazi “küreselleşme” ile “ulus devletin ölümü”nü ilan etmesine rağmen hem ulus devleti askerileştirmekte, hem de ulusal duvarları yükseltmekte her yıl binlerce göçmenin ölümüne yol açmaktadır. Burjuvazi kozmopolit nitelik alan dünya ekonomisinin toplum yararına ilerlemesinin önünde engel olan gerici bir sınıftır. Ulusların özgürce ve kardeşçe yaşaması, mülk sahibi sınıfların çıkarları için oluşturulan sınırların kaldırılması, dünya üretiminin adilce bölüşümü, barış içinde yaşayabilmek ancak kapitalist özel mülkiyetin kaldırılmasıyla ve dünya proleter devrim sürecinin zaferle taçlanması ile mümkündür.
Bu anlamda sermayenin merkezileşmesindeki ilerleme, kapitalizmin dünyadaki genişleme seviyesinin getirdiği sosyal sonuçlara yüzeysel bakılarak emperyalizmin “küresel” denilen süreçle yeni bir evreye girip nitelik değiştirdiği yönlü burjuva düşünceleri ideolojik olarak yanıtlayan partimizin işaret ettiklerinin pratikte de doğrulanması oldukça önemlidir.

KAPİTALİZMİN ÜSTESİNDEN GELEMEDİĞİ SORUNLAR ve KAPİTALİST DÜNYA EKONOMİSİ ÜZERİNE SOMUT ÇÖZÜMLEMELER
1) Sermayenin merkezileşmesi ve büyük çaplı genişletilmiş otomasyona dayalı üretimin vardığı tekelci kapitalizmin azami kar elde etme yasasıyla birlikte ele alınmalıdır. Tekelci kapitalizminde her geçen gün sermayenin organik bileşiminde değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranla sürekli büyürken ortalama kar oranındaki düşüş engellenememektedir. Bu durum sermayeyi daha da saldırganlaştırmaktadır. Otomatizasyonlu yoğunlaştırılmış üretimin sermaye döngüsünü düzenli sürdürmek ve daha da büyütmek için düşme eğilimi engellenemeyen ortalama kar asla yeterli gelmemekte ve sermaye en yüksek – azami kara – yönelmektedir. Fortune dergisinin araştırmasına göre en büyük 500 tekelin kar oranları 1960-69’da %7.15’ten 1980-90 arasında %5,30’a 2000-02’de ise %1.32’ye gerilemiştir. Spekülatif soygunlar, rekabet ve savaş kapitalist tekellerin azami kar elde etme yasasıyla düşünülmeksizin sermayenin halen neden emperyalist ülkelerde merkezileştiği anlaşılamaz.
Emperyalist kapitalizmin azami kar dürtüsü dünya halklarının yağmalanması, yoksullaştırılması, ülkelerin denetim altına alınması, gerektiğinde işgal edilmesi, iç savaşlara sürüklenmesi, komşu ülkelerle savaşa sokulması, hammaddelere el konulması, imtiyazlar elde edilmesi, spekülatif finansal hareketlerle soygunlar gerçekleştirilmesi, sermaye ihracında devlet bütün ülke burjuvazisini borçlandırılmasına, dahası emperyalist savaş tehdidi yanı sıra yarı-sömürge ülkelerin işgal ve ezilmesi tehditlerinin sonlanmaması, kapitalist ekonominin askerileştirilmesi gibi bütün bu sonuçlar ve daha fazlası azami kar elde etme yasasına bağlı gerçekleşmektedir. Dünya pazarlarında kapitalist azami kar güvenceye alınmadan emperyalist dünya ekonomisi kendisini sürdüremez. Nitekim bu yasa günümüzde emperyalist tekellerin kar talebi uğruna rekabetini şiddetlendirmiştir.
Çağdaş dünyada kapitalizmin bu ekonomik temel yasasında bir değişim söz konusu değildir. Kapitalizm artı-değer üretimine dayanır. Emperyalist kapitalizm ise sadece ortalama artı-değer üretimiyle yetinmez o azami kar elde etmeden yapamaz. Azami kar dürtüsü şiddetlendikçe saldırganlaşır ve savaş doğurur. Bu nitelik 21’inci yüzyılda kapitalizmin temel yasası olmaya devam etmektedir.
2) Kapitalizm bir dünya sistemidir ve değişiklikler süreklidir. Gelişme yönü ve değişiklikler tekelci sermaye ve üretim dönemi bakımından nitel değişiklikler yaratmaktan ziyade çürümekte olan tekelci kapitalizmi çöküş evresine yakınlaştırmıştır.
Marks, Engels Komünist Manifesto’da kapitalizmin dünya sistemi niteliğini dahice açıklamışlardı. Lenin ise kapitalizmin tekelci aşamasını analiz etti. Lenin emperyalizm teorisinde dünya pazarlarında sermaye ve meta dolaşımını emperyalizm aşamasının ayrıt edici bir niteliği olarak saymaz. Çünkü kapitalist seemayanin dünya pazarlarında dolaşması yeni bir olgu değildi. 19’uncu yüzyılda Avrupa ile Amerika’nın ticareti yada İngilizlerin Hindistan’ı kapitalist tekstil ürünlerine boğması, işletmeler kurması, Çin’in limanlarını ve pazarını ele geçirmeleri, Fransa, Hollanda’nın Afrika, Asya’da sömürgeler kurmaları, duyun-u umumiyeyi kuracak kadar Osmanlı’nın borçlandırılması sermaye ve meta dolaşımının yaygınlığını göstermektedir.
Yeni olan ise sermayenin hızlı dolaşımıdır. 1980’li ve özellikle 1990’lı yıllarda bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile sermayenin dolaşımı eskiyle karşılaştırılamayacak boyutta hızlanmıştır. Fakat sermayenin hızlı veya yavaş dolaşımı genel olarak sermayenin niteliğine yeni bir şey katmaz. Fakat özellikle spekülatif finansal sermaye başta olmak üzere genel olarak sermayenin sömürü çarkı ve merkezileşmesini hızlandırmıştır.
3) Önemli toplumsal, iktisadi sonuçlara neden olan değişikliklerden birisini de şöyle özetleyebiliriz: 19’uncu yüzyılda büyük sanayinin başlıca merkezleri olan Avrupalı sömürgeciler dış pazarlara yayılmış, Afrika, Asya, Latin Amerika’da sömürgeler kurmuş, buraları hammadde sağlama alanlarına dönüştürmüştü. İngiltere için pamuk, kenevir yetiştiren Hindistan, yün sağlayan Avustralya, kenevir yetiştiren Çin’in aynı zamanda makine ile üretilen sanayi malalarının alıcısı haline gelmesi, sanayi için hammadde sağlayan egemenlik altına alınmış yerleşim yerlerine dönüştürülmeleri yeni bir uluslararası iş bölümünü ortaya çıkarmıştı. Sömürgecilik rejimleri parçalanmasına rağmen 1980’li yıllara kadar sosyalist devrim gerçekleşmeyen dünyada geçerli olan bu uluslararası iş bölümü şöyleydi: sanayi ürünleri üreticisi merkezleri olan yer yüzünün azınlık bir bölümünün ihtiyaçlarına uygun hammadde, tarım ürünleri sağlayan öteki feodal köylü toplumları… Özcesi Avrupa merkezli kapitalizm dünya pazarlarına sanayi ürünleri pazarlarken sömürgeleştirdikleri dünyadan hammadde ve tarım ürünleri sağlamaktaydılar. 19’uncu yüzyılda ortaya çıkmış bu uluslararası yeni iş bölümü 20’inci yüzyılın ilkinci yarısında değişime uğradı
19’uncu yüzyıldan beri gelişmiş sanayi ülkeleri yarı-sömürge ve sömürge ülkelere ihraç ettikleri sermaye ve makine ile üretilen malların yanı sıra 1980’lerde tarım ve hayvansal gıdaları da ihraç etmeye başlayınca uzun süre devam eden uluslararası iş bölümü de bu yeni gelişme ile sonlandı. Üretici güçlerin gelişmesi kapitalizmin genişleme dinamiği sermayeyi toprakla buluşturdu. Kapitalist tekelci tarımsal endüstrinin ulus aşırı sermaye dolaşımının ağır toplumsal sonuçları ortaya çıktı. Bağımlı ülkelerdeki köylü üretimini baltalamış ve kitlesel yoksulluklar ortaya çıkmıştır. Dünya genelinde köylü nüfusun kent nüfusundan ilk kez aza düşecek süreci hızlandırılmıştı.
Türkiye’de köylülüğün üretim araçlarından koparılması çözülmesi sürecinin 1980’li yıllarla hızlanması kapitalizmde ortaya çıkan bu gelişme ve değişikliklerden bağımsız değildir.
4) Emperyalist tekellerin kar oranlarını korumak, krizleri atlatmak için geçmişe oranla kimi sektörlerde fabrikalarını yarı-sömürge ülkelere yada emek gücünün ucuz olduğu Çin gibi ülkelere kaydırmaları kapitalizmin niteliğine yeni bir şey katmasa da kapitalizmin genişlemesi olgusunda gelişmelere neden olmaktadır.
O halde: a) Varşova sosyalist kampın çözülmesi ile emperyalist sermaye yoğunlaştırılmış yeni bir saldırganlık dalgasını başlatmıştır. b) Tekeller azami karlarını koruyabilmek için daha önce emperyalist ülkelerde üretilmekte olan sanayi mallarının üretimi emek gücü maliyetinin düşük olduğu ülkelere
kaydırıldı; c) Bu durum ucuz maliyet, azami kar sağladığı için gelişkin sanayileşmiş emperyalist ülkelerde halen aynı sektörlerde karlar sağlasa da bu ülkelerdeki daralan kapitalist üretim, artan yoksulluk ve işsizlik nedeni ile proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir. Bununla birlikte milliyetçi sloganlarla yeni saldırganlık dalgasının alt yapısı beslenmektedir.
5) Bankalar spekülatif sermayenin merkezleridir.
Az sayıdaki büyük bankaların tartışmasız tekelci niteliği dünya pazarlarını, üretimi ve ekonomik yaşamın tümünü denetim altına almaktadır. Bankalar güçsüz ulusları işgal etmiş durumdadır. Mali piyasalarda, her türden parasal spekülasyonda bu bankalar rol oynamaktadır. Devletleri ve ülke halklarını borç köleliğine mahkum ederek sermaye transferi ölçeğini büyütmektedirler. 20’nci yüzyıl başındaki sermayenin dünya pazarları ve hammaddeleri üzerindeki denetimin sürdürülmesi bugün ile karşılaştırıldığında sermayenin yumuşak görünüm altında dünyadaki ekonomik yaşamın, güçsüz bağımlı ulusların ve halkların üzerindeki denetimi çok daha katmerleşmiştir. Bu denetime itiraz eden her kuvvet çok daha yıkıcı ve şiddetli ezilecektir.
Bankalar eliyle dünya geneline yayılan borç köleliği son sınırına varmıştır. Aşırı sermaye birikimi bankaların en haydut spekülatif merkezler konumunu daha anlaşılır hale getirmiştir. Sermaye sanayi üretiminden uzaklaşıp spekülatif alana kaydıkça kapitalizmin çürümesi derinleşmektedir. Emperyalist sermayenin 1990’larda tahvil hisse senedi, bono, poliçe piyasasına artan orandaki akışı sürmektedir. Bu aşırı sermaye birikiminin kapitalist ekonomiyi çöküntüye uğratma tehlikesinin doğurduğu genişleme zorunluluğuydu.
Gerçek üretim sektöründe kullanılan her 1 dolara karşılık dünya borsa, finans piyasalarında 30,35 dolarlık yada daha fazla bir spekülatif işlem gerçekleştirilmektedir. Bu kazancın merkezi ise bankalar, mali fonlardır. Para piyasal bir güç olarak kullanılmaktadır. Emperyalist finans sermayeye borç ödemekle yükümlü ülkelerin çoğunluk oluşturduğu dünya gerçekliğinde ulusların ve emekçi halkların özgürlüğü mali sermayeye prangalanmıştır.
ABD Merkez Bankası (FED), IMF, Avrupa Merkez Bankası, Dünya Bankası (DB) Almanya, Japonya Merkez Bankaları az sayıda şirketle merkezileşen finansal mali sermayenin dünya ekonomisi üzerindeki tekelci egemenliğinin korunması için emperyalist devletler bütün mekanizmalarıyla çalışmaktadır.
Git gide büyümekte olan spekülatif sermaye ölçeği ve dolaşımı kapitalist dünya ekonomisini tehdit eder boyuta varmıştır. Servet ve sermayenin dünya ölçeğinde 0,1’lik kapitalistin mülkiyetinde toplanmasına hizmet eden spekülatif
parasal formların şişen balonu tüm toplumların kurtuluşu için çürüyen kapitalizm ile birlikte ancak devrimci proletaryanın komünizm mücadelesi ile yok edilecektir.
6) Dünyada son elli yılda köklü değişiklikler oldu. Fakat kapitalizmin çocuk ve kadının emek gücünü ucuza sömürme dürtüsünde bir gerileme yaşanmadı. Aksine bu yönlü sömürü ağı teknolojik gelişmelere rağmen dünyanın her bir ülkesine yayıldı. Teknoloji kadın ve erkek işçinin fiziksel farklılıklarını anlamsızlaştırmasına rağmen burjuvazi emeğe cinsiyetçi kategoriler yüklemeye devam etmektedir. Vasıflı emek olarak görülen bir iş kadınlar tarafından yapıldığında vasıfsız iş görülmekte, aynı iş aynı teknikle yapan kadın işçiler erkeklerden daha az ücretle çalıştırılmaktadır.
Kapitalizmin gelişmesi ile dünyada artan oranda kadın sanayi üretiminin içine çekilmiştir. Fakat burjuvazi kadının emek gücünü ucuza sömürmek için toplumsal cinsiyetçi kültürü, ayrıştırmayı, kadını aşağılamayı, bedenini metalaştırmayı, kadının yaratıcı özünün üstünü örtmeye ve sürekli olarak erkeğe göre daha aşağı bir cins olduğuna dair gerici düşünceyi toplumsal yaşamın gözeneklerinden yeniden ve yeniden üretmektedir. Daha fazla sömürülen kadının işçi sınıfı mücadelesinde ve erkek-kadın cins arasındaki eşitsizliği besleyen her türden gerici gelenek, kültür, düşünce ve politikaya karşı emekçi kadının etkin olarak öne çıkacağı toplumsal şartlar son derece gelişmiştir.
7) Lenin tekelci birliklerin oluşmasını emperyalizmin niteliklerinden biri olarak açıklamıştı. Uluslararası tekelci işletmeler çok uluslu nitelikte 20’nci yüzyılın başında vardı. İngiliz-Hollanda çok uluslu enerji şirketlerinden ikisi 1907’de Rusya/Dutch ve Unilever’in birleşmeleri buna örnektir. Çok sayıda tekelci birlikler dünya ekonomisini kasıp kavurmuştu. Yine doğrudan yabancı yatırım yapan sermayenin 19 ve 20’nci yüzyıl niteliği olarak sürdü. 1850’den beri aralarında Colt ve J.R Ford gibi ABD şirketlerinin ve Alman Siemens’in olduğu çok çeşitli firmalardan doğrudan yabancı sermaye çeken İngiltere yapılan hesaplamalarda dünyada en fazla yabancı sermaye yatırımı çeken ülkelerden ikincisi olduğu anlaşılmaktadır. Çok uluslu tekeler emperyalizm döneminde sadece sömürge ve yarı-sömürge dünyaya yayılmakla kalmadılar gelişmiş ülkelere doğrudan yatırımlar yaptılar, çok uluslu birleşmeler yaptılar, birlikler kurdular. Aralarında Ford, General Motors, ITT, General Elektric’in bulunduğu ABD’nin çok uluslu tekellerinin 1930’larda Japonya’da yatırım yapması gibi.
Değişime uğrayan yan şudur: 1900 ile 1939 ikinci emperyalist savaşının başlangıcına kadarki dönemde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yaklaşık üçte ikisinin sömürge, yarı-sömürge ülkelere hammadde ve kaynakların elde edilmesine, taşınmasına yapılırken 1970’ler ve sonrasında bu oran değişime uğrayarak doğrudan yabancı yatırımların üçte ikisi ABD, Avrupa, Japonya başta olmak üzere emperyalist ülkelerin pazarlarına yapılacak şekilde dönüşüme uğramıştır. Dünya ticareti, tüketimi ve üretiminin yüzde 75’inin ABD, Avrupa ve Japonya arasında yapıldığı dikkate alındığında doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının esasta emperyalist merkezler arasında yapıldığı rahatlıkla incelenebilir. Ucuz emek gücü ve maliyet uğruna başta Çin ve Latin Amerika ülkeleri olmak üzere kimi sektörlerde fabrikaların belli ölçülerde yabancı ülkelere kaydırılması olgusu doğrudan sermaye yatırımının üçte ikisinin emperyalist ülkeler arasında yapıldığı gerçeğini değiştirmemektedir.
Diğer dikkat çekici ve en önemli gelişmelerden birisi de şudur: 20’nci yüzyılın başında ortaya çıkan demir çelik, gemicilik, demir yolu, dinamit, elektrik ve bunlardan biraz daha geç enerji-petrol sektörlerinde oluşan tekelci birliklere benzer şekilde 1990’lı yıllarda yeniden ve yeni tekelci birlikler oluşmaya başlanmıştır. Bu konsorsiyumları her hangi bir dış sermaye yatırımı, veyahut da bir şirketin başka şirketleri satın alması ile de karıştırmamak gereklidir.
Modern revizyonizmin hakimiyetindeki sosyalist kamp çöktükten sonra bilgisayar, elektronik, otomotiv, uçak endüstrilerinde 1993 yılından başlayarak tekelci birlikler oluşmaya başladı. Dünya pazarlarında düşman rakipler tekel karlarını korumak için 20’nci yüzyılın başında olduğu gibi yeniden birlik kurdular.
1993’te üç dijital, elektronik tekelleri olan ABD’li IBM, Alman Siemens ve Japon Toshiba’sı konsorsiyum kurdular ve 1995’te birlikte geliştirdikleri yeni bilgisayar yongasını tanıttılar.
Keza aynı tarihlerde oto endüstrisindeki tekeller anlaşmalar yapıp birlikler kurdular. General Motors, Toyota ve Isuzu ile birlikte arabalar imal ettiler. Ford ile Nissan ortaklık kurdu. Chrysler ile Honda ortak satış sistemi oluşturdu. Özcesi tekelci anlaşma ve ortakların listesi uzatılabilir.
Özellikle elektronik, bilgisayar, dijital teknoloji sanayinde tekelci birlikler çeşitli alanlarda anlaşmalar ortaya çıktı. Advanced Micro Dayices ile Fujitsu ile ortaklık kurdu. Siemens ile anlaşma yaptılar. İntel ile Şharp, Motorola, IBM ve Apple, Toshiba, Philips gibi tekellerin hepsi ortak üretim anlaşmaları yaptılar. Başka şirketleri eklemek mümkün ama örnekler yeterlidir.
Uçak sanayinde çeşitli konsorsiyum, üretim anlaşmaları, ortaklıklar oluşturulmuştur. Dünya devi Boing uçaklarının önemli parçalarının Çin, Japonya, Hindistan, Brezilya, İtalya, İrlanda, G. Kore gibi değişik ülkelerde üretilmesi tekelci birlik olan konsorsiyumlar yada ortaklıklar kurulmadan ve üretim anlaşmaları yapılmadan sağlanamazdı.
“Küreselleşme çağı” bayrağının dalgalandırıldığı 1990’lı yıllarda yeniden neredeyse yüzyıl öncekine benzer tekelci birliklerin oluşması ve sermayenin merkezileşmesindeki hızlanma ve yoğunlaşma muazzam arz fazlasını biriktirerek 2008 genel ekonomik bunalımına varmıştır. Emperyalist kapitalizmin somut durumunda ortaya çıkan bu önemli gelişme düşünülmeksizin mevcutta birbirini boğazlayan tekelci rekabet anlaşılamaz.
Emperyalist Kapitalist Dünyada Çelişkilerin Derinleşip Keskinleşmesi (2)
a) Emperyalist Ülkeler Arasındaki Çelişkiler
Emperyalist büyük güçler arasındaki çelişkiler en uyumlu göründükleri dönemlerde bile varlığını korumuştur. Güncel olarak ise emperyalist ülkeler arasında var olan çelişki ve çatışma ekonomik krizle daha da derinleşmiştir. İktisadi krizlerin en önemli ve engellenemez sonuçlarından birisi de budur. Dost görünenlerin esasta birbirlerinin düşmanları oldukları herkesçe görülmeye başlanır.
1945 sonrası bir dünya savaşı olmadı. Pazarların yeniden paylaşımı bir dünya savaşı ile belirlenmedi. Fakat ikinci emperyalist dünya savaşı (1939-1945) sonrası şekillenen kapitalist dünyanın dengeleri çoktan değişti. Varşova Paktı ile anılan modern revizyonizmin kalelerine dönüşmüş ve görüntüde sosyalist etiketi taşıyan sosyalist devletlerin 1991’de resmen çöküşü 1945 sonrası kurulan kapitalist kampın dengelerinin bozulmasına hız kazandırdığını söyleyebiliriz.

  1. emperyalist dünya savaşından sonra kapitalist ekonomi ve gericiliğinin jandarmalığını İngiltere’den devralan ABD emperyalist dünya devletleriyle anti-komünizm cephesinde kendi liderliği altında bir “dünya hükümeti” siyasetini ortaya çıkarma ve sonsuza kadar da sürdürmeyi amaçladı. ABD dünyada hızla yayıldı. Muazzam silahlanma yarışını “süper güç” aşamasına vardırırken özellikle Sovyetleri ve Çin’i kuşatmayı esas alan dört bir tarafa askeri üsler kurmayı da ihmal etmedi. Amacı açıktı: Tekelci sermayenin emek üzerindeki hakimiyetini
    sağlama almak, sermaye birikimini arttırmak ve amacın kusursuz ve engelsiz güvencelenmesi için komünizm mücadelesinin engellenmesi gerekmekteydi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve Sovyetlerin çevrelenmesi ve çökertilmesi için bütün olanak ve araçların işlevleştirilmesinin nedeni de buydu. Sovyetlerde ve Çin’de sosyalizmin yıkılması ve kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmesi ABD’nin en büyük güç ve lider olarak öne çıktığı ve belirleyici rol oynadığı emperyalist kampın ezelden beri yegane amacıydı. Sosyalist devrimler trajik bir biçimde yıkıldılar ve kapitalizmin vahşi dünyasına katıldılar.
    Devrimlerle, savaşlarla dünyanın önemli bir yarısında kapitalizm yenilgiye uğratılmasına rağmen kapitalist ekonomi kendisini kısa sürede toparladı. 1950 ile 1960’lı yıllar savaşın yıkımını onaran ve yeniden büyüme sağlayan kapitalist sermaye için “altın yıllar” olarak anılmaktadır. Bu durum yeniden toparlanma anlamına gelmektedir. Eşitsiz kapitalist gelişme yasasını yeniden doğrular nitelikte savaştan harap olmuş Almanya, Japonya gibi kapitalist büyük güç merkezleri kendilerini yeniden toparladılar. Dünya jandarması rolü ile ve muazzam askeri güç kapasitesi “tartışmasız mutlak güç” olarak ABD halen lider konumunda görünse de kapitalist dünyanın diğer merkezleri de ABD’nin askeri, teknik üstünlüklerini yakalamış hatta endüstrinin kimi dallarında ise ABD’yi geçmeye başlamışlardı. Ayrıca azami kar sağlayan kapitalist büyüme azımsanmayacak ölçekte aşırı sermaye birikimine yol açmış, finansal genişleme ile beraber spekülatif sermaye vahşi rekabet ve nüfuz etmenin etkin silahı olarak kullanmaktan hiç sakınılmamıştır.
    Emperyalist güçlerin anti-komünist strateji ile Sovyetleri kuşatmaları ve enternasyonal komünist hareketlerin NATO, GLADİO saldırı konsepti ile yok edilmeleri siyasetinin kapitalizme belli başarı kazandırdığı doğrudur.
    SBKP’nin 1956’da 20. Kongre ile Kuruşçov modern revizyonizminin önderliği altına girmesiyle sosyalist kamp büyük güç kaybına uğrayacak, bölünme ve parçalanmaların bütün komünist partilerine yansıyacağı süreçte başlamış oldu. Revizyonist hainler Stalin’e küfür etme eşliğinde Sovyetlerde kapitalizmi inşa ederken emperyalist kampın işini de kolaylaştırmış oldular. Mao’nun önderliğindeki ÇKP’nin komünizm ideolojisi ve amacına yapılan büyük ihanetin karşısında durması çok önemli etkiler yaratsa da süreci tersine çevirmeye yeterli olamadı. Nihayetinde Mao yoldaştan sonra ÇKP’yede kapitalist yolcular hakim oldu. Bütün bu gelişmeler kapitalist kampa kolaylıklar sağladı. Fakat her şeye rağmen sosyalist mücadele gücünün dünya genelinde birikme süreci engellenememiştir. Çünkü kapitalizm taşıdığı uzlaşmaz çelişkilere çözüm
    bulabilecek sistem değildir. Üretim dışına taşan finansal spekülatif sermaye çürüyen kapitalizmin göstergesidir.
    Eski sosyalist iki güç olan Rusya ve Çin savaş mağlubu Almanya ve Asya’nın celladı Japonya, keza İngiltere, Fransa ve ABD dünyayı yeniden paylaşmak için üçüncü dünya savaşı sürecine girmiş bulunmaktadırlar.
    ABD emperyalizmi artık dünyanın biricik belirleyen gücü değildir. Aksine ABD’nin komünizm cephesine karşı kapitalist güçlerin teşviki ve desteğiyle büyüttüğü askeri sanayi, savaş aygıtı ABD’nin prangası durumuna gelmiştir. ABD emperyalizmi mevcutta dünyanın en borçlu devleti durumundadır. Çünkü artık kapitalizmin düşmanı sosyalist devletlerden oluşan bir komünizm kampı yoktur, bu birincisi. İkincisi ise emperyalist büyük güçler ABD askeri aygıtı karşısında kendilerini savunabilecek benzer askeri silahlara, dijital teknolojik donanıma, kimyasal ve konvansiyonel savunma kapasitesine sahiptirler. Üstelikte ABD gibi 1945’ten sonra anti-komünizm cephesinde karargah komutanlığı rolünde dünyanın neredeyse her bir parçasına kurdukları ve bugün beslemeleri gereken 750 tane askeri üsleri de yoktur. Askeri üstlerin varlığı bir yönüyle avantajlı gözükebilir ama değişen şartlarda bu dezavantaja dönüşebilir.
    ABD emperyalizmi 1950 sonrası kapitalist ekonominin canlanması ve büyümesine büyük etki eden askeri sanayi ve askerileşmiş devlet aygıtının dünya ölçeğinde genişlemesinin bir süre sonra ABD’yi zayıflatan zorunlu bir gidere dönüştüğü ve avantajlarını yediği artık gizlenemez ve pek çokları tarafından da görülen bir olgudur. Çünkü ABD elinde topladığı muazzam askeri güce rağmen belirleyici dünya pazarlarında tek egemen devlet olmayı başaramadı. Gelinen aşamada şimdiye kadar her dediğini yaptıran, Türk devletine bile söz dinletemeyen koşullar ortaya çıkmıştır. Çünkü kapitalizmin eşitsiz gelişme niteliği sıçramalı ilerlemelere neden olmakta, güçsüz görülenler üretim kapasitesi bakımından en güçlülere göre geri olanlar belli bir sürede güçlenip kendisinden ileride olanı yakalamakta ve onu geçebilmektedirler. Bu nedenle ABD tarihin bir kesitinde büyüttüğü devasa askeri aygıt kapitalist genişlemenin belli bir seviyede ileriye doğru hareketi içinde değişen ekonomik, siyasi dünya dengelerinde dezavantaja dönüşebilmektedir.
    (1914-1918) Birinci emperyalist dünya savaşına girilirken İngiltere dünyanın en büyük sömürgeci gücüydü. Kapitalist dünya pazarında ve ticaretinde yükselen bir güç olarak Almanya’yı sınırlamak için başlayan savaşta İngiltere galibiyetini korusa da kapitalist dünya ekonomisindeki lider rolünü kaybetmişti. İngiliz emperyalizmi bu olguyu tam anlayabilmesi için ikinci dünya savaşına da girmeleri, gelişen durumu görmeleri gerekmişti.
  2. yüzyılın sonunda sönmeye başlayan ABD’nin kapitalist dünyaya liderlik rolünün bittiğini ABD’nin görmesi için yeni bir savaşı beklemeleri gerektiğini söylememize gerek yoktur. Büyük güç birikiminin var olduğu emperyalist bir dünyada hangi büyük gücün yada güçlerin diğerlerini ezeceği önceden belirlenemez.
    Dünya şartlarında, dengelerinde büyük değişimler oldu. Eskiden Varşova Paktı üyesi olan kimi sosyalist yada demokratik halk cumhuriyetleri NATO üyesi oldular ve NATO-ABD’nin Rusya’yı çevreleme konseptinin birer işbirlikçisi ülkesine dönüştüler. Sosyalist devletler ile emperyalist devletlerin rekabeti yok diye sınıf hareketi sonlanmış değildir. Devrimci işçi sınıfının mücadelesi her bir ülkede kendi koşulları içinde devam etmektedir ve mutlaka Sovyetlerin 20. yüzyılda başardığı gibi devrimci proletarya ikinci büyük dev adımı atacak ve kapitalizme ölümcül darbeyi vuracaktır. Kapitalizm yıkılan sosyalist ülkelerde genişlemesine rağmen bütün bu olgularla birlikte düşünüldüğünde bugün emperyalist büyük güçlerden hiç biri süregelen pazar paylaşımlarından ve hakimiyetinden memnun değildir. Emperyalistler genel olarak dünya ekonomik pazarında yarı-sömürge ülkelerdeki egemenlik meselesinde paylaşımdan memnun olmadıklarını açıktan açığa göstermektedirler. Memnuniyetsizlikleri ise görüldüğü gibi kanlı biçimlere bürünmeye başlanmıştır. Özetlediğimiz gibi dengeler çoktan değişti.
    İkinci dünya emperyalist savaşında yenilen Almanya ve Japonya’nın galip devletlerin yaptırımlarına boyun eğme dönemi çoktan geride kaldığına göre dünya pazarlarının aktif güçleri pozisyonundadırlar. Keza emperyalist birer güç olarak RUSYA ve ÇİN pazarlardaki yerlerini çoktan aldılar. Bu güçlerin ABD’nin isteklerini yerine getirmesini bırakalım karşıt etkinliklerini çok çeşitli unsurlarla arttırmış durumdadırlar. Elbette ABD güçlüdür ama Rusya, Çin, Almanya, İtalya, İngiltere, Fransa, Japonya’da güçsüz değildir. Kapitalist eşitsiz gelişme yasasının aynı zamanda emperyalist savaşın kaçınılmazlığını açıkladığı unutulmamalı. Emperyalist devletlerin açıktan bir diğerini tehdit etmesini yaratan nesnel koşulları, kapitalist niteliği kavramak bakımından bu oldukça önemlidir.
    Ham madde kaynaklarını, özellikle de sanayinin çarklarını çeviren enerji olan petrol-doğal gaz rezervlerini kontrol etmek meta sürüm alanlarını yeniden düzenlemek; yeniden paylaşım dürtüsü kapitalist tekeller arasında tüm şiddetiyle açığa çıkmıştır. Bunu anlamak için dünyanın içinde bulunduğu duruma biraz bakmak yeterlidir. Bütün katiller silahlarıyla pazarlara inmişlerdir.
    ABD ile Rusya arasında, ABD ile Çin arasındaki çelişki şu anda en belirgin olandır. Fakat bu diğer emperyalistlerin birbirleriyle dostluğunu da göstermez.
    Almanya ile, İngiltere, Fransa ile Almanya çelişki içindedir. Japonya ile Çin, Fransa ile İngiltere, Almanya arasında, Rusya ile Almanya, Fransa, İngiltere arasındaki çelişkiler devam etmektedir. İngiltere’nin BRXİT ile AB’den ayrılması aynı zamanda tek tek büyük güçlerin rekabette öne çıkma dönemine geçildiğini gösteren bir gelişmedir. Enerji ve diğer kaynaklara erişim, sermaye ve meta ihracı alanındaki rekabet ve çelişki 1945 sonrası en şiddetli evreye ulaşmıştır. Gün geçtikçe de bu alandaki rekabet keskinleşecek, çelişkiler derinleşmeye devam edecektir.
    Yeni hesaplamalar yapılmakta, güçler yeniden düzenlenmektedir. Ambargolar enerji kaynakları; gümrük uygulamalarında kısıtlamalar bir silah olarak kullanılmaktadır. Banka hesaplarına el koyma, kredileri kesme, spekülatif sermaye ile ekonomileri sarsma, çökertme dalgalanmalarını yaratma gibi ögeler son derece etkin biçimde öne çıkmış durumdadır. Yeni askeri ittifaklar bloklaşmalar şekillenmektedir. Silahlanma yarışında tam hızla ilerleyen bu ülkeler insanlığın geleceğini karartacak boyutta yıkıcı emperyalist savaşa hazırlanmaktadırlar.
    Büyük emperyalist savaşa hazırlık sürerken bu ülkeler daha küçük ülkelerde ve stratejik önemdeki bölgelerde nüfuz alanlarını kendi lehlerine dönüştürme savaşına – dolaylı yollardan – tutuşmuşlardır. Suriye, Yemen, Kırım, Ukrayna, Libya, Irak’taki savaşların niteliğine bakmak bunu anlamak için yeterlidir. Emperyalist sömürgeciler kısmi alanda askeri güçlerini sahada bulundursa da bu savaşlarda doğrudan ordularını kullanmadan birbirleriyle doğrudan savaşmadan sürdürdükleri bir savaş söz konusudur.
    Ortadoğu’da, Afrika’da, özelliklede Suriye, Irak’ta adına “iç savaş” denilen ama özünde ABD ile Rusya ekseninde dışa vuran, lakin bu ön görüntünün çok ötesinde içinde Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Çin gibi emperyalistlerin de içinde olduğu adı konulmamış bir emperyalist rekabet ve çatışmanın Suriye halkının “iç savaş”ına dönüştürülmüştür. “İslamcı terörizme karşı savaş” yada “IŞİD terörüne karşı mücadele” adı altında emperyalist büyük güçlerin sürdürdükleri savaş gizlenemez. Keza Yemen ve Libya’da devam eden savaşta da tek tek emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin şiddeti anlaşılmaktadır. Bölgesel boyutta yoğunlaşan savaşlar emperyalist bloklaşmaların yeni dönemde netleşme zeminini güçlendirmekte ve hızlandırmaktadır.
    Silahlanma Yarışı Sürmektedir.
    Ekonomik durgunluk sanayinin belli başlı alanlarında sürerken büyümekte olan en belirgin sektör savaş endüstridir. Çünkü sadece en büyük güçler olan ülkeler ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ile sınırlı değil aynı zamanda bağımlı yarı-sömürge ülkelerde silahlanmaktadır. ABD’nin yıllık savunma bütçesine ayırdığı pay 600 milyar dolar civarındadır. Bütün büyük güçlerin her yıl silahlanma ve savunmaya ayırdıkları bütçe payı büyümektedir. Suudi Arabistan ABD’den satın aldığı son teknoloji donanımlı silahlarla Yemen halkını bombalamaktadır. Türkiye ise Kürt halkını bombalıyor. Genel olarak ulusal toplam gelir oranıyla harcamalar karşılaştırıldığında eğitim, bilim, kültür, sanat, toplumsal sağlık, iş güvenliğine dair payda azalma olan Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelerde silahlanmaya ayırdıkları gider ölçeğinde sürekli artış olmaktadır. Peki ne adına?! Elbette savaşa hazırlanma, yeniden paylaşım uğruna savaşa hazırlanan emperyalist dünyada yerini alma adına.
    Verili koşullar altında burjuva küreselleşmeci şarlatanların ve onlara yedeklenen modern revizyonist akımların allayıp pullayarak kapitalizmin barışçıl gelişimini savunmalarının ne derece saçma olduğu anlaşılmaktadır. “Ulus devletlerin ölümü, ulusların barışçıl entegrasyonu, refahın yaygınlaşması” vs. vb. dinmeyen laf salatasının gerçekler karşısında buharlaştığı açıktır. Kapitalist dünya sisteminde ulusların barış içinde yaşaması mümkün değildir.
    Birleşmiş milletler, AB temsilcileri, ABD, Rusya, İngiltere ve diğer haydut devletlerin temsilcileri nükleer dahil silahlanmanın sınırlandırılmasına yönelik tek kelime etmez oldular. Daha önce silahlanmaya karşılıklı getirilen “kısıtlamalar” çöpe gitti. Barış havarisi kesilen emperyalist AB günümüzde ortak ordunun kurulması ihtiyacından söz etse de, İngiltere’nin ayrılması ile birliği koruma sorunlarının öne çıktığı bilinmektedir. Koşullar oluştuğunda burjuvazinin barış, silahsızlanma üzerine yuvarladığı bütün sözlerin yalan olduğu anlaşılır.
    ABD emperyalizmi NATO konseptiyle Rusya’yı çevreleme planına bağlı olarak 2017 başında Polonya ve Baltık cumhuriyetlerine binlerce asker ve askeri donanım yerleştirdi. Rusya bu kuşatma politikasına savunma hakkını kullanacağını açıklamaktadır. Rusya ile uzlaşacağı varsayılan ABD başkanı D. Trump Rusya başkanı Putin’e “katil” demekten geri durmaması çok yönlü politik stratejinin uygulamada olduğunu gösterir.
    Suriye ve Ukrayna’da sürdürdükleri savaşın sonlandırılmasına yönelik ABD Rusya görüşmeleri Ukrayna’daki “iç savaş” sorununda ise yine Rusya, Almanya, İngiltere, Fransa, ABD emperyalist devletlerarasında çeşitli dönemlerde masalar
    kurulmakta olsa da bir uzlaşmaya varılamıyor. Emperyalistlerin yaygın olarak etkin şekilde kullanmaya başladıkları taktiklerden birisi paylaşım sahasına dönüşen ülkelerde kendilerine bağlı çeşitli örgütleri oluşturmak, donatmak ve “iç savaş” yöntemiyle amacına ulaşmak şeklindedir. Ortadoğu, Afrika’da İslamcı cihatçı faşist örgütlerin kullanılması buna örnektir.
    Emperyalist güçlerin yıkıcı bir savaşı göze alamayacakları yönlü temelsiz düşüncelerin aksine tekelci kapitalizmin hazırladığı savaşın gelip çatacağı günlerin uzak olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü mevcut genel ekonomik bunalımdan, büyük güçlerin kendi aralarındaki çelişkilerin şiddetlenmesine neden olan pazarların yeniden paylaşılması dürtüsü ve ihtiyacına savaştan başka araç cevap veremez. Kapitalizmin tarihi bu olguyu fazlası ile kanıtlamıştır.
    Tarih tekerrür etmez, ama deneyimler yol göstericidir. Savaşa neden olan mülkiyet ilişkilerinde köklü bir değişiklik olmamışsa aynı maddi üretim koşullarına bağlı olarak var olan temel çelişmeler belli bir olgunlaşma derecesine varınca benzer sonuçlara neden olmaktadırlar. Aktörleri değişebilir ama kapitalist öze mülkiyetin sonuçları aynıdır.
    ABD Çin’i stratejik düşman olarak tanımlamaktadır. Asya pasifikte Çin’i sıkıştırma stratejisi devam etmektedir. Japonya’nın Çin üzerindeki emelleri 1930 ile 40’lı yıllarda donmuş değil, sömürgeci ruhu yeniden şaha kalkmış durumdadır. 1930’lu yılların köylü Çin’i devrimle ayağa kalktı ama devrime de ihanet ederek kapitalist dünyanın büyüyen sanayi malları ihracatçısına dönüşünce kapitalist dünya için bir dehşet unsuruna dönüşmüş oldu. Çin artık ucuz emek gücü ile dünya pazarlarına teknoloji sanayi ürünleri ihraç eden ve her geçen gün pazar payını büyüten rakiplerini rekabet edemez duruma getiren emperyalist bir güçtür. Bu nedenle de ABD ve Japonya’nın açık düşmanlığını üstüne çeken Çin ile şiddetlenen çelişkilerin Ortadoğu’da süren savaşlardan daha büyük tehlikeler taşıdığı gözden kaçırılmamalı. Emperyalist tekeller Çin pazarına açılıp, fabrikalarını kaydırsalar da çelişkilerin çözümüne çare olamamaktadır.
    Çin sadece Asya’da değil dünya pazarındaki etki gücünü arttırmaktadır. Rusya ve Çin’in enerji alanındaki anlaşmaları Asya doğal gazı petrol rezervleri ve akışını kontrol etme anlamına gelmektedir. Çin ile Rusya ABD ve NATO’nun etkin büyük güçlerine karşı kendilerini konumlandırırken bir blok haline gelmiş oldular. Çin sadece Rusya ile ortak askeri tatbikat yapmıyor, Pakistan’la da ortak askeri tatbikat yapmaktadır.
    ABD, Japonya karşısında Rusya ile Çin stratejik olarak Asya’da etkinliğini arttırmıştır. Çin, Rusya, Kazakistan, Tacikistan, Özbekistan’ın katılımıyla 2001’de kurulan Şanghay işbirliği örgütü (ŞİÖ) ne Hindistan, Pakistan, İran fiilen dahil olmuş durumdalar. Ekonomik, askeri, ticari çok yönlü bir birlik olan (ŞİÖ) nün ABD yayılmacılığı karşısında Asya’da etkinliğini arttıran bir blok olduğu tartışmasız.
    ABD’nin saldırganlığını zayıflayan ekonomik gücünde aramak gerekmektedir. ABD 1929’da bile dünya sanayi üretiminin %44.5’ini üretiyordu. 1950’lerde bu %50’yi geçmişti. Fakat dünya dengeleri değişti. 1945 sonrası süreçte belli başlı emperyalist ülkeler ABD’nin mutlak belirleyiciliği altından 1980’li yıllardan itibaren çıktılar. 1980’li yıllarda ABD ile Japonya ekonomisi arasındaki fark kapanmıştı. Günümüzde ise ABD’nin dünya ekonomisindeki payı %25’in altına inme seviyesine gerilemiştir. Geri kalan %25 pay ise Japonya bir o kadar payda Avrupa’nındır. Üstelikte dünya ekonomisinde Çin’in payı her geçen gün artmaya devam etmektedir.
    Bir ve ikinci emperyalist savaşlarda sahada olan haydut devletler 21. yüzyılın başında yeniden dünya pazarlarında şiddetli rekabete girmiş durumdadırlar. ABD gerçekten de ekonomik alanda büyük bir güçtü fakat bu ayrıcalıklı konumunu kaybedeli çok oldu. ABD’nin yeni başkanı D. Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” sloganı altında emekli katil generaller ve tekellerin eski tepe yöneticilerinden oluşturduğu savaş kabinesi ile yeni bir sanayi devrimi yapmayacaksa savaşarak ABD’yi “büyütmek” dışında seçeneklerinin olmadığını anlamak zor olmasa gerek. Tarih ayrıcalıklı avantajlarını kaybetmeye başlayan emperyalist devletlerin geri çekilmek yerine saldırganlaşarak ordularını ileri sürdüğünü fazlası ile bize göstermektedir. Mevcut gelişmeler emperyalist büyük güçlerin kendi aralarındaki çelişkilerin bir dünya savaşına yol açacak yoğunlukta şiddetlendiğini göstermektedir. D. Trump’lı ABD yeni politikasının daha saldırgan olacağını dışa vurdu. Yankısı Avrupa’da hemen hissedildi. Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, Hollanda, İngiltere, Danimarka, İsveç gibi ülkelerde ırkçı, milliyetçi partiler D. Trump’ın gelişini sevinçle karşıladılar. Milliyetçi faşist partilerin oy oranındaki artış aynı zamanda yükselen faşizmin bir ifadesidir. AB tepe siyasetçileri “ABD’nin Avrupa’nın iç işlerine karışmaması” uyarısında bulunsalar da burjuva dünya siyaseti yeni bir döneme girmiştir. Emperyalizmin yol açtığı kitlesel göçlerin dünya medyasına yansıyan trajik görüntüleri yürek parçalayadursun ABD’de göçmen Müslüman karşıtı, ekonomide korumacı, siyasette saldırgan, milliyetçi ve ırkçı politikayı benimseyen -şimdi eski -başkan
    D. Trump’ın iş başına gelmesiyle çoktan bozulan ayarların burjuva siyaset arenasındaki karşılığı görülmeye başlandı. Canavarın üstündeki maske düştü.
    Özetleyecek olursak:
    • Emperyalist haydut güçler ve bloklar arasındaki çelişkiler şiddetlenmiştir. “İdeolojiler öldü, sınıf savaşımı sonlandı” tezleriyle birlikte dünya kapitalist emperyalist sistemini “küreselleşmeci barışçıl entegrasyon, ulusların refah içinde kaynaşması ve ulus devletlerin, ulusal sınırların sonu” şeklinde yığınla burjuva teorik ilizyon çöktü. Aksine gelişmelerle belli gelişmiş ülkeleri merkez alan dünya tekelci mali-finansal sermaye gruplarının pazar hakimiyeti uğruna rekabeti ve mücadelesi şiddetlenmiştir. Emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkeler arasındaki eşitsizlik uçurumu azalmamış aksine devasa büyümüştür. Sermaye büyük güç merkezlerindeki tekellerde toplanmış, dünyanın geri kalan çoğunluğunu oluşturan ülkeler yoksullaşmıştır.
    • Sadece emperyalist devletlerde değil, Asya, Afrika, Ortadoğu, Doğu Avrupa, L. Amerika’da bağımlı, yarı-sömürgelerde de silahlanma çılgınca artmaya devam etmektedir. Ulusal bütçelerin silaha ve güvenlik harcamalarına ayrılan pay sürekli artmaktadır. Yeni bir emperyalist savaşın zemini döşenmekte, savaş hazırlıkları herkesin gözlemleyebileceği açıklıkta yapılmaktadır. Bütün insanlığın tehdit altında olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.
    • Kamplaşma ve tek tek ülkelerin çılgın rekabeti ve çelişkisi şiddetlenerek devam ettiği için kimin değişkenlik gösterecek koşullarda nerede bulunacağına dair şimdiden bir kesinlik içeren tanımlanmalar yapılamaz. Çeşitli ülkeler farklı bloklaşmalarda yan-yana gelebilirler. Bloklaşma süreci henüz tamamlanmış değildir. ABD ile Rusya arasındaki derin çelişki ve tehditler; Almanya, Fransa, İngiltere’yi bu meselede yanına almış ABD ile Rusya arasındaki çatışma olarak gözükse de İkinci Emperyalist Dünya Savaşından sonra ayağa kalkan Almanya ile ABD, ABD ile Japonya, İngiltere ile ABD, İngiltere, Almanya, Fransa’nın birbirleri ile olan çelişkileri; Japonya ile Çin, ABD ile Çin arasındaki çelişkiler, Çin-Rusya bloku ile AB’nin haydut güçleri Almanya, İngiltere, Fransa arasındaki rekabet ve artan çelişmelerin varlığı gizlenemez.
    Yine ikinci dünya savaşında yenilen, boynu bükülen Asya’nın devi Japonya kenara atılamayacak bir güç olarak dünya pazarlarında genişleme yarışında
    varlığını korumaktadır. Japonya ve diğer emperyalist devletlere karşı bağımsızlık savaşı veren komünist parti önderliğiyle ayağa kalkan dünün yarı-feodal köylü Çin’i sosyalist yolu terk ederek bugün emperyalist bir dünya gücü olarak yerini almıştır. Japonya’nın yeniden Çin’e saldırması yönünde ABD’nin teşvik edici potansiyele sahip olduğu akılda tutulmalı. Asya’da Japonya ile Çin rekabeti kızışmıştır.
    • Bugün 1939-45 yıllarındaki gibi emperyalist faşist güçlerin saldırabileceği bir sosyalist devletleri yoktur. Savaş 1. paylaşım savaşında olduğu gibi emperyalist güçler arasında yaşanacaktır. Çürüyen kapitalizmin sarsılan stabilizasyon, bir türlü aşamadıkları ekonomik kriz ile bağı içinde savaşın kaçınılmazlığına doğru gelişmeler hız kazanmıştır. Dünyada gelişen devrimci durum gerçekliğine uygun devrimci proletaryanın önder güçleri her bakımdan hazır olmak sorumluluğunu taşımak durumundadırlar.
    • Dünya pazarlarına iki yüz civarında emperyalist tekel hükmetmektedir. Krizin patlaması ile orta düzeyde kapitalistlerden önce yüz veya yüz elli yıllık geçmişi olan tekelleşmiş şirketlerin bir kısmının iflas etmesi, yeni tekelci birliklerin oluşması karakteristik dikkat çekici bir gelişmedir. Orta ve küçük işletmeler de çökmekte ve büyükler tarafından tutulmaktadırlar. ABD, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya, İngiltere, Hollanda başta olmak üzere ve bunlara bağımlı ekonomik birimlerde; Yunanistan, Türkiye, Portekiz, İspanya, G. Afrika, Brezilya, Venezuela, Meksika, Asya kaplanları denilen ülkelerde dahil, genişleyen yelpazede üretim kapasiteleri daralmaya devam etmektedir. İşsizlik ise küçümsenmeyecek oranda artmış; artmaktadır. Bağımlı ülkelerin iflas süreci – Yunanistan gibi – başlamıştır. Borçların taksitlendirilmesi mali-finansal tekellerin direktiflerinin borçlu ülkelerin ekonomik programı olacak şekilde dayatmaların artış göstereceği bir döneme girilmiştir. Ulusal onur ve gururun sermayenin ayakları altına alınması halk kitlelerinin emperyalizme olan öfkelerini büyütecektir.
    Burjuvazinin çok çeşitli kurumlarının ekonomik durum raporları dünya ekonomisinde büyüme değil, gerilemenin süreceğini açıklamaktadırlar. AB’nin 1,9 oranında yada ABD’nin 2,5 oranında büyüme beklentileri olsa da bu seviyede büyüme oranları krize çare olmayacağı gibi gerileme anlamına gelmektedir. Hindistan ve Çin’in büyümeye devam etmesi krizde aynı oranda etkilenmeyen ülkelerin olduğunu fakat ekonomik durgunluğun genişlemesini engelleyen bir faktör olmadığını açıklamıştık. Birleşmiş Milletler Ekonomik Durum Raporunda bile “genişlemekte olan ülkeler” denilen yarı-sömürge
    ekonomilerinde bozulmanın belirgin olduğu ve devam edeceği kabul edilmektedir.
    • Kapitalist ekonomide kriz rastlansal değildir. İki yüzden fazladır kapitalizm birbirini takip eden periyodik ve daha sonraları ise daha kısa aralılarla ve düzensiz krizler yaşamaktadır. Ne ABD Merkez Bankası (FED) ne Avrupa Merkez Bankası ve bu bankaların başına başarıları övülmekle bitmeyen yeni başkanlar atamakla çözüm bulunabiliniyor. Çünkü aşırı üretim kapitalizmin üstesinden gelemeyeceği çelişkisidir ve genel bunalımlar üretim anarşisinden bağımsız düşünülemez. Üretim tarihte hiç olmadık kadar dünya ölçeğinde birbirine bağımlı ve toplumsal karakterde iken ürünlerin paylaşımı ise hiç olmadık ölçüde kapitalist özel mülkiyet olarak bir avuç hırsızın kasasında toplanmıştır. Üretim araçları mülkiyetine, servete ve sermayeye sahip ahlaksız kapitalistler bir tarafa, emek gücünü satmaktan başka şeyi olmayan yoksul emekçiler diğer tarafa yığılmıştır. Günümüzdeki sınıfsal eşitsizlik birinci dünya savaşı öncesi dönemde bahsi çoktan edilen eşitsizlikleri aşmıştır.
    • Çok doğru olarak ifade edildiği gibi üretim yoğunlaşmakta, sermaye merkezileşmeye devam etmektedir. Fakat bu olgunun sonuçları ise dünyanın onda dokuzunu oluşturan milyonlarca emekçinin yaşam standartlarının sürekli aşağı çekilmesi şeklinde olmuştur. Bir yandan azami karlar elde etme yarışında yoğunlaşmış üretim geniş ölçekli meta sürümü ile pazarların emtialarla doldurulması sürerken diğer taraftan halkın yaşam seviyesi, diğer ifade ile alım gücü düşen emekçilerin artan oranı, sanayide aşırı üretim krizi olarak geri dönmektedir.
    Kapitalist nispi kar oranını arttırmak uğruna geliştirilen tekniğe yönelmekte, üretim yoğunluğunu büyütmekte, değişmeyen sermaye oranını sürekli artırmaktadırlar. Bütün kapitalistler kar sızdırmak için birbirleriyle yarışırken daha az işçi ile daha çok ve daha hızlı üretmek, işçiyi daha düşük ücretle daha çok çalıştırmak ilkesine uygun ilerledikleri için genel olarak işsizliğin oranını büyütmektedirler. İşçi sınıfının toplumsal üretimdeki patını küçültmektedirler. Toplumsal alım gücü aşağıya doğru inmektedir. Bu süreç öyle bir dolgunluğa varır ki pazara yığılan mallar ucuzlasalar bile satın alınamamaya başlanır ve aşırı üretim krizi patlayarak yeni yıkımları beraberinde getirir. Yaşanılmakta olan süreç bu realiteye denk düşmektedir.
    • Kapitalist sermaye halkın yaşamını kolaylaştırmak için değil, hırsız kodamanları beslemek için kullanılmaktadır. Her ülkede yüzbinlerce, birçoğunda milyonlarca sokakta yaşayan evsizler vardır ama satın alınamayacak kadar çok fazla konut yapılmaktadır. Satın alınamayacak kadar çok otomobil,
    elbise, gıda, makine, bilgisayar, telefon vd. metalar üretilmektedir. Asya, Afrika ve diğer kıtalarda milyonlar gıdasızlıktan, barınamamaktan, açlıktan ölmektedirler. Yeterli oranda modern sanayi üretim araçlarına sahip olmayan ülkeler sanayi gelişmediği için ilkel ve geri şartlara mahkum olmaya devam etmektedirler. Bu sömürücü sistem kapitalizmin ilk gelişme döneminde bir ülkenin içinde ortaya çıkardığı bütün kötülükleri dünyaya yaymış genelleştirmiştir. Tek çözüm vardır: üretim araçlarını toplumsallaştırarak kapitalizmi yok etmek.
    Günümüzde emperyalist kapitalizmin en belirgin çürüyen ve önemsenmesi gereken gelişmesi spekülatif sermaye hacminin maddi üretimden kopma boyutundaki uzaklaşmasıdır.
    Spekülatif sermayenin (hisse senedi, tahvil, bono, poliçe, kambiyo farkı vd.) sanayi sermayesinden çok daha fazla kazanç sağlaması spekülatif sermaye alanına sermayenin aşırı birikimini de hızlandırmıştır.
    Spekülatif sermayenin kumarhanesi olan borsa da hisse senetlerinin ultra getirisi bankaların rant kazancını sürekli katlayarak büyütmektedir. Fakat saadet zinciri kopacaktır. 1929 ekonomik buhranı patlamadan önce New York borsasında hisse senetlerinin standart getirisi yüzde 225’ti. General Elektrik’in hisse senetlerinin getirisi ise yüzde 396’ya ulaşmıştı. Bunalımlar öncesi spekülatif sermaye aşırı büyür. Hisselerin aşırı değerlenmesi ekonominin çöküşe giden yolunu döşemektedir. Mevcut durumda birkez daha hisse senetlerinin yüksek getirisi söz konusudur. 1980’lerde 200 milyar doları aşmayan dünya –spekülatif – finansal piyasa işlemleri 2000’e varmadan 1,5 ile 2 trilyon dolar arasında işlem hacmine varmıştır. 2016’da ise finansal borsa kumar işlemleri hacmi 4 trilyon doları aşmış olması gerekir. Sanayi ve ticaret sermaye ihracını giderme ile ilgisi olmayan, üretim sermayesine ve dolaysız olarak kendi özüne yabancılaşan sermaye anlamını spekülatif sermayede kazanır. Hisse senetleri, tahvil vb. kağıtların getirisi yüzde üç yüz, yada beş yüz gibi seviyelerde değerlenince sermaye sanki hep böyle gidecekmiş gibi spekülatif alana hücum etmektedir. Burjuvazi türev sermayeye bire elli işlem yaptırmaktadır. Ne demektir bu, 50 milyonluk hisse senedine 1/10 işlem yaptırırsanız 500 milyon işlem hacmi ortaya çıkar. Dolaysıyla aşırı değerlenen türev sermaye işlemlerinin gerçek üretim ve ticaret alanından akıl dışı seviyede uzaklaşmasıyla çürümesini de dışa vurur. Para satarak ultra kazanç sağlayan bir katman oluşur.
    Spekülatif sermaye dünya genelinde borsalar cennetinde azami rant açlığıyla ülkelere bir dakikadan az bir süre içinde giriş-çıkış yapmakta, büyük işlem hacmi hızıyla finansal dalgalanmalar yaratabilmekte ve büyük kazançlar elde etmektedir. Bilgisayar teknolojisinin gelişmesi dünya piyasalarında sermayenin özellikle de spekülatif sermayenin dolaşım hızını sanayileri içinde vuruşlarla gerçekleştirebilen klavye tuşlarına dokunma hızına indirgedi. Emperyalist kapitalizmde sermayenin spekülatif dolaşımındaki hızlanmanın son sınırına varması daha önce olmayan yeni bir gelişmedir.
    Emperyalist Devletler İle Yarı-Sömürge Uluslar Ve Halklar Arasındaki Çelişkilerin Keskinleşmesi
    Emperyalist devletler ile yarı-sömürge uluslar ve halklar arasındaki çelişme dünyada var olan başlıca çelişmeler arasında yerini korumaktadır. Emperyalizmin varlığı devam ettikçe de söz konusu çelişki hafiflemek yerine şiddetlenmeye devam edecektir.
    ABD öncülüğünde bir dizi emperyalist büyük güçlerle Irak 2003’te işgal edildiğinde “klasik sömürgeciliğe gerimi dönüldü” sorusu sorulmuştu. Tamda burjuva teorisyenler propagandanın zirvesine ulaşmışken ve hızlı dolaşan sermaye ve kapitalist büyüme ve genişlemenin devasa boyutları yarattığı “olumlu sonuçlar” göklere çıkarılırken; üstelik “ulusların barışçıl bütünleşmesi, refahın genişlemesi ve ülkelerin hep birlikte zenginleşeceği” söylenen bu zamanda olacak iş miydi!?. Ama oldu. Emperyalist burjuvazinin yeni konumlanmasını dışa vuran Irak işgali Yugoslavya ve Afganistan’dan sonra daha üst bir aşama olarak kapitalist dünyada çelişkilerinde daha keskinleştiğinin bir adımı olduğu anlaşıldı.
    Özellikle 1950’li yıllardan itibaren emperyalist burjuvazi yarı-sömürge ülkeleri askeri darbelerle yönetti. Askeri yada yarı askeri faşist diktatörlükleri yapılandırdı. Koşullar değiştiğinde sadık uşakları olan diktatörleri harcamaktan da hiç çekinmedi. Ortadoğu, Afrika’da son 30, 40 yıldır feodal emirlikler, krallıklarla, darbeci generallerle örülü siyasi yapıda kullanma süreleri toplumsal değişimlerle dolan diktatörleri bir kenara bıraktı. Emperyalist büyük güçlerin ihtiyaç duydukları yeni düzenlemelere ayak direyen, karşı koymaya yeltenenler eskide olduğu gibi tolere etme, zamana yayarak sorunun üstesinden gelme vb. politika yerine işgal etme, yada bombalama araçlarının devreye sokulduğu sürece girildi. Bir yandan da dinci, gerici unsurların silahlandırılması ve ülkelerin
    içinde yıkıma neden olacak bir “iç savaşı” süreklileştirme stratejisi işlevleştirildi. Bu durum normal koşulların çok ötesinde yarı-sömürge ülkelerin üzerinde olağanüstü bir baskı anlamına gelmektedir.
    Görüntüde bağımsız ama gerçekte ise göbekten bağımlı olan ülkeler üzerinde klasik sömürgecilik dönemini aratmayan, hatta birçok yönden yıkıcı sonuçları itibarıyla aşan daha onur kırıcı ve kanlı biçimlere bürünmüş bir dönemden geçilmektedir. Ülkelerin yeniden pazar ihtiyaçlarına uygun kalıba dökülmesi ve uygun hale sokulması siyaseti özünde emperyalist tekellerin tek tek ülkelerdeki savaşından başka bir şey değildir.
    Dünya pazarları üzerindeki denetim, özelliklede yarı-sömürgeler boş bırakılamaz. Çünkü emperyalizmin meta ve sermaye sürüm alanlarıdır. Gaz ve petrol gibi enerji kaynakları, hammadde rezervleri, maliyeti düşük üretim alanları, vergi imtiyazı elde ettikleri, doğayı istedikleri gibi talan ettikleri alanlar, dahası çok ucuz iş gücünün sermayenin emrinde garanti edildiği pazarlardır. Pazarların yeniden paylaşılması dürtüsü, yada kaybedilme tehlikesini engelleme amacı sadece emperyalist devletleri karşı karşıya getirmekle kalmaz, bugün tanık olduğumuz gibi bağımlı ülkelerin hükümetleri, devletleriyle de karşı karşıya getirir. Bağımlı ülkelerin çoğunluğu köylü toplumu olmaktan çıkarak önemli değişimler geçirmişlerdir. Burjuvazinin bu bağımlı ülkelerde halk kitlelerinin emperyalist sömürgeci ayrıcalıklara duydukları öfkeyi ve eşitlik düşüncelerini, gücünü arkasına alarak, yıkıcı emperyalist isteklere kimi ekonomik veyahut da siyasi kararlarda direnç oluşturması olgusu geçmiş döneme göre çok daha olanaklı ve güçlü hale gelmiştir. Bağımlı ülkelerde ortaya çıkan bu direnç emperyalistler için bir işgal gerekçesidir. Bağımlı zayıf ülkelerdeki burjuvazi işçi sınıfının çıkarlarını koruduğu için değil, vahşi tekelci sermayenin yeni ihtiyaçları bu ülkelerdeki güçsüz burjuvazinin az buçuk olan etkinliğini kıracağını veyahut da pazardaki var olan payına da el koyacağını gösterdiğinden direnç oluşturmaktadır. Kapitalizmin belli oranda gelişmesi güçsüz ülkelerdeki burjuvazi ile emperyalist burjuvazi arasındaki çelişmeyi şiddetlendirmiştir.
    Emperyalist sömürgeciler işgal ve bombalamaları kendilerine göre yalanlarla formüle edip dünya halklarını kandırmaktadırlar. Kimi zaman “teröre destek veren ülke” kimi zaman “nükleer silah bulundurma yada imal etme” vb. vs. bahaneler üreterek ezilen güçsüz uluslar işgal edilmekte, bombalanmakta, ambargolar uygulanmaktadır. Hatta “terörist ülkeler” adı altında liste oluşturulmuş, her an işgal ve saldırı için siyasal zemin olgunlaştırılmıştır. Haydut ABD başta olmak üzere her türden silah, nükleer silahlar üretmekte özgür
    emperyalist ülkeler bağımlı, ezilen yarı-sömürgelikten kurtulamayan ülkelere ise bu silahları üretmeyi yasaklamışlardır. Fakat Ortadoğu ve Afrika’da çöken devlet düzenlerine ve sürdürülmekte olan savaşlara bakıldığında emperyalist işgaller ve saldırganlık kapitalist dünyanın çelişkilerini hafifletmekten ziyade ağırlaştırmış olduğu görülmektedir. İşleri hiç yolunda gitmemektedir.
    Modern dünyada biçimde bütün uluslar bağımsız, özgür ve tam hak eşitliğine sahip gözükmektedir. Ama bunun kağıt üstünde var olan bir özgürlük ve eşitlik olduğu açıktır. Emperyalizmin hüküm sürdüğü dünyada ulusların eşitliğinden söz edilemez. Ulusal eşitlik sorunu kapitalizmi yok etme sorunu ile doğrudan bağlantılıdır.
    ABD, Avrupa emperyalist güçleri, Japonya, Rusya, Çin ile bağımsız eşit ülke denilen Afganistan, Yugoslavya,
    Irak, Libya, Sudan, Yemen nasıl bir eşitlik içinde olabilir?! ABD, NATO’yu vurucu güç olarak kullanan emperyalist haydutlar Afganistan’ı, Yugoslavya’yı, Irak, Libya’yı yıkıma uğrattılar. Dijital teknolojinin sunduğu olanaklarla ABD’deki hava üstünde idare ettiği predetörlarla gerçekleştirdiği saldırılarla sadece Afganistan’da katlettiği kadın ve çocuklarında içinde olduğu insan sayısı binlercedir.
    Ukrayna,, Suriye, Yemen, Irak’ta da savaş sürmektedir. İran işgal ve bombalanma tehdidi altındadır. Amerikan prodetörleri serseri mayın gibi Yemen’den Pakistan’a, Somali’den Irak’a her yerde uçmakta “terör avı operasyonları” adı altında sivilleri imha etmekten hiç çekinmemektedirler.
    Ukrayna’da Rusya’nın, Avrupalı büyük güçlerin, ABD’nin finanse ettikleri ve silahlandırdığı kuvvetler birbirleriyle yıllardır çatışmaktadır. Suriye’de 2011’den itibaren süren savaşın ne zaman sonuçlanacağı da kestirilemiyor. Suriye’nin resmi devleti ile alana yerleşen Rusya Esad rejimini korumaya alırken ABD, İngiltere başta olmak üzere NATO güçleri Suriye’de halk düşmanı İslamcı fanatik örgütleri silahlandırıp finanse ederek soykırımcı bir savaş türünün yeniden canlanmasından doğrudan sorumludurlar. Keza Suriye ile birlikte Irak’ta ABD, İngiltere, Almanya, Rusya, Çin ve yanı sıra bölge güçleri olan Türkiye, İran’ın savaş ve rekabet alanına dönüşmüştür. Ortadoğu çatışma halinde olan güçlerce yeniden yapılandırılmak istenmektedir.
    ABD-Rusya çatışması olarak öne çıkan ama özünde bütün emperyalist büyük güçlerin içinde olduğu Ortadoğu, Afrika’da kızışan rekabetin bir sonucu da Ortadoğu’da görece güçlü olan Türkiye ve İran’ın güç kaybederek zayıflama sürecine girmiş olmasıdır. Halan bu devletler etkinliğini koruma peşinde
    koşsalar da zayıflama ve Suriye, Irak benzeri çöküşten kurtulamayacaklardır. Emperyalist sömürgeciler yüzyıl önce şekillendirdikleri Ortadoğu’nun ekonomik, siyasi ve fiziki yapısı üzerinde yine kendileri savaşmaktadır. Bu çelişmelerin en büyük etkisi bağrında şiddetli çelişkiler taşıyan faşist diktatörlüklere olacaktır. Çünkü dün korunanlar bugün yeniden paylaşım hedefi durumundadırlar.
    Emperyalistler kendi ordularıyla bir ülkeyi işgal edip soykırım yapmanın dünya halklarının ilerleyen bilinç dünyasına olumlu etki bırakmayacağını bilmektedirler. İşgale ihtiyaç bırakmayan yöntemleri denedikten sonra işgalden de kaçamazlar. Sermayenin kar için yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Ortadoğu, Afrika’da silah ve parasal kaynak sağladıkları İslamcı gerici örgütlerin mobilize vurucu güçler olarak kullanılması örneği kapitalist sermayenin vahşiliğini göstermeye yeter. ABD’nin Afganistan’da “yeşil kuşak” projesi ile temelini attığı İslamcı çeteci yapılanmaların yeni bir aşama ile güçlendiğini ve farklı duruma evrildiği görülmeli. Örneğin IŞİD’e seksen ülkeden savaşçı katıldığı açıklanmaktadır. Bu oldukça önemli yeni bir durumdur. Ama aynı IŞİD, ABD’nin önderliğinde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Ürdün gibi ülkelerden akıtılan silah ve mali kaynaklarla palazlandırıldı. Silah akıtılan paravan İslamcı örgütlerin çoğu IŞİD’e biat ederek, yada ona katılarak ABD silahlarının doğrudan IŞİD’e verildiği de maskelenmiş oldu. Suriye içlerine İslamcı örgütlere akıtılan silahlar Suudi Arabistan’dan aktarılan silahları havalimanlarından tırlarla Türk devleti taşıdı. Demek ki “IŞİD’e karşı savaş” bir yalandan ibarettir. IŞİD gibi vahşi terörizm ABD merkezli bölgesel düzenlemelerin yeni unsuru olarak devreye konulmuş mobil vurucu güçtür. Keza sadece bölgesel sınırlılıktan öte dünya siyasetinin “terörizme karşı savaş” adı altında yeniden şekillendirilmesi öğesi haline getirilen IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi örgütlerin emperyalizmden bağımsız düşünülmesi olanaksızdır.
    Tekelci sermayenin güvenliğini alan büyük güçler IŞİD vd. İslamcı cihatçı örgütleri silahlandırarak birbirlerine bağlı çelişkileri yönetmeyi hesaplamaktadırlar. Kendi ülkelerinde biriken radikal İslamcıların Ortadoğu’daki savaşa çekilerek eritilmesinin yanında en önemlisi de Ortadoğu’da gelişen devrimci durumda devrimci kitlelerin kurtuluş ve özgürlük mücadelesi yıkıcı “iç savaş”larla engellenmektedir. Yönetemez duruma gelen hakim sınıfların diktatörlüğüne karşı öfke ve isyan ruhuyla dolan kitlelerin ortasına indirilen cihatçılar ve IŞİD bombası ve sonrasında kızışan Rusya ABD rekabeti kitlelerin demokrasi ve özgürlük talebini baskıladı. Yıkıcı bir savaşla milyonlarca insan kitlesel göçlere sürüklendi. Öte yandan IŞİD ve diğer İslamcı, cihatçı örgütlerin halka karşı yıkıcı, vahşet dolu savaşı yeni paylaşım alanlarını da işaret etmekle
    beraber bölge devletlerini yeniden hizaya çekmenin bir unsuru olarak da halen işlev görmektedir.
    Ortadoğu ve Afrika’da IŞİD, Boko Haram, El Şebab, El Nusra, El Kaide vd. örgütlerin hem beslenmesi hem de “terörizme karşı savaş” adı altında muazzam önemde silah kullanımını ortaya çıkaran geniş bir savaşlar ağının ortaya çıkarılması, silahlanma yarışını arttırmakla kalmamış, özellikle ABD başta olmak üzere emperyalist savaş tekellerinin stoklarında biriken silahların eritilmesine de alan açılmıştır. ABD merkezli güçler Esad’ı devirmeyi başaramadı, ama savaş esas olarak 1914-18 Birinci Emperyalist Dünya Savaşıyla şekillenen Ortadoğu’daki sınırları anlamsızlaştırdı. Bu gelişmeler şimdiden ciddi siyasi sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
    Emperyalist tek tek ülkelerin ve blokların güçsüz ve bağımlı ülkeler üzerinde artan baskıları, bu kukla komprador devletlerin kendi aralarında da derin çelişkiler yaratmaktadır. Türkiye’nin Suriye, Irak, Ermenistan, Mısır, bir dönem İsrail (sonra tükürdüğünü yalasalar da) ile derinleşen çelişkileri bu zeminde ele almak gereklidir. Ayrıca bağımlı ülkelerin burjuvazileri de büyük güçlerin sertleşen rekabetleri ve çelişmelerinden yararlanma fırsatlarını amaçlarına ulaşmak için kullanmaktadırlar. ABD-NATO’nun Ortadoğu’daki yeni planlamalarını Batı ve Güney Kürdistan’ı etki altına alma ve genişleme hesabıyla ele alan Türk devletinin durumu buna örnek gösterilebilir. ABD’den tokadı yiyince Rusya-Şenghay Beşlisi’ne yanaşmak, Rusya’dan umduğunu bulamayınca tekrardan ABD’nin kucağına atlamak için cilve yapan Türk devletinin çizdiği siyasi tablo efendiler arasında ne yapacağını şaşıran işbirlikçiliğin vardığı sonuçtur. 1949’dan sonra ABD’nin kanatları altına alınan Türk devletinin nasıl olup da Rusya-Çin eksenine kayma girişimine yeltendiğini anlayamayanlar oldukça fazladır. ABD-NATO’nun Türk devletini yeniden reorganize etme operasyonu olan 15 Temmuz darbe girişiminin “başarısızlığından” sonra Türkiye’nin Rusya’ya yanaşması izah etmeye çalıştığımız emperyalist devletler ile yarı-sömürge ülkeler arasındaki çelişkinin şiddetlenmesi ve 1945 sonrası oluşan dünya iktisadi siyasi dengelerin köklü bozulmasının bir örneğidir. Lakin tekil değil Ortadoğu, Afrika’da olanların bir parçasıdır.
    Kapitalizmin bir dünya sistemi olması, birbirine bağlı dünya çapında örgütlü olması niteliğinden olguları çelişkisiz ele alanlar yanlış sonuçlar çıkarmaktadırlar. “Küresel kapitalizm” yada “emperyalist küreselleşme” gibi burjuva anlayışlarla Leninist emperyalizm teorisini geride bırakan reformist akımlar sermayenin dolaşım hızındaki artışa ve engelleri aşma karakterine dayanarak emperyalizmin yarı-sömürge ülkelerde iç olguya dönüştüğünü, bu
    nedenle de emperyalizm ile yarı-sömürge uluslar arasındaki çelişkinin ortadan kalktığını savunabilmektedirler. Bu gibi fikir safsatadan ibaret olup emperyalizmin işgalci niteliğini gizlemeye hizmet etmektedir.
    Sermayenin merkezileşmesinde ve üretimin yoğunlaşmasındaki büyük ilerleme dünya ölçeğinde kapitalizmin genişlemesi ve büyümesi sermaye dolaşımındaki hız ve artış, üretimin birbirine olan bağlı halkalarındaki artış, mali sermaye, üretim, makine vd. alanlarda bağımlılık ilişkilerindeki derinleşme, kapitalizmin örgütlülüğü bizlere asla çelişkisiz yada daha güçlü ifadeyle bütünleşik ve çelişkisiz kapitalist bir dünya ekonomisi görüntüsü vermez. Aksine kapitalizmin gelişmesi ve genişlemesi gelişmiş büyük güçler ile bağımlı yarı-sömürge ülkeler arasındaki çelişkinin şiddetlendiğini gösteren haddinden fazla sonuç, veri ve gelişmeler mevcuttur. Sermayenin merkezileştiği ülkeler bir avuçtur. Dünya üretim ve tüketiminin yüzde 80’inin ABD, Japonya, Avrupa arasında gerçekleşmesi dünya ekonomisine hükmeden 200 civarında tekelin emperyalist ülkelerde toplaşması somut gelişmelerle görüldüğü gibi tekelci devletler ile yarı-sömürge ülkeler ve halkları arasındaki çelişkinin kalkmasını bırakalım çok şiddetlendirir, şiddetlendirmiştir.
    Bizim tezimiz burjuva küreselleşmeci lafazanların tam tersinedir. Onlar kapitalizmin genişlemesini güçsüz uluslar ile büyük güç emperyalist ülkeler arasında barışçıl entegrasyonu ve ortak zenginleşmeyi pazarladılar. Bizler ise emperyalizmin bu görüntü altında yarı-sömürge ülkelerdeki sömürü ve yağmayı derinleştirerek işçi sınıfını iliğine kadar sömürdüğünü, tarımı çökerttiğini, bu ülkelerin borçlarını muazzam derecede büyüterek kaçınılmaz olarak emperyalist ülkeler ile yarı sömürge ülkeler arasındaki çelişmeleri de şiddetlendireceğini savunduk. Gelişmeler Marksizm bilimsel tespitlerini yeniden ve yeniden doğrulamaktadır.
    Emperyalist mali sermaye göbekten kendisine bağımlılık anlamına gelen yarı-sömürgelerde ulusal toplumsal yarar adına yapılmak istenen ekonomik girişimleri şiddetle karşılamaktadır. Bu bazen petrolün millileştirilmesi, bazen her hangi bir sanayi dalını geliştirmeye yönelik yatırımlar olabilir bu eğilim güçlü bir çatışma zemini olmaktadır. Musaddık İran’da petrolü devlet mülkiyetine alınca ABD, İngiltere ortak askeri darbesi ile devrilmişti. Chavez’de petrol işletmeciliğini devletleştirince ölene kadar ABD’nin onu devirme planlarına karşı mücadele etmek zorunda kaldı.
    Keza sermayenin merkezileşmesinin bir halkası da aynı zamanda sermaye ve meta ihracının sürüm pazarları olan yarı-sömürge ülkelerin sürekli yoksullaştırılması ve borçlandırılarak soyulmasına bağlıdır. Örneğin Türkiye
    2017’ye 450 milyar dolara doğru tırmanan dış borçla girdi. Toplam ulusal gelirin yarısını aşan bu dış borçlanmanın %10 ile 15 arasında faizle gerçekleştiği dikkate alındığında nasıl bir soygun olduğu anlaşılacaktır. Türkiye’deki dış borç realitesi tekil değil, istisnasız genel bir emperyalist iktisadi yağmacılık durumuna sadece bir örnektir. Emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge uluslar ve halklar arasındaki çelişkinin şiddetlenmesindeki hızlanma, genel bunalımın bir sonucu olarak dünya pazarlarının yeniden paylaşılmasına duyulan ihtiyaçtan ileri gelmektedir. Yirminci yüzyıl boyunca emperyalizm ile sömürge, yarı-sömürge ülkeler arasındaki çelişki sürdü. 21. yüzyılda sömürgeler olmasa da, klasik sömürgecilik dönemini hiçte aratmayan düzeyde emperyalizm ile ezilen mazlum uluslararasındaki çelişmeler yeni bir şiddetlenme dönemine girmiştir. Afganistan, Yugoslavya, Bosna Hersek, Yemen, Sudan, Irak, Libya, Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin, Kürdistan, Somali, Gine, Mali vd. ülkelere bakmak yeterlidir.
    Baskı altında olan ülkelerin işgal edilmesi, bombalanması, dinci, gerici, faşist yapılanmalar oluşturulması ve silahlandırılması yolu ile “iç savaş” biçiminde içten çökertme metotlarıyla hedeflenen ülkelerin yeniden düzenlenmesi amacına uygun gelişmeler ve emperyalist savaş tehlikesi günümüzün ve geleceğimizi de kapsayan temel sorunlardır.
    İşgal ve saldırganlık ezilen mazlum ulusların halk kitleleri arasında emperyalizme beslenen öfke ve nefreti muazzam boyutta geliştirmektedir. Ulusal tam bağımsızlık ve gerçek anlamda ulusal özgürlüğün yolu komünist parti önderliğinde kitlelerin sosyalist devrime seferber edilmesi, hakim sınıfların diktatörlüğünün yıkılması, emperyalist hakimiyete son vermekle olanaklıdır. Tekelci kapitalizm ulusal bağımsızlığı yozlaştırdı sadece kağıt üzerindeki bir ulusal özgürlük ve bağımsızlık biçimine dönüştürdü. Ulusal bağımsızlık ezilen uluslar için kapitalizme karşı savaşmaktır. Yarı-feodal, yarı-sömürge bir ülkede ise bu savaş feodalizme ve emperyalizme karşı verilecek savaş ile nitelik kazanır. Bunun dışında her türden burjuva hükümet ve kapitalist düzen emperyalizmin pazar sahası, kukla devleti anlamına gelir.
    Dünyanın %20’sini bile oluşturmayan emperyalistler toplam kaynakların yüzde 80’ini tüketmektedir. Dünya bankası verilerine en zengin yüzde 20’lik dilimdeki emperyalist ülkelerin dünya ihracat pazarının %82’sini tüm yabancı yatırımların %68’ini ve dünya ulusal gelirlerinin %86’sını elinde bulundurmaktadırlar. Rakamlar dünyanın geri kalan kısmına pekte bir şey kalmadığını söylemektedir. En alt dilimi oluşturan %20’lik kısımdaki ülkelerin dünya hasılasındaki payları hiçbir zaman %1,5’i geçmemiş olduğunu yine Dünya bankasının çeşitli araştırmaları söylemektedir.
    Diğer biçimde söylersek; dünya nüfusunun %80’i sadece yüzde 14 civarında paya sahipken yüzde 20’sini oluşturan nüfus dünya gelirinin %86’sına el koymaktadır. Bu derece iktisadi eşitsizliğin olduğu kapitalist dünya sisteminin çökmesi kaçınılmazdır. Kapitalizm sadece burjuvazi ile proletarya şeklindeki bölünme ve eşitsizliği toplumsal temel çelişki haline getirmiş olmakla kalmıyor, eşitsizliği her alana yayıyor, engelleyemeyeceği nitelikte uluslararasında da eşitsizlik yaratmaktadır. Çünkü kapitalizm zenginlerin bir kısmını sayıları azaltacak şekilde akıl almaz zenginliğe itiyor ve sermaye merkezileşirken yoksulluğun hacmini genişletip ölçeğini büyüten bir sistemdir.
    Sermaye bolluğunun ortaya çıktığı ve üretim dışı spekülatif kumar alanlarına kaydığı, zevk ve şatafatın zengin, sanayileşme temeli gelişkin ve sağlam ülkelerde göz doldurduğu çağda dünya genelinde günde 2 doların altında gelirle yaşamak zorunda kalan 3 milyar emekçi bulunmaktadır. Genelden özele indiğimizde Türkiye-K. Kürdistan nüfusunun yüzde 20’sinden fazlası emekçi günde 2 doların altında bir gelirle yaşadığı hakikatiyle karşılaşmaktayız. Ulusal baskının ekonomik sonucu olarak en yoksul kesimin içinde ise Kürt emekçilerin oranı en fazladır.
    Dünyada ülkeler arasındaki gelir uçurumu adaletsizce açılmaya devam etmektedir. Suriye, Irak, Afganistan vb. ülkeler adeta yok edilmektedir. Sadece milyarlarca emekçinin yaşam seviyeleri düşmekle, yoksulluğa itilmekle sınırlı değil, sermayenin üretim araçlarının az sayıdaki kapitalistin mülkiyetinde toplaşması ile üretim toplumsal karakteri arasındaki çelişki son sınırına varma yolunda hızla ilerlemekte olduğu unutulmamalıdır. Bu somut durum emperyalist ülkeler ile bağımlı uluslararasındaki eşitsizliği de derinleştirmektedir.
    Her yeni kriz; -hele ki genel karakterdeyse çok daha boyutlu biçimde- büyük kapitalistlerin bir kısmını daha da büyütüp, sermayeyi daha da merkezileştirirken emekçileri daha da yoksullaştırır. Bunlarla birlikte emperyalist zengin ülkeler ile yarı-sömürge ülkeler arasındaki gelir farkını da açar ve borçlandırma ölçeğini büyütür. Yaşam standartlarına yeni sınırlar çekilen ve çekilemez koşullara iten yarı-sömürge ülke halklarının mücadele direnci işbirlikçi hükümetleri bile sermayenin vahşi isteklerini yerine getirememe durumuna sokabilir.
    Kapitalizm dünya genelinde büyüdü ve genişledi. Fakat kapitalizmin gelişmesi ileriye doğru hareketi yarı-sömürge ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki üretim düzeyi, sermaye birikimi ve gelişmişlik farkını kapatmadı, aksine daha da derinleştirdi. Bu anlamıyla tekelci kapitalistlerin azami kar uğruna bağımlı
    ülkeleri yağmalamalarının sonucu yoksul dünyanın zengin dünya ile olan çelişkisini de keskinleştirdi.
    Dünya kapitalist üretimi kimlerin elindedir? Zenginlik hangi ülkelerde birikmektedir soruları oldukça önemlidir! Bu olgular dikkatlice düşünülmeden kapitalizmin genişlemesine bakılarak emperyalizm ile yarı-sömürge ülkeler arasındaki çelişkiyi yok saymak ve kalktığını ileri sürmek, üstelikte bunu “emperyalizmin iç olgu olması” tezi ile süslemek emperyalizmin teorisinin Kautskyci yorumundan başka bir şey değildir.
    Ülkelerin dünya üretim hasılasında aldıkları payların oranındaki eşitsizliğe bakıldığında burjuva küreselleşmeci teorisyenlerin sundukları gibi üretimin belli ölçülerde ucuz emek gücü pazarları olan bağımlı ülkelere kaydırılması nedeni ile bu ülkelerin zenginlikten daha fazla yararlanacakları yönlü düşüncelerin birer aldatmacadan ibaret olduğu görülmektedir. Önceki sayfalarda aktardığımız gibi dünya nüfusunun yüzde 20 civarını oluşturan emperyalist merkezler dünya hasılasının yüzde 80’inden fazlasına el koymaya devam etmektedir. ABD, Japonya, Almanya’nın dünya hasılasındaki payları yüzde 50’nin üstündedir. Peki böyle bir dünyada uluslar nasıl eşit olabilir? İnsanların eşit olmadığı kapitalist sınıflı toplumsal düzende ulusların eşitliğinden de söz edilemez.
  3. yüzyılın başında olduğu gibi dünya zenginliğini emen emperyalist ülkeler biraz sıralamalarda yerleri değişse de günümüzde de aynıdır. Fakat unutulmaması gereken yönler vardır: 20. yüzyılın başında Afrika, Ortadoğu, Asya, Doğu Avrupa’nın bir kısmı da dahil, uluslar henüz bağımsızlığını kazanmamıştı. Sömürge rejimleri, çarlıklar, imparatorluklar hüküm sürmekteydi. Sovyet devrimi ulusların ileriye doğru hareketini hızlandırdı. Günümüzde ise emperyalizm bağımsız ulus devlet olan ve çoğunluğu köylü toplumu olmaktan çıkmış ülkeleri denetim altında tutma savaşı vermektedir. Emperyalist güçler zorlanmaktadır. “Küreselleşme” denilen süreçte refah genişlemedi, aksine yarı-sömürge ülkeleri daha da yoksullaştırmış, borçlarını arttırmıştır. Kimi ülkelerde “dış borçları ödeyemeyeceğiz” kampanyası yapan reformist burjuva partilerin seçim kazanmasının maddi temeli borç köleliğinin toplumun geniş kesimlerinin yaşam düzeyini aşağıya çekmesine karşılık bulmasına dayanmasıdır.
    Emperyalizmin siyasi ekonomik ilhakı altında olan bağımlı ülkelerde vahşi sermayenin borç köleliğinden, hakimiyetinden kurtulma isteği güçlenmeye devam etmektedir.
    Ayrıca emperyalist ülkeler aynı seviyede değerlendirilemeyeceği gibi yarı-sömürge ülkelerde aynı değerlendirilemez. Çünkü yarı-sömürge ülkeler arasında da ciddi ekonomik farklar mevcuttur. Ülkeleri üç tip altında sınıflandırabilmek mümkündür. ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya vd. benzer ülkeler birinci tipte kapitalist üretici güçlerin gelişkinlik seviyesinin cisimleştiği emperyalist ülkelerdir.
    Kapitalizm öncesi ülkeler kategorisinde görülen sömürge ülke tipi 20. yüzyıl ikinci yarısında varlığını tamamladı ve son buldu. Henüz ulusal bağımsızlığını kazanmayan uluslar – Kürtler, Filistinliler, Hindistan’da çeşitli uluslar, Tamiller vb. gibi – olsa da sömürgeleştirilen uluslar bağımsızlığını kazandı. Geriye orta derecede kapitalizmin geliştiği ama emperyalizmin iktisadi, siyasi baskısını her adımda çeken, geçiş aşaması karakterini taşıyan yarı-sömürge kapitalist ülkeler ikinci tipte ülkelerdir.
    Feodal üretim biçiminin halen etkin olduğu, küçük, doğal basit meta üretimi içinde olan köylülüğün yoğunlukta olduğu bununla birlikte kapitalizmin orta derecenin altında geliştiği yarı-feodal yarı-sömürge ülkeleri ise üçüncü tip ülkeler olarak tanımlıyoruz.
    Özetle; birinci tipte gelişmiş büyük güç emperyalist-kapitalist ülkeler, ikinci tipte orta derece kapitalizmin geliştiği bağımlı, komprador kapitalizm ile cisimleşmiş yarı-sömürge kapitalist ülkeler, üçüncü tipte ise kapitalizmin düşük seviyede var olduğu, feodal üretimin egemen olduğu, var olan kapitalist üretimin ise emperyalizme bağımlı komprador nitelik taşıdığı yarı-feodal yarı-sömürge ülkeler şeklinde sıralayabiliriz.
    Orta düzeyde kapitalizmin geliştiği ülkeler emperyalizme bağımlı olsalar da bu ülkelerin burjuvazileri bölgesel düzlemde etkinliklerini arttırma rekabetini zorlamakta, kendilerinden güçsüz uluslara ise baskı uygulayabilmektedirler. Büyük güçler ise bu tipteki ülke devletlerini bölgesel denetim sağlama ve tehdit unsuru olarak kullanmaktadırlar. Nihayetinde kapitalizm her bir parçada insanlığın karşısına ölüm ve gözyaşı olarak çıkmaktadır.
    Asya, Ortadoğu, Afrika’dan Avrupa’ya doğru ikinci emperyalist dünya savaşından sonra en büyük göç dalgası ortaya çıkmıştır. İşgaller, “iç savaş”lar, açlık, yoksulluk, geçinemez durumda milyonlarca emekçi yoksul bağımlı ülkelerden ölümü göze alarak göç etmektedir. “Uygarlığın merkezi” olarak övülen emperyalist A.B ise sınırlarını göçmen emekçilere kapattı. Sınırlarını tel örgülerle, sınır duvarları, hendekler, mayınlı alanlar, karakolların çoğaltılması, güvenlik birimlerinin arttırılması yolunda milyarlarca Evro fon ayırdı. Güvenlik
    birimlerinin göçmenleri taşıyan ve “geri dön” emrine uymayan gemileri vurmasını tartışacak kadar A.B alçalmıştır. Burjuva küreselleşmecilerin iki yüzlüce “ulus devletler anlamsızlaştı” “ulusal sınırlar kalktı” yaygaraları kulağımızı halen çınlatırken güvenlik duvarlarını, mayınlı sınırları, denizleri, dikenli telleri, sınır muhafızlarını aşmaya çalışan milyonlarca göçmenin binlercesi her yıl can vermektedir. Buda kapitalist küresel göçmen katliamıdır. ABD’nin yedi ülke yurttaşlarına vize yasağı getirmesi, göçmen karşıtı politikası A.B’inde fiili olarak göçmenlere karşı yükseltilen duvarlarla uygulamadaydı. Kaldı ki yarı-sömürge ülkelerdeki göçmen akımının çok azı Avrupa’ya ulaşmaktadır. Yüzde 95’i gene çevre ülkelere dağılmakta ve ucuz iş gücü pazarının en alt kölelerine dönüşmektedirler. Yedi milyona yakın Suriye’li göçmenin 2.5 milyonu Türkiye, bir o kadarı Ürdün diğerleri Irak, Güney Kürdistan vd. çevre ülkelere dağılmıştır. Buna rağmen dünya basınında göçmenlerin Avrupa’nın güvenliğini tehdit ettiği yönlü milliyetçi, ırkçı değerlendirmelerin sonu gelmiyor.
    Mevcut gelişmeler göstermektedir ki yükselen devrimci durum dalgası yeni devrimci fırtınaları mayalamaktadır. Emperyalist sömürgecilerin işgal ve katliamları kendilerine devrimci şiddet olarak geri dönecektir. Emperyalist devletler ile baskı altında yarı-sömürge uluslar ve halkları arasındaki keskinleşen çelişkiler devrimci proletaryanın mücadelesini güçlendiren dünyadaki başlıca çelişmelerin arasındaki önemini korumaktadır.
    Yarı-sömürgelerde kapitalist gelişme ne derece emekçileri yoksullaştırma, yıkım, talan, kan ve ölüm pahasına olursa olsun aynı zamanda işçi sınıfının siyasal bilinci ve örgütlenmesini, toplumsal kültür, sanat, edebiyat, ulusal bağımsızlık, ulusal onur, doğanın korunması, ulusun toplumsal olarak sağlıklı ve insanca yaşamı ulusal ekonominin geliştirilmesi arzusunun güçlenmesi düşüncesinin gelişmesi engellenemez. Kapitalist gelişme seviyesi orta düzeyde olan ülkelerin emperyalist devletler ile olan çelişkisi kapitalist gelişme seviyesi geri olanlardan daha güçlüdür. Bu anlamıyla emperyalist sermayenin yarı-sömürge ülkelerde yoğunlaşan baskısı bu ülkelerde kapitalizmin geliştiği oranda emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkeler arasındaki çelişkiyi şiddetlendirir. Bu çelişmenin çözümü ise genel muhtevası bakımından devrimci proletaryanın sosyalizm mücadelesini zafere taşımasına bağlıdır. Dünyadaki başlıca çelişmeler üzerinde çözüm niteliği olan temel çelişki burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkidir. Diğer ifade ile sermaye ile emek arasındaki çelişmedir.
    Uluslararası komünist hareket son 65 yılı aşan sürede dünyadaki büyük değişiklikleri görmeli, dünya tarihinin genel ileriye doğru yönüne denk düşecek teorik ve pratik konumu almak zorundadır.
    Örneğin sosyalist kamp ile emperyalist kamp arasındaki çelişme bugünkü çağdaş dünyanın temel çelişmeleri arasında sayılamaz, çünkü sosyalist kamp aldığı yenilgi nedeniyle çöktü. Kimi çelişmelerin ise çözüm yönündeki muhtevasında önemli sonuçlar ortaya çıktı. Ezilen uluslar ile emperyalizm arasındaki çelişme de ise Asya, Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu’da ezilen ulusların esası bağımsızlığını kazandı. Böylece emperyalizm çağında ulusal kurtuluş ve bağımsızlık savaşları dönemi kapanmış oldu. 1950’li yıllardan sonra da uluslararası komünist hareketin emperyalizme karşı ezilen ulusların bağımsızlık savaşlarına yaklaşım ve yardım etme üzerine sürdürülen tartışmaların önemli bir yer tutması da birçok ulusun halen sömürge durumunda olmasıydı. Ulusların bağımsızlık sorununda köklü değişiklikler oldu. Sosyalist akımın yanında ulusal demokratik devrimci hareket bir başka büyük akımı temsil ediyordu. Nitekim halkların ulusal demokratik devrimci savaşımları eski sömürgeciliğin temellerini sarstı. Fakat milliyetçi burjuva ulusal hareketlerin önderliğinde bağımsızlığını kazanan ulus devletler emperyalizme göbekten bağımlı yarı-sömürge durumuna geçtiler. Çok geçmeden kendileri ülke gericiliğin temsilcisi haline geldiler. Sahte emperyalizm karşıtlığı ile emekçi halkı aldattılar, feodal sınıflar ile uzlaştılar. Proletaryanın komünist öncülerini yok ettiler, ulusal ekonomilerini emperyalist tekellerin pazar ihtiyacına uygun hale getirdiler, özcesi emperyalizmi göbekten bağımlı biçimde sürdürme de kararlı komprador burjuvazi devrimin baş düşmanı görevini yerine getirdi. Emperyalizm ile işbirliğine giren, feodal sınıflarla uzlaşan komprador burjuvazinin gerici karakteri ulusal bağımsızlığın yozlaşma niteliğini ifade etmektedir.
    Uluslararası komünist hareketin emperyalizme karşı savaşıp bağımsızlığını kazanan ulusal hareketlerin sosyalizm yoluna doğru ilerlemesi yönlü teşvikleri bir sonuç vermedi. İstisnasız olarak kapitalizm yoluna giren ezilen uluslar emperyalizme hızla yakınlaştı ve yarı-sömürge nitelikleri de her geçen gün ağırlaştı.
    Gelinen aşamada emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının döneminden bahsedilemeyeceğine göre, emperyalizm ve yarı-sömürge ülkeler üzerindeki artan baskısına karşı kimler durabilir ve ulusal bağımsızlığa gerçekte hangi sınıf önderlik edebilir. Genel olarak ulusal bağımsızlığı kazanan uluslarda komprador burjuvazinin ve ülkenin emperyalizme ekonomik, siyasi, askeri açıdan bağımlı
    olması niteliği hasebiyle burjuvazinin ulusal bağımsızlığa ekleyebileceği bir şey bulunmamaktadır. Ulusal burjuva hükümetlerin bir emperyalist ülke yada bloğun baskısı ve saldırısına karşı durmayı başka bir emperyalist ülkeye yada bloğa dayanma alçaklığı dışında bir niteliği yoktur. Ulusların gerçek anlamda özgürlüğü yarı-sömürge ülkelerde emperyalizmle işbirliğine giren sömürücü hakim sınıfların iktidarını yıkmakla mümkündür. Dünya emperyalizmine karşı uluslararası proletarya hareketi temel güçtür. Biçimde bağımsız olup gerçekte emperyalizmin baskısı altında olan uluslardaki emekçi halkların kurtuluşu özü itibarıyla proletarya hareketinin önderliğinde sürdürülecek proleter kurtuluşun ifadesi olan sosyalist devrimdir.
    Proleter dünya devrimi sürecinin bugünkü aşamasında emperyalizm ile yarı-sömürge ülkeler ve bağımsızlığını henüz kazanmamış ezilen uluslararasındaki çelişme üzerinde çözüm kuvveti taşıyan yalnızca uluslararası proletarya hareketidir. Yarı-feodal, yarı-sömürge ülkelerde demokratik halk devrimi, yarı-sömürge kapitalist ülkelerde sosyalist devrim perspektifi komünizm genel yönelimini ifade eder.
    Ulusal sorunun henüz çözülmediği ülkelerde ki ezilen uluslarda ise – sayısı çok azdır – devrimci proletaryanın görevi işgalci ve ilhakçı sömürgeci güce karşı ulusal bağımsızlık savaşını da üstlenmektir. Komünist partisi emperyalist sömürgeci devlete, yada emperyalizmin kuklası hakim ulus sömürgeciliğine, işgal ve ilhakına karşı işçi sınıfı önderliğinde işçileri, köylüleri, devrimden yana olan ulusal burjuvaziyi, aydınları birleştirmek, birleştirebileceği bütün kuvvetlerle ulusal cephe oluşturmak, bir ulusal direniş cephesi ortaya çıkararak ezen ulusun proleter hareketi ile birleşerek ortak amaçla mücadele etmek sosyalist devrimi zaferle taçlandırmaktır. Ancak o zaman ezilen ulusun kurtuluşu burjuva demokratik niteliğinin aksine sosyalist içerik kazanabilir.
    Ulusal kurtuluş hareketleri ulusal demokratik devletin kurulmasına önderlik etme örneklerini ortaya çıkardılar, fakat ulusu kapitalist olmayan sosyalist yola sokma niteliğinde olmadıkları için emperyalizmin işbirlikçilerine dönüştükleri 20. yüzyıl deneyimleriyle kanıtlandı. Aynı zamanda ulusal hareketler bağımsızlıktan sonra yarı-sömürgelerde faşist diktatörlüğün temsilcilerine dönüştüler. Bu anlamıyla ezilen ulusun proletaryası ulusal kurtuluşu “kendi” burjuvazisine havale etmez. Ulusal kurtuluş sıkı sıkıya proletarya devrimine bağlıdır.
    Dünya devrimi sürecinin niteliği, ilerleme yönü nesnel tarihi şartlar sebebiyle yeniden toparlanma yönlüdür. Emperyalizmin vahşi saldırganlığının dur durak tanımadan tırmanmasının karşısına burjuva milliyetçileri dikilemez, modern
    çağda anti-emperyalizm ancak kapitalizmi yok etme savaşımı içindeki komünist mücadele ile anlam kazanabilir. Emperyalizm çağında burjuva demokratik hareketlerin anti-emperyalist savaşımların bütünü dönüp dolaşıp emperyalizm şemsiyesi altına girmekle sonuçlanmıştır. Anti-emperyalist devrimci güçlerin birleştirici önderlik halkası uluslararası proletaryadan başkası olamaz. Dünya halkları ile emperyalizm arasındaki temel çelişme özünde uluslararası proletaryanın kapitalizme karşı mücadelesi ile çözüme kavuşturulabilecek bir sorundur.
    Proletarya İle Burjuvazi Arasındaki Çelişkinin Keskinleşmesi
    Proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme kapitalist dünya toplumunun temel çelişmesidir. Dünyada yaşanan köklü değişimlere rağmen emek-sermaye arasındaki çelişmede yumuşama değil, çok daha geniş ve derinlemesine bir sertleşme ve keskinlik kazanması modern dünya da üretici güçler ile mülkiyet ilişkileri arasındaki çelişkiyi taşıyan nesnel şartların, kapitalist iktisadi temelin bir sonucudur.
    Bugünkü dünyanın gerçek durumunda var olan çelişmelerin sınıfsal çözümlemesi proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz çelişkisi temeline oturtulmadan yapılamaz. Temel çelişmedeki şiddetlenmenin dünya proleter devrimi sürecine ne tür etkisi olabileceğine dair açık fikre sahip olan komünistler burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkinin tam bir çözümlemesine sahip olmalıdırlar.
    Kapitalist dünyanın 2008 ekonomik krizi ve durgunluktan çıkamama, büyüme sorununu aşamama realitesi kapitalist sınıfı bütün dünyada işçi sınıfının ve emekçi halkların üzerindeki baskıyı daha da arttırmaya götürdü. Sömürüyü derinleştiren, baskıyı arttıran tekelci dünya burjuvazisi başına gelebilecekleri konusunda son derece tecrübeli olma kapasitesine uygun olarak kendisini yeniden konumlandırmaktadır. Yeterince üstünde durduğumuz gibi bu konumlanma dünya gericiliğinin en saldırgan, en vahşi sermaye güçlerinin geleceği uğruna geliştirilmesi yönlüdür.
    Kapitalist sınıf kurtuluşunu işçi sınıfına daha fazla yük bindirmekte bulmaktadır. Sömürücü sınıfların hizmetindeki devlet krizde perişanlığa itilen emekçilerin değil, tekellerin yardımına koşmaktadır. Burjuva devlet bir yandan iflasa sürüklenen şirketlerin, bankaların yardımına koşup borçlarını yüklenirken diğer
    taraftan işçi sınıfının sırtına bu yeni yükleri bindirmekte, kazanılmış sosyal hakları hiçe sayarak harcamaları kısıtlamaktadır. Dünya genelinde işsizlik artmakta iş gücü ücretlerindeki düşüş sürmektedir. Büyüyen işsizler bloğu sosyal patlamalara yol açmaktadır.
    Kâr oranını korumak adına kapasiteyi düşürmek, işçileri işten çıkarmak kapitalizme olan öfkeyi hafifletmek bir yana öfkeyi büyütmekte, isyan düşüncesini güçlendirmektedir. Ulusal sınırları aşan insanlığın ortak geleceğini tayin edecek kitlesel isyan dalgası yayılmaktadır. Teknolojinin yarattığı olanaklar ve bilginin anında dünyaya yayılması işçi sınıfının emekçi halklarının direnişini hızlıca ortaklaşmasına vesile olacak koşullar sağlamakla kalmıyor, yeni mücadele deneyimlerini, araç ve metotların da hızlıca öğrenilmesini sağlamaktadır. Dünyanın dört bir yanında kitlesel hareketler yükselmektedir. ABD’de Obama’dan sonra seçilen milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi, göçmen karşıtı ABD yeni başkanı D. Trump’ın milyonlarca Amerikalı emekçiler tarafından protesto edilmesi ABD tarihinde rastlanmayan gelişmeler olarak tarihe geçti. Yunanistan’daki halk hareketi, İspanya’da “öfkeliyiz” eylemleri durulsa da çok geçmeden alevlenen Latin Amerika ülkelerindeki kitlelerin yeniden sokakları zapt etmesi, Fransa’da “gece ayakta”, (Nuit Debout), “sarı yelekliler” eylemleri ile 2011’de Tunus’ta patlak veren ve Afrika, Ortadoğu’ya yayılan halkların isyan dalgası birbirinden kopuk olmayan dünya sisteminin emekçi kitleler cephesindeki mücadelesini ifade etmektedir. Verili şartlarda kapitalizmin iktisadi, siyasi krizine bağlı gelişme çizgisi yükselen devrimci duruma denk düşen önderlik görevinin karşılanmasına olan ihtiyaç henüz giderilmiş değildir. Ortadoğu, Afrika’da komünist önderlikten yoksun halk kitlelerinin devrimci enerjisinden emperyalist güçler ve yerli uşak sınıfların gerici temelde yararlanması olgusu sınıf önderliğinden mahrum olan kitlelerin, hatta ülkelerin nasıl büyük bir yıkımla karşı karşıya kalabileceğinin örnekleri olarak unutulmamalı ve ders çıkarılmalıdır.
    İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki eşitsizliğin en çarpıcı boyutlanmış seviyesine neredeyse son yüzyıldır kapitalist ekonominin lokomotifi durumunda olan en zengin ülkeler arasında baştaki yerini koruyan ABD’nde olması tesadüfü değil, kapitalizmin niteliği ile uyumlu bir sonuçtur. Son kırk beş yılda – 1970’li yıllar itibarıyla – ABD başta olmak üzere en büyük emperyalist ülkelerde sermaye burjuvazinin mülkiyetinde devasa boyutlarda birikirken, işçi sınıfının toplumsal üretimde aldığı pay ise sürekli azaldı. Burjuva iktisatçılar burjuvazi ile proletarya arasındaki eşitsizlik seviyesinin 1914-1918 birinci dünya savaşı öncesi sınıfsal eşitsizlik seviyesini aştığını belirtmekte ve sermayedarları uyarmaktadırlar.
    Emperyalist sermayenin yüzyıllık döngüsü sermayenin merkezileşmesi, büyüyen gelirin yanında işçi sınıfının yoksullaştırılması, diğer ifadeyle üretim araçları mülkiyetine sahip burjuvazi ile emek gücünü satmak dışında geçinme koşulu bulunmayan modern dünyanın kölesi proletarya arasındaki eşitsizliği büyüterek doğurmuştur.
    “Bilginin yayılımı, eğitime ve becerilere yapılan yatırımların eşitsizlikleri giderdiği” vb. burjuva safsataların aksine bilgi, beceri, eğitim, bilginin hızla dolaşımı ve teknolojik devrimler kapitalist sermayenin emrinde olduğu ve emek gücü sömürüsünü ağırlaştırarak sınıfsal eşitsizlik uçurumunu sürekli büyüttüğü dünya ekonomisinin bütün istatistiki verileri göstermektedir. Bilgi ve becerilerin evrensel paylaşımı üretim artışına tekniğin ilerlemesine katkı sunmaktadır, lakin üretimde işçinin artık değerine kimin el koyduğu ve nasıl paylaşıldığı sorunu çözülmedikçe üretici güçlerin ileriye doğru hareketi burjuvazi ile proletarya arasındaki eşitsizliği taşınamaz boyuta varana dek büyütmeye devam edecektir. ABD, Avrupa, Japonya gibi ülkeler en gelişkin sanayiye sahip bilgi ve teknoloji toplumlarıdır, fakat işçi sınıfı ile kapitalistler arasında eşitsizliğin en derin olduğu ülkeler olması bu nedenledir. Teknik devrimler üretim artışı getirdiği gibi bölüşümdeki eşitsizliği ise büyütür. Sermaye sürekli merkezileşme eğrisi izlerken, bir avuç kapitalistin toplumsal artı-değere artan oranda el koyması ve emekçilerin yoksulluğa itilmesi sonucunu doğurur.
    Kapitalist verimlilikte artış sermayenin birikim ve yoğunlaşma sürecini hızlandırdığı oranda emek ile sermaye arasındaki eşitsizliği büyütmektedir. Verimliliğin giderek artan oranda gelişmesi, sermaye birikimindeki merkezileşme ve üretim yoğunlaşmasının kapitalizmin üstesinden gelemeyeceği çelişmeleri dengeleme niteliği taşımaktadır. Kapitalizmin genel karakteri ve çelişkileri Marksist ekonomi biliminin çözümlemelerini doğrulamaktadır.
    Burjuva ideologları sermaye mülkiyetinin aşırı yoğunlaşmasını görmelerine rağmen sermayenin aşırı yoğunlaşmasının dünyada burjuvazi ile proletarya arasındaki bölüşümde çatışmaya yol aştığını, sınıf çelişkilerinin keskinleştiğini itina ile gizlemektedirler. Eşitsizlik olağan hayatın akışını aşarak taşınamaz seviyeye varınca işçi sınıfı burjuvazinin gasp ettiği toplumsal zenginliği geri almanın yollarını arayacaktır. Bugünkü çağdaş dünya emek ile sermaye arasındaki bölüşümün tarihin gördüğü en eşitsiz seviyede olduğunu bize teyit etmektedir. Özellikle 20 yüzyılın başında kapitalizmin serbest rekabetçi aşamadan emperyalist tekelci aşamaya varmış olması ile uluslar ötesi sermayenin dünya pazarları üzerindeki mutlak denetimi hızlandı ve askerileşti. Teknik devrimler sadece kapitalist gelişmeyi kolaylaştırmaya avantaj sağlamadı,
    sermayenin askerileşmesini dünyaya yaydı. Bu somut olgu dünya devrimi sürecinde burjuvazinin proletarya hareketine karşı konumlanmasını ifade eder. Çünkü iki elin parmaklarını geçmeyen emperyalist devletin, dünya uluslarını denetime alması, emekçi ezilen halkları prangaya vurmasını durdurabilecek tek sınıf proletaryadır. Uluslararası komünist hareketin her bir ülkedeki sosyalizm mücadelesi tayin edici önemdedir.
    Dünya gelir dağılımındaki eşitsizlikler proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf eşitsizliği ve çelişmesinden ayrı düşünülemez. 900 milyon nüfusa sahip sahra altı Afrika toplam gelirleri 60 milyon nüfusa sahip Fransa’nın 2 trilyon Evro’yu aşan toplam ulusal geliri kadar değil. Almanya’nın milli gelirinin ise yarısı kadar bile değil. 510 milyonluk A.B’nde toplam gelir kişi başına bölündüğünde 30. bin Evro kişi başı gelire sahiptir. Ülkeler, bölgeler arasındaki eşitsizlik, keza tek tek ülkeler içindeki emek sermaye bölüşümündeki eşitsizlik muazzam artmıştır. İstatistikler ABD, Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere gibi en gelişkin ülkelerde sermayenin milli gelir içindeki payı 1980’li yıllarda yüzde 15 iken ortalama olarak 2015 yılında yüzde 30’u aşmıştır. Yine bu en zengin ülkelerdeki yüzde 10’luk kapitalist sınıfın bu ülkelerdeki gelirin dörtte üçünü cebe indirdiği, ultra zengin denilen yüzde 1’lik kapitalist hırsızın ülke gelirinin %60’ından fazlasını kasalarına taşıdığı bilinmektedir. Geriye kalan %90 emekçiler ise azalan gelirleriyle yoksullaşmaktadırlar. Yüzde 1’lik kapitalistin ABD’de gelirin yüzde 60’ından fazlasına el koyduğuna dair somut olgular çokça açıklandı, fakat bu iktisadi sınıfsal eşitsizlik ortalama olarak ABD’ndeki eşitsizlik seviyesine yakın oranda diğer emperyalist ülkelerde de ortaya çıkmış olduğu da unutulmamalıdır.
    Açık ve net burjuvazinin kendi kulübü ile en zengin emperyalist ülkelerde yüzde 1’lik kapitalist haydut, toplumsal üretimin ürünü olan ülke gelirinin %60’tan fazlasına el koymaktadır. Tamda bu somut gerçekler proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişmenin genel olarak keskinleştiğini göstermektedir.
    Sermayenin aşırı birikimi daha az sayıdaki kapitalistte merkezileştikçe emek-sermaye çelişmesinin ifadesi olan proletarya ile burjuvazi arasındaki kalıcı eşitsizlik derinleşmektedir. Sermayenin aşırı birikimi dün olduğu gibi bugünde aynı sonuçları doğurmaktadır.
    Teknolojik devrimler yüzyıl öncesine göre bir işçinin üretim verimliliğini katbe kat arttırmıştır, lakin bu verimliliğe denk düşen bir ücret artışı asla işçi ücretine yansıtılmamıştır. Teknolojinin kullanımı sermayenin organik bileşiminde değişmeyen sermaye oranını büyütürken değişen sermaye oranını ise küçültmektedir. Üretim yoğunlaşması muazzam ölçüde sermayenin
    merkezileşmesini de hızlandırmaktadır. Sermaye ölçeği büyürken kâr oranlarındaki düşme engellenemiyor. İşçi için gerekli olan emek zamanını kısaltan teknolojinin kapitalist üretimde artan oranı nispi artı değerin toplam kitlesini arttırsa da ücretli emek yoğunlaşan üretimin toplumsal ürününden faydalanmamaktadır. Modern kölelik trajik halde genişlemektedir. Sermaye arkasında işçi cesetlerini bırakarak büyümektedir.
    Endonezya’da “ter atölyeleri” olarak tanımlanan fabrikanın çökmesi ile binden fazla işçi bir kerede sermaye uğruna mezara yollanmaktadır. Hindistan’da benzer katliamlar olmaktadır. Güney Afrika’da platin madeni işçilerinin taranarak – 34 işçi – katledilmiştir. Türkiye’de Soma kömür madeninde 301 işçi bir kerede olmak üzere her yıl ortalama 1500 ile 2000’e yakın işçi sermayeye kurban edilmektedir. Dünya içinde kadın ve çocukların olduğu zorla çalıştırılan milyonlarca kölenin olduğu açıklanmaktadır. Kapitalist sermaye ölüm ve yoksulluğu halkın sırtına yıkarken hiç olmadık oranda serveti bir avuç kapitalistin elinde biriktirmektedir.
    Dijital teknolojinin daha artan oranda sanayi üretimine uygulanması sürecinin hızlanması üretimin alt yapısında köklü değişikliklere yol açacağı gibi proletarya ile burjuvazi arasındaki savaşımı da sanılanın çok ötesinde şiddetlendirecektir. Modern sanayi üretimindeki otomatizasyon dijital teknolojilerin üretime girmesiyle yeni bir aşamaya evrilecektir. Dünyada dijitalleşmeye geçiş yaygınlaşmıştır. Esas olarak köklü dönüşüm dijital teknolojilerin sanayi üretimine ve komünikasyon alanlarına top yekun uygulanmasıyla gerçekleşecektir. İnsan “nesneler interneti” denilen internete bağlı fiziksel nesneler ağında bir aracı durumunda olacaktır. Birkaç yıl içinde 30 milyar nesneye yakın nesnenin internete bağlanmış olacağı hesaplanmaktadır. Algılayıcı özelliği olan, veri iletebilen, veri toplayabilen işlemci özelliklere sahip nesnelerden oluşan internet ağı insan yaşamının değişiminde, üretimin alt yapısında önemli değişimler yaratacaktır.
    Yapay zekanın sanayi üretimine girmesi oranında değişim daha da hızlanacaktır. Mekanik, elektrik, biyolojik hesaplama yeteneğine sahip tasarlanmış birimler, işlem yapabilen mekanizma sayesinde “akıllı fabrikalar”a geçiş süreci ortaya çıkmıştır. Nitekim örnekleri artmaktadır. Japonya’da biyolojik hesaplama ve işlem yapabilen bir robotu satın alan sigorta şirketi 35 işçinin işine son vermiştir. Keza Japonya’da akıllı fabrikalar denilen insansız robotik fabrikalar üretime başlamıştır.
    Yapay zeka sistemine dayalı akıllı fabrikalara geçiş fabrikaları tamamen insansız niteliğe büründürmeyecek, fakat emek gücüne – işçiye – olan ihtiyacı azaltacağı
    için sermayenin organik bileşiminde değişmeyen sermaye oranında devasa artışa neden olacak ve kar oranındaki düşüşü daha da aşağıya çekecektir. İşsizlik ordusu kaçınılmaz olarak daha da büyüyecektir.
    Dijital teknoloji ile donatılmış modern sanayi müşterilerin istek ve yeniliklerini ve ihtiyaç duydukları nitelikte üretim yapabilme alt yapısının oluştuğunu göstermektedir. Local Motors adlı Amerikan şirketi 3 boyutlu yazma teknolojisi ile üretilmiş otomobil imalatına geçmek üzere olduğunu açıkladı. 3 boyutlu yazma teknolojisi ile yine Amerika’da jet motoru imal edildi. Bütün bu teknik devrimler çok önemli olup iş gücünü ve sanayi üretiminin yapısını dönüşüme uğratacak niteliktedir. Bilgisayar yazılımlı, yapay zekaya sahip dokuma tezgahlarının istenilen model ve renkte kişiye sipariş teslim özel üretim yapabileceği üretim seviyesinin bütün dünya halklarını toplumsal olarak etkileyeceği bir süreç gelişmektedir. “Sanayi devrimi 4” denilen dijital teknolojinin sanayiye uyarlanması, ucuz iş gücünün olduğu Asya, Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika ülkelerine kayan birçok sektörün tekrardan üretimini emperyalist ülkelere geri taşınmasının önü açılmıştır.
    İnsana büyük kolaylıklar sağlayan teknolojik alt yapı yaygınlaşıp genişleyecek. Çip teknolojisi ile donatılmış robotlar üretim hatlarında, hesaplama ve işlemlerde yer alacak. Sanayi üretiminde (3D Printing) 3 boyutlu yazma, dijital hafızalı otomatizasyon ve robotik üretimde artış hızlanacaktır.
    Bu gelişmelere bağlı olarak tekelci sermayenin dijital-çip teknolojisi, yapay zekaya dayalı teknolojiler üretmeye kayacağı görülebilir.
    Fiziksel güç gerektirmeyen yeni üretim tekniklerinin gelişmesi genç ve yaşlı emekçiler farkını ortadan kaldırmaktadır. Üç boyutlu yazma tekniğinin sanayide yaygınlaşması ile üretim yarı-sömürge ülkelerden gelişmiş ülkelere geri dönmesi koşullarını yarattığı ve ağır sosyal sonuçlara işaret edilse de öte yandan üç boyutlu yazma tekniğinin bağımlı ülkelerde kullanılmasının da önü açılmaktadır. Dijital hafıza donanımlı üretim tekniğini satın almak oto, yada jet motorunu satın almaktan daha önem kazanmıştır. Üretici güçlerin ileriye doğru atılımı birçok alanda üretim teknikleri, araçlar üzerindeki tekeli kırma aşamasına ulaşmıştır. Fakat üretimin yerelleşmesi sürecinin genişlemesi ve insanlığın hizmetine sunulması ancak proletaryanın mücadelesi ile tamamlanacaktır.
    Kapitalist sınıfın kar oranı düşmeye devam edecek, işsizlik artacak. Dahası üretici güçlerin muazzam gelişmesi şimdiye kadar içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileri ile ters düşme şartları olgunlaşmaktadır. Kapitalist sınıf tarihte hiçbir zaman olmadığı ölçüde üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel haline
    gelmiştir. Ve hiç olmadık ölçüde sosyalizmin toplumsal ve teknik alt yapısı olgunlaşmıştır.
    Teknolojinin gelişmesine bakılarak işçi sınıfının azaldığı düşünülmemelidir. Yüz elli milyonu aşan çocuk işçinin de içinde olduğu ücretli emekçilerin sayısı 3,5 milyar civarındadır. Dünya proletaryası yüz yada 50 yıl öncesine göre çok çok büyümüştür. Eğitim, sağlık da dahil zorunlu toplumsal hizmetler alanını ele geçiren sermaye ücretli emekçiler cephesini genişletmiştir. Devrimci sınıf olarak proletaryanın önderlik rolü azalmamış, bilakis çok daha güçlenmiştir. Kapitalist sermaye dolaşımının birçok alanını “hizmet sektörü” adı altında tanımlayarak bu alanlarda iş gücünü satan çalışanları kategorik olarak işçi sınıfından ayırarak proleter sınıfın devrimci niteliğini önemsizleştiren burjuva düşünceler maddi üretici güçler gerçekliğini yansıtmamaktadır.
    “Hizmet sektörü” kavramının Marksist ekonomi biliminde hiçbir karşılığı yoktur. 20. yüzyılın ikinci yarısında burjuva ideologların ürettiği istatistiki kategori kavramı olan “hizmet sektörü” ideolojik anlamda kapitalizmi yok edecek biricik sınıf olan proletaryanın niteliğini boşa çıkarıcı içerikte içi doldurulmuştur. Kapitalist sektörlerin bir kısmını diğer kısımlarından ayırarak “hizmet sektörü” olarak tanımlaması ve üstelikte büyüyen oranda ücretli iş gücünü barındıran bu kapitalist sektörlerdeki emekçileri işçi sınıfı kategorisinden dışlamak ideolojik bir manipülasyondur. “Hizmet sektörü” kavramının altına sıralanan sektörlerdeki üretim ve ticaretin kapitalist niteliğine dair ise bilimsel çözümleme yapılmadığı gibi kapitalist iktisadın bütünlüğünü çarpıtmaktadırlar. “Hizmet sektörü” olarak sıralanan sektörlerdeki ücretli emekçileri işçi sınıfının dışında sayma uğraşı gerçekleri çarpıtmaktır. “Hizmet sektörü”nde ki çalışanların sayısının yüksek olması birçok sektörün bu kategoride sayılması ile bağlantılıdır. Bu kavramsallaştırma ile neredeyse imalat sanayi dışındaki işçilerin işçi sınıfından sayılmamasının öne çıkartılması suretiyle işçi sınıfının önderlik rolünün sonlandığı işlenmiştir. Oysa “hizmet sektörü” denilen sektörlerde de emek gücünü satan işçiler çalışmaktadır.
    “Hizmet sektörü” kategorisinde burjuva iktisatçıların saydıkları sektörler şunlardır: Toptan ve parakende ticaret, taşıt ve ev eşyaları onarımı, oteller ve lokanta, ulaştırma, depolama ve haberleşme, bankalar ve mali-finansal aracı kuruluşlar, gayrimenkul kiralama ve satışı, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler, ev içi işçi çalıştıranlar gibi alanları ve devlet çalışanları hepsi aynı sepete konulmuştur.
    Gelişmiş kapitalist her ülkede bu kadar geniş çerçevede üretim, ticaret, hizmet üretimini içine alan sektörlerde ücretli emekçilerin %60 yada 70’inin çalışması
    kapitalizmin gelişme niteliğine uygundur. Fabrikada imalat yapan işçi ile depolama, ticarette olan işçiyi sınıf olarak birbirinden ayırmak anlamsız ve saçmadır.
    İmalat sanayi, madencilik, taş ocakları, elektrik, gaz, buhar ve sıcak su üretim ve dağıtımı, inşaat sektörlerindeki emek gücünü – sanayi kategorisi ile – işçi sınıfı sayısı olarak sıralamak ve iş gücünün %60, 70’ini barındıran “hizmet sektörü”nde çalışanları ise sınıf üstü varlıklarmış gibi “işçi sınıfının düşük oranı”nı öne alarak proletaryanın artık Marks’ın belirtiği gibi devrime önderlik edebilecek biricik sınıf olmadığı sonucunu çıkaran burjuva ideologların ideolojik saldırılarının etkisiz olduğu söylenemez. “Hizmet sektörü” denilen kapitalist sektörlerin tümünde ister kafa, ister kol emek gücünü satan emekçiler sermayeye artı değer üreten işçi sınıfının birer parçası, işçi sınıfının kendileridirler. Marksizm maskesi takan gerçekte ise tasfiyeciliğin bayrağını omuzlayan reformizmin devraldığı “hizmet sektörü” gibi anlam ifade etmeyen kavramlara yüklenen ideolojik içeriğe karşı uyanık olmak gerekmektedir.
    İşçi sınıfının genişleyen durumunu kavramayı kolaylaştıran Marks’ın şu pasajları oldukça öğreticidir:
    “Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, esas olarak artı-değer üretimidir. Emekçi kendisi için değil, sermaye için üretir. Bu nedenle, artık yalnızca üretmesi yetmez. Artı-değer de üretmek zorundadır. Bir tek, kapitalist için artı-değer üreten böylece sermayenin kendisini genişletmesi için çalışan emekçi üretkendir.” (K. Marks, Kapital, Cilt: 1 Sf: 484)
    “Maddi nesneler üretiminin dışında kalan bir alandan örnek alırsak, bir öğretmen öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra, okul sahibini zenginleştirmek için eşek gibi çalışıyorsa, üretken bir emekçi sayılır. Okul sahibinin sermayesini sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiçbir şeyi değiştirmez. Demek oluyor ki, üretken emekçi kavramı yalnızca iş ile yararlı etki arasındaki emekçi ile emek ürünü arasındaki bir ilişkiyi anlatmakla kalmıyor aynı zamanda tarihsel gelişmeden doğan ve işçiye doğrudan artı-değer yaratma aracı damgası vuran özgül bir toplumsal üretim ilişkisini de anlatıyor.” (K. Marks, Kapital, Cilt: 1 Sf: 484)
    Demek oluyor ki, “hizmet sektörü” kategorisinde sayılan sektörler de emekçiler emek harcıyor ve sermaye sahiplerini zenginleştiriyor. Tarihsel gelişme olarak kapitalizmde işçi dışında sermaye sahibine artı-değer üreten sosyal üretim ilişkisi ortaya çıkmamıştır.
    Kapitalist üretim artı-değer üretimi esası üzerinde bir bütündür. Üretimdeki teknik ilerlemeler, üretimin yoğunlaşması sadece kapitalist sınıfı muazzam servet sahibi yapmayı hızlandırmakla kalmaz, aşırı üretim aynı zamanda işçi sınıfının bir kısmının üretken olmayan işlere itilmesini de arttırır. Sadece maddi nesneler üretimi büyütmekle kalmaz, maddi nesneler üretimi dışındaki alanlarda da sermaye üretimi ve birikiminde genişleme ortaya çıkar. Burada temel olan üretim temelinde var olan mülkiyet ilişkisinin yarattığı proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişmenin kavranmasıdır.
    Gösterilmek istenilenin aksine işçi sınıfı sadece imalat sanayindeki işçilerden ibaret olmayıp, büyüyen dünya ticareti, parakende ticaret, kültür, eğlence, oteller, restoranlar, eğitim ve sağlık, danışmanlık, muhasebe, tasarım, veri işlem, yazılım vs. emlak acenteleri, sigorta acenteleri, bankalar, iletişim ve ulaşım, taşımacılık vd. sektörlerde büyüyen ücretli iş gücü ile dünya proletaryasının her geçen gün sayısı artmaktadır. Bununla birlikte emek-sermaye çelişmesi de şiddetlenmektedir.
  4. yüzyılda yeni bir proleter devrimci atılım dönemi sürecine girilmiştir. Kapitalist mülkiyet üretici güçlerin ileriye doğru gelişmesinin engeli haline gelmiştir. Burjuvazinin toplumun %99’unu oluşturan emekçilerin özgürlük ve eşitlik taleplerini bastıran sınıf olarak topluma verebileceği bir şeyi yoktur. Toplumun ise özgürlük için burjuvaziden kurtulmaya ihtiyacı vardır.
    Proletarya düne göre çok daha avantajlıdır. 20. yüzyıl boyunca uluslararası komünist harekete ihanet eden Sosyal Demokrat Partilerin kapitalist devlet düzenlerinin koruyucu hükümeti olmaları keza parlamento yolu ile “uzlaşmacı demokrasi” yada “barışçıl yöntemlerle geçiş” gibi yalanlarla işçi sınıfının özgürleşemediğini anlaşılır kılan yeterli deneyimler mevcuttur. Modern revizyonizmin Sovyet, Çin ve diğer sosyalizm kampındaki devrimleri yıkıma götüren ihaneti ise uluslararası proletaryanın büyük deneyimi olarak geleceğin inşasında öğreten yenilgiler rolünü oynayacaktır. Devrimci krizin şiddetlenmesi koşullarında uluslararası komünist hareket görevini yaptıkça işçi sınıfının reformist akımların arkasından gitmelerinin bir nedeni bulunmamaktadır. Reformist partiler ve sarı sendikaların işçi sınıfını aldatma olanakları azalmıştır. Yokluğa, sefalete ve ölüme sürüklenen emekçilerin isyan döneminde halkı teskin edici hayallerin peşinden gitmeyeceğini belirtmek için çok fazla neden bulunmaktadır.
    Ekonomik krizin derinleşmeye doğru ilerlediği her tarihi dönemde faşizm güçlenmiştir. Çünkü işçi sınıfı ve öncü kuvvetleri içeride baskı altına alınmadan
    dışarıda savaş politikası sürdürülemez. Burjuvazi bu nedenle yeniden faşizm dalgasını yükseltmektedir.
    Sermaye işle iç içe geçen işçiden ziyade kapitalist sınıfın ekonomik çıkarları için çalışan sarı sendikalara rağmen doğrudan işçilerin demokrasisi ve örgütlenme iradesi ile grevler ve direnişlerin örgütlenebileceği ve hızla diğer fabrikalara örnek teşkil edip yayılabileceği nesnel koşulların ortaya çıktığı unutulmamalı. Gelişen üretici güçler, toplumsal bilinç, işçinin kültür düzeyi, bilgiye erişim ve iletişim devrimi ile bütünleşmiş bir işçi sınıfı sermayenin hakimiyetine karşı güçlü silahlara sahiptir.
    Burjuvazi ile proletaryanın uzlaşmaz savaşımında uluslararası komünist hareketin yükselmeye devam eden devrimci duruma uygun olarak hazırlanması tayin edici önemdedir. Zafer işçi sınıfını devrimci sınıf savaşlarına hazırlamakla kazanılabilir.
    Gelişmeler son derece açıktır: Kapitalizmin iktisadi, siyasi, ideolojik bunalımı aynı şiddette olmasa da bir dizi ülkede oldukça yayılmıştır. Ekonomik kriz artan oranda politik ve siyasi krizle birlikte kısmen iyi görülen birçok ülkeyi içine çekmeye devam edecektir. Savaş hazırlıklarının sürdüğü bu süreçte burjuvazi ile proletarya arasında dünyadaki temel çelişmeye bağlı olarak devrimci halk kitlelerinin dünya genelinde eylemleri ve direnişleri yükselecektir. Dünya mazlum halklarını ve ezilen uluslarını kana boğan kapitalist gaddarlık ve sömürüye karşı uluslararası proletarya hareketinin gelişme sürecinde olduğunu belirtmeliyiz…
    devam edecek…

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Translate »