ULUSAL SORUN ÜZERİNE/Kongre Belgeleri (6)

Dünya Güncel Haber Perspektif

ULUSAL SORUN ÜZERİNE
Eğer ulusal sorundaki sapmalara da değinmezsek Partideki sapmalara karşı savaşım tablosu eksik kalır. Emperyalizm ekonomik indirgemeci tarzla salt ekonomik soyutlamayla ele alan, Kautsky’den alıntı bu teorilerinde pek tutarlı dostlarımız, ulusal sorunu da bu teorilerine bağlı kalarak tek yanlı ele almaktan geri durmadılar. 3.K., ‘’tam bilimsel’’ Emperyalizm- Devlet- Sınıflar vd. tahlillerine bağlı kalarak şöyle bir ‘’evrensel’’ sosyal şovenizm yasası ortaya koyuyor.

‘’Emperyalizmin gelişme kat etmesi ve dünya hâkimiyetini daha yoğunlaştırması, dünyada ulusal çitleri ve ulusal değerleri ve bağımlılık / bağımsızlık ölçütlerini de değiştirmiştir. Sermayenin uluslararası karakterini bölge ve ülkelerde daha yoğun olarak işlerlik kazanması Milli olguda değişimlere sebebiyet verip bağımlılık ölçütlerinde var olma düzlemini derinleştirmiştir. Milli burjuvazi olarak telaffuz edilen sermayedar kesimi orta burjuva biçiminde sermayenin uluslararası gücünün uzantısı olmuş bağımsızlık duruşunu kaybetmiş eklemlenerek var olma yönelimine girmiştir. Bu realite devlet kuramamış ulusların ulusal hareketine sirayet ederek onları burjuva reformist eksene çekip silahlı ve silahsız burjuva hareketler olarak biçimlemiştir. Bu nesnel duruma rağmen ulusal demokratik hakları desteklemek ve savunmak noktasında geri tutum takınılamaz, bizzat emperyalizmin kumandasında olmayan devrimci komünistler ile ilişkilerinde demokratik tutumları sürdüren ve devrimci komünistlerin ajitasyon ve propagandaları ile örgütlenme faaliyetlerine engel olmayan ulusal hareketler ile ortak birlikler ve taktik eylemlerinin oluşturulmasında engel bulunmamaktadır.

Tartışmaya yer bırakmayacak şekilde tanım yapılmıştır ve bu genel tanım sömürge, yarı-sömürge ve tümüyle ilhak altında olan ulusları kapsamaktadır. Ancak buradaki özel konu Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın ezilen ulus burjuvazisi ve bu sınıf damgasını taşıyan Kürt ulusal hareketi olduğu için konumuzun dışındaki detaylara fazla girmeyeceğiz. Sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal bir coğrafyada milli burjuvazinin, ki bu orta burjuva olmamıştır, zaten esasını orta burjuvazi oluşturur, emperyalizmle ya da emperyalist sermayeyle çelişkisiz bir varlığından ya da ekonomik ilişkilerinden söz etmek yalnızca sübjektif bir bakış değil aynı zamanda sınıf mücadelesine revizyonist bir bakıştır.
Başkan Mao Milli burjuvaziye ilişkin şunları vurguluyor: ‘’ Milli burjuvazi ikili bir niteliğe sahiptir. Bir yandan emperyalizm tarafından baskı altında tutulmakta ve feodalizm tarafından kösteklenmekte, dolaysıyla her ikisi ile de çelişmesi bulunmaktadır. bu bakımdan devrimci güçlerden birini meydana getirir. Öte yandan, emperyalizme ve feodalizme bütünüyle karşı çıkma cesaretini gösterememektedir; çünkü ekonomik ve siyasi bakımdan zayıftır ve hala emperyalizmle ve feodalizmle ekonomik bağları vardır. Halkın devrimci güçleri kuvvetlendiği zaman, bu durum daha da berrak bir şekilde ortaya çıkar. Milli burjuvazi bu ikili niteliğinden dolayı, belli zamanlarda ve belli ölçülerde emperyalizme ve bürokrat savaş ağları hükümetlerine karşı devrime katıla bilir ve devrimci bir güç haline gelebilir; ama başka zamanlarda, komprador burjuvaziyi izlemesi ve bir karşı devrimde onun suç ortağı haline gelmesi tehlikesi de vardır.’’ ( Mao. Cilt 2 sayfa = 326 )

-Taşıdığı sosyal şoven zehrini gizlemeye çalışan oportünizm, küçük burjuva telaşıyla yalnızca kendisini aldatarak Colomb’u ve üzerinden geçen asırları yok
sayarcasına Amerika’yı yeniden keşfediyor ve Milli burjuvazinin Uluslar arası sermayeyle ekonomik ilişkilerine işaret ediyor. Bundan kuşku duyulamaz, ama bunun çelişkisiz bir ilişki olduğundan söz etmek, ya da bundan hiç söz etmeyerek yalnızca ama yalnızca ekonomik bağlarından söz etmek, Emperyalizmi Kapitalizmin yüksek bir aşaması olarak görmek değil de, ondan kopuk ve ayrı olarak görmektir. Bu da ‘’yeni gelişmeler ‘’ keşfetmek değil, Lenin tarafından bir asır önce Marksist bilimsel görüşüyle mahkum edilen, Emperyalist Batının sadık Vatan severi Kautsky’nin Ultra Emperyalizm teorisini hortlatmaktır. Unutmayalım ki Kapitalizmin temel yasalarından birisi, Pazar ekonomisidir. Emperyalizm, bu temel yasayı kaldırmıyor, başka Ulusların pazarlarına girerek sömürgeleştiriyor. Ve sömürge veya ilhak altında olan bir Ulusun Ulusal burjuvazisinin bununla çelişkisiz varlığından söz edilmesi hayret vericidir.

-Mao’dan yaptığımız alıntıda Milli burjuvazinin ikili niteliğinden söz ettik, dolaysıyla ‘’tam bilimsel’’ oportünizmin ‘’yeni gelişme’’ diye sunduğu Milli burjuvazi tahlilinin esasta yeni bir nitel gelişme değil, “3.Kongre’’nin (3.K) Milli burjuvazinin yalnızca tek bir niteliğini ele aldıklarını, onun emperyalizm ve feodalizmle olan çelişkisini inkar ettiklerini ortaya koymuş olduk. Emperyalizmin girdiği bir ülkede, Milli burjuvazi, ya emperyalizmle bütünleşecek ya da yerli pazar için üretim yapan geri nitelikte yerli sektörlere katılacaktır. Emperyalizm’le kendi sermayesinin niceliği ölçüsünde bütünleşen Milli burjuvazi kompradorlaşmaya adaydır. Dolaysıyla, ‘’ eklemlenerek var olma yönelimine girmiş’’ denilen Milli burjuvaziye, biz zaten Milli sağ kanadı (!) diyoruz. Ama unutmayalım ki bu onun yalnızca bir yönüdür. Yerli tarımsal üretime önem verilmediği, Komprador kapitalizmle eşitsiz bir gelişmenin yaratıldığı, çoğunlukla ithal edilmiş metalarla rekabetinin engellendiği Milli burjuvazinin elbette sömürge, yarı sömürge – yarı feodal ülkelerde düzen muhalefeti vardır. Bu da onun anti feodal, anti emperyalist yönüdür. Ama gerek ekonomik, gerekse siyasi olarak cılız ve etkisiz olduğundan, aynı zamanda bu yönü kompradorlaşma talebi ile törpülendiğinde, bu düzen yalnız başına karış gelecek nitelikte değildir.

-Peki ‘’ sermayenin Uluslar arası gücünün uzantısı olmuş’’ tanımı ne anlama gelir? Bu, Milli burjuvazinin yalnızca milli karakterini yitirmesi değil, aynı zamanda onun Emperyalizmin temel sosyal dayanaklarından birini oluşturduğu anlamına gelir. Şuraya dikkat edelim! Bu tanım yalnızca, Burjuva demokratik devrimini tamamlamış, dolaysıyla kalıntı biçiminde görülse de feodalizmi tümden tasfiye etmiş ama rakip kapitalist ülkelerdeki sınai gelişimin arakasında
kaldığı ve artık kendisine has bir dış Pazar mevcut olmadığından dolayı, diğer büyük emperyalist devletlerin mali ve diplomatik kıskacına girerek yarı sömürge durumuna gelmiş Kapitalist ülkeler için kullanılmıyor. Tümüyle sömürge, yarı sömürge – yarı feodal ve ilhak altından olan, henüz devlet kuramamış uluslar için, yani muhtevasına bakmaksızın doğrudan ya da dolaylı emperyalist sömürgeciliğin hüküm sürdüğü tüm coğrafyalara genel bir tanım yapılıyor. Peki, coğrafyaların sosyo-ekonomik yapısına göre sömürgeciliğin de farklı biçimlerle hüküm sürdüğü çağımızda böyle genel bir tanım mümkün müdür? Dünya gündemini az çok okuyan her insan, bunun yalnızca gene bir saçmalık olduğunu anlayacaktır.

O halde utangaçça gizlenmeye çalışan iki olgu deşifre oluyor burada: 1.) ‘’Emperyalizm feodalizmi tasfiye etti’’ diyerek, emperyalizme ilericilik misyonu yükleyen anlayış, ‘’ milli olgudaki değişimler’’ tanımıyla gizlenmeye çalışılmıştır. 2.) Ezilen ulus hareketine karşı sosyal şoven yaklaşım, yine bu genel ‘’Milli olgudaki değişimler’’ tanımının ardına gizlenmeye çalışılmıştır.

Oportünizm, Emperyalist sömürgeciliğin içeriğine ve biçimine bakmaksızın ortaya koyduğu genel bir ‘’Milli olgudaki değişimler’’ tanımının ne derece genel bir saçmalık olduğu anlaşılmıştır. Bunun farklı muhtevaya sahip coğrafyalarda iktisadi ve sosyolojik boyutu apayrı bir konudur. Buradaki esas konunu Kürt Milli burjuvazisi ve hareketi olduğunu ifade etmiştik. Bu nedenle bu tanımın genel saçmalığını ortaya koyduktan sonra esas konumuza geçiyoruz.

“3.Kongre” oportünistlerin, ‘’Milli burjuvazi olarak telaffuz edilen sermayedar kesimi orta burjuva biçiminde sermayenin uluslararası gücünün uzantısı olmuş bağımsızlık duruşunu kaybetmiş eklemlenerek var olma yönelimine girmiştir.’’ Şeklinde ortaya koydukları genel tanım apaçık biçimde Kürt Milli burjuvazisi ile Türk milli burjuvazisi arasındaki ayrımı silikleştirmiştir. Ne diyordu Kaypakkaya ? Çok uluslu geri ülkelerde Milli baskının şampiyonları yalnızca emperyalizme bağımlı komprador burjuvazi ve büyük toprak sahibi sınıflar değil, aynı zamanda milli baskıda onların suç ortağı hakim ulus milli burjuvazisidir. Yani Türk Milli burjuvazisi. Ama bu genel tanımlamayla iki ulus burjuvazisi arasındaki nitelik bir ve aynıymış gibi gösterilmekle kalmıyor, aynı zamanda milli baskıda Türk hakim sınıflarının suç ortağı olan milli karakterdeki Türk burjuvazisinin bu suçu da gizlenmiş oluyor.

Öte taraftan , ‘’sermayenin uluslar arası gücünün uzantısı olmuş’’ tanımıyla Kürt Milli burjuvazisinin Türk hakim sınıflarıyla olan çelişkisi de silikleştirilmiştir. Kürt Ulusal haini işbirlikçi büyük toprak sahibi sınıfı ve büyük burjuvalarla aynı rotada gösterilmiştir. Peki, güneş kadar gerçek çıplak nedir? Sermayenin
uluslararası gücünün uzantısı olan sınıflar hangileridir? Yarı sömürge- Yarı feodal Türkiye kuzey Kürdistan’da sermayenin uluslararası gücünün uzantısı olan sınıfların Komprador bürokrat burjuvazi ve büyük toprak sahibi sınıflar olduğunu, T.- K.K.’nın iktisadi yapısını ayrı bir başlıkta ele alırken ifade ettik. Bunun kuzey Kürdistan’daki durumuna gelince; Türk hakim sınıflarıyla öteden beri işbirliğine girişen, Yoldaş Kaypakkaya’nın deyimiyle; bir avuç büyük toprak ağası, onların yaltakçıları ve üç-beş büyük burjuva. Türk hakim sınıflarıyla bütünleşerek sermayenin uluslar arası gücünün uzantısı olan sınıflar bunlardır. Kaldı ki Kuzey Kürdistan’da bu sınıfa mensup olanların hemen hepsi Kürt Ulusal hainidir. Birkaç istisna dışında Kürt olduğunu dahi kabul etmeyen bu sınıfın mensupları elbette ki Ulusal bir karakter de taşımazlar. Sınıf teorisi 5.ci sayısında Kuzey Kürdistan’da ulusal karakter taşımanın birincil öğesi olarak kürtlüğünü kabul etmesi ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının ilhak edilmesine karşı çıkması gerektiği bilimsel tezi öne sürülüyor. Ama hükümetin kodaman ‘’Kürt’’ bakanlarından, büyük toprak ağası Bucak’lar vb.lerinden, silah tüccarı Cuma içtenlerden, banka kredilerinde aslan payını vb. avantasını alan, birçoklarının aynı zamanda bürokrat da olduğu toprak ağası ve büyük burjuvalardan elbette ki bu tavır beklenmez. İşte sermayenin Uluslararası gücünün uzantısı olan sınıflar bunlardır.

Tüm bu iktisadi denge içerisinde Türk hakim sınıfları ve onların ‘’Kürt’’ işbirlikçileri tarafından baskı altında tutulan Milli nitelikteki Kürt burjuvazisi ve küçük toprak sahiplerinin bunlarla yalnızca ekonomik ilişkilerini görüp te esas olan çelişkiyi görmemek, meseleye sömürgeciliğin vatan severi Kautsky’nin gözüyle bakmaktan başkada bir şey değildir. Kendi ülkesinin topraklarında çıkan doğal kaynaklar üzerinde Türk hakim sınıflarının sınırsız yetkisi olmasına elbette ki Wan’lı Kürt burjuvazisi karşı çıkacaktır. Kendi ülkesinde yapılacak bir icraatta kendisini yalnızca boya-badana gibi ‘’küçük işler’’ alabilmesine Amed’li kürt burjuvazisi elbette ki karşı çıkacaktır. Buna daha birçok örnek verilebilir, ama buradaki esas meselenin ilişki değil çelişki olduğunu gözden kaçırmayalım. Stalin’in deyimiyle ‘’Pazar-işte, geç burjuvazi için ana sorun. Genç burjuvazinin ereği, metanın pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır.’’ Milli karakterdeki Kürt orta burjuvazisinin Türk hakim sınıflarıyla belli ekonomik ilişkilerinin alması ne bu çelişkiyi ortadan kaldırır, ne de Stalin’den yaptığımız aktarmada apaçık ortaya konulan ezilen ulusun genç burjuvazisinin bu amacını ortadan kaldırır.

Bir diğer yandan şu soruyu sormakta yerinde olacaktır; ‘’ Sermayenin uluslararası gücünün uzantısı olmuş bağımsızlık duruşunu kaybetmiş
eklemlenerek var olma yönelimine girmiş’’ bir Kürt Milli burjuvazisinden bahsedilecekse, o halde Milli baskının amacı nedir? Öyle ya ‘’orta burjuva biçiminde sermayenin uluslararası gücünün uzantısı’’ olunca Milli karakterini de yitirmiş oluyor. Durum bu olunca Milli baskı da anlamını yitirmiş olur. En azından büyük ölçüde ortadan kalkması gerekirdi. Ama Kuzey Kürdistan’da ekonomik, siyasi, askeri ilhak devam ediyor, Kürtçenin yasaklanması sürüyor, tarihi, kültürel inkar ve asimilasyon sürüyor. O halde nedir bu amaç? Bunu Kaypakkaya yoldaş açıklıyor; ‘’ … Bu amaç, en genel ifadesiyle ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır. Yeni imtiyazlar edinmek, eski imtiyazları en son sınırına kadar genişletmek ve kullanmaktır. Bunun için hakim ulusun burjuvaları ve toprak ağaları, ülkenin siyasi sınırlarını muhafaza etmek yolunda, ayrı milliyetlerin yaşadığı bölgelerin ülkeden kopmasını her ne surette olursa olsun engellemek yolunda büyük çaba gösterirler. Ticaretin en geniş ölçüde gelişebilmesi için gerekli şartlardan biri de dil birliğidir. Bu amaçla hakim ulusun burjuvaları ve toprak ağaları kendi dillerinin bütün ülkede konuşulmasını isterler ve hatta bunun zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Stalin yoldaşın deyimiyle ‘’ pazara kim hakim olacaktır?’’ Meselenin özü budur. ’’Milli birlik’’, ‘’ devletin, ülkesi milliyetiyle bölünmez birliği ve bütünlüğü’’, ‘’ toprak bütünlüğü’’ şiarları, burjuvazinin ve toprak ağalarının bencil çıkarlarının ‘’pazara’’ kayıtsız şartsız hakim olma arzularının ifadesidir.” ( İ.K. seçme yazıları sf: 170-171)

Evet milli baskının amacı budur. Ama buradaki asıl soru, bu Milli baskının kime uygulandığı? Sorusudur. Kürt milli burjuvazisi ‘’sermayenin uluslararası gücünün uzantısı’’ olarak Milli karakterini kaybettiğine göre, o halde bizim oportünistlerimize göre milli baskı yalnızca Kürt halkına uygulanıyor olmalı. Yani Kürt işçileri, yoksul ve orta halli köylüleri, yarı proleterleri, şehir küçük burjuvazisi ve Kürt burjuvazisinin demokratik halk devrimi saflarına katılacak olan devrimci (sol) kanadı. Tabi bu bizim sosyo-ekonomik yapı tarifimize göre. “3.K.”nin tarifine göre ise; proletarya, yarı- proletarya, kır ve şehir küçük burjuvazisi halk kavramına giriyor. Dolaysıyla onlara göre, Kürt Ulusunun yalnızca bu kesimlerine Milli baskı uygulanmış oluyor. Bunu açıktan deklare etmenin ‘’ayıp lığının’’ bilinciyle olsa gerek, meseleyi somut olarak ortaya koymak yerine, genel bir ‘’Milli olguda değişimler’’ tanımıyla bundan özenle kaçınılmıştır. Ama bu, öne sürülen oportünist tezlerle neticenin buraya varacağı gerçeğini değiştirmiyor. Bu teori sahiplerinin, Türk hakim sınıflarının Kürt ulusuna karşı Milli baskıyı neden hala en kaba biçimde devam ettirdiği? Sorusunun cevabını vermeleri gerekir. Oportünist tanımlarla silikleştirdikleri bu Milli baskı, o zaman kime uygulanıyor?

Yoldaş Kaypakkaya dönemin şovenistleriyle yaptığı teorik tartışmalarda yalın ve net bir şekilde Milli baskının kime uygulandığını şöyle açıklıyor: ‘’ Milli baskı sadece Kürt halkının değil, Türk hakim sınıflarıyla her bakımdan kaynaşmış bir avuç büyük feodal bey ve üç-beş büyük burjuva hariç, bütün Kürt Milletine uygulanmaktadır. Kürt işçileri, köylüleri, şehir-küçük burjuvazisi, küçük toprak ağaları milli baskıdan acı çekmektedir. Hatta Milli baskıdan esas hedefi, ezilen, bağımlı ve uyruk milletin burjuvazisidir. Çünkü hakim millete mensup kapitalist ve toprak ağaları ülkenin bütün zenginliklerinin ve pazarlarının rakipsiz sahibi olmak isterler. Devlet kurma imtiyazlarını ellerinde tutmak isterler. Diğer dilleri yasaklayarak, Pazar için son derece gerekli olan ‘dil birliğini’ sağlamak isterler. Ezilen milliyete mensup burjuvazi ve toprak ağaları, bu emellerin önüne önemli bir engel olarak dikilir. Çünkü o da kendi pazarına kendisi sahip olmak, bu pazarı dilediği gibi kontrol etmek, maddi zenginlikleri ve halkın iş gücünü kendisi sömürmek ister. İki milletin burjuvazisi ve toprak ağalarını bir birine düşüren güçlü ekonomik etkenler bunlardır; hakim millete mensup burjuva ve toprak sahiplerinin ardı arkası kesilmeyen milli baskılara girişmesi buradan gelir; milli baskıların, ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarına da yönelmesi buradan gelir.’’ ‘’Bir avuç büyük toprak ağasına, onların yaltakçılarına ve üç-beş büyük burjuvaya gelince: Bunlar öteden beri Türk hakim sınıflarıyla ittifak kurmuşlardır. Her türlü imtiyaz, Türk hakim sınıfları gibi bunlara da açıktır. Ordu, jandarma ve polis bunların da hizmetindedir.’’ ‘’…Kürt toprak ağaların ve Kürt burjuvalarının çok büyük bir kısmı, Türk hakim sınıflarının milli baskısına maruz kalmaktadırlar. Bunlar hatta büyük Kürt feodal beylerin de baskısına maruz kalıyorlar. Bir avuçluk büyük toprak ağaları, küçük toprak ağalarının ve Kürt burjuvazisinin, büyük feodal beylere ve bunların yaltakçılarına öfkelenmesi, işte bu iki sebebe dayanıyor. (…)’’ ‘’…Kürt işçileriyle, yarı proleterleriyle, yoksul ve orta köylüleriyle, şehir küçük burjuvazisiyle birlikte Kürt burjuvazisi ve küçük toprak ağaları da Milli baskıya maruzdur. Ve Kürt milli hareketinin saflarını bu sınıflar teşkil ediyor. (…)’’ (İ.K seçme yazılar sf: 167…169)

Alıntıyı bu kadar uzun tutmamızın sebebi, oportünizmin ulusal soruna yaklaşımda taşıdığı sosyal şoven zehrinin, bugün, kitlelere sözde Kaypakkayacılık adı altında enjekte edilme çabasıdır. Oysa Kaypakkaya’nın, ulusal soruna dair tezlerini kavraya bilmiş her insan, bu sosyal şoven teorilerin Kaypakkayacılık kılıfına gizlenmeyeceğini bilir. Bugün Kürt halkı, sınıfsal baskının yanında, aynı zamanda Milli baskıdan da acı çekmektedir. Bu doğrudur, ancak Milli baskı yalnızca Kürt halkına değil, tüm Kürt milletine uygulanıyor. Kaypakkaya’nın ifade ettiği gibi, Milli baskıların esas hedefi ezilen Milletin
burjuvazisidir. Ama “3.K”nin Kapitalist iktisat tanımına, Emperyalizm teorilerine göre, Milli olguda öylesine değişimler yaşanmış ki: Ulusal pazarlar ortadan kalkmış, Türk Milli burjuvazisinin yanında Kürt Milli burjuvazisi de biranda yeryüzünden silinmiş, ‘’ sermayenin uluslararası gücünün uzantısı olmuş’’ ve öne sürülen bu teoriye göre, Ulusal sorun yalnızca Kürt halkını ilgilendiren bir sorun haline gelmiş. Çok açıktır ki bu öznel teorilerle “3.K” sosyal şovenizmin batağına saplanmıştır. Açıklamaların diğer bölümlerinde süslü laflarla tekrarladıkları ‘’Biji Azadiye Kurdistan’’ sloganı, bu gerçeği ne yazık ki değiştirmiyor. Öte yandan, Orta doğuda mutlak hakimiyet kuran, sınırlar çizerek Devletler oluşturan ve Kürdistan’ı dörde bölen emperyalizm, elbette Kürt Ulusuna uygulanan baskı ve inkarın doğrudan sorumlusudur. Zira Kürdistan’da çıkarılan petrolden, bir sizi doğal yer altı ve yer üstü kaynaklarından, pazara sürülen metaların ticaretinden vb. bir çok ranttan Emperyalist tekelci burjuvazi, acantesi konumundaki hakim ulus komprador burjuvazi eliyle aslan payını almaktadır. Ama Kürdistan’ı ilhak eden bağımlı kukla Devletlerin sınıfsal niteliğini kavrayamayanlar bu sömürünün biçimini de anlayamazlar. Dolaysıyla da ne Kürt Milli burjuvazisinin niteliğini, ne de onun sınıf damgasını taşıyan hareketin niteliğini anlayamazlar.

Şimdi de 3.K.nin hayal ettiği bir ulusal burjuva hareketine ve Kürt ulusal hareketini nasıl tanımladığına bakalım: ‘’Dünya devrimin parçası olmak, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da iktidar gücü olan komprador tekelci kapitalizmi devirmekler açıklana bilinir. Bu devrim hedefi güdülmeden yürütülen reformist mücadele, burjuvazinin yeni şartlarda nefes almasını kolaylaştırıp sömürü yürüyüşünde yeni biçimler edinilerek devam etmesine yol açar. Bu anlamda niteliğini değerlendirme, verili coğrafyada, dünya devrimin yedeği ve ona hizmet eden perspektifi ile değerlendirildiğinde, bu niteliğin PKK’nin toplumsal projesi bağlamında reformizm olarak izah edilebileceği, silahlı biçiminden dolayı da silahlı reformist hareket olarak tanımlanır.’’ ‘’18.MKP; (…) Uluslararası alanda sosyal ve devrimci ulusal kurtuluş savaşlarını sahiplenir ve desteklemeyi görev bilir.’’ ‘’29.Proleter dünya devriminin yedek güçlerinden olan Ulusal Kurtuluş savaşları geriye dönüşler öncesi, sosyalist kampın varlığından ve Uluslar arası nüfuzundan aldığı güçle emperyalizme daha güçlü darbeler vururken, ancak sosyalist kampın dağılması ve demokratik sosyalist ülkelerdeki geriye dönüşlerin tamamlanması ile birlikte bu hareketlerin bir çoğu daha bağımsızlıklarını elde etmeden şu veya bu emperyalist devlete sırtını dayayarak reformist bir konuma geldiler, gelmektedirler. Devrimci proletarya ulusal hareketlerin bu karakterinden dolayı reformist karakterlerdeki ulusal hareketlerin çizgilerini deşifre edip çizgilerine karşı mücadele eder, ezilen ulus
ve azınlıklar hareketinin yanlış çizgilerine rağmen meşruiyeti ve demokratik içeriğini desteklerken proletaryanın çözüm bayrağı temelinde sorunun üstesinden gelmeyi sorumluluk olarak bilir. Bu konuda devrimci ulusal hareketleri stratejik bir müttefik olarak ele alır.’’

Yazımızın başında “3.Kongre”nin ‘’milli olgudaki değişimler’’ tezini aktarmıştık. Öne sürdükleri bu teze bağlı kalarak Kürt Ulusal hareketini de yukarıdaki satırlarla tarif ediyorlar. Ne kadar bağlı kaldıkları, bunda ne kadar tutarlı oldukları da ayrı bir mesele. Bir yandan Ulusal hareketeler ‘’silahlı ve silahsız burjuva reformist hareketler olarak biçimlenmiştir’’ diyeceksin, ‘’Milli olgudaki değişimler’’le devrimci (!) Ulusal kurtuluş hareketlerinin mümkün olamayacağını öne süreceksin, diğer yandan ‘’amma’’ deyip, programında devrimci (!) Ulusal hareketlerin varlığından bahsedeceksin. Gülünç bir paradoks tablosu. Bu tabloyu gülünç hale getiren çelişkili ifadeler bir yana, bu ifadeleri çelişki yumağına çeviren “3.Kongre”nin temel tezleri üzerinde duralım. “3.Kongre”, Kürt ulusal hareketi için ‘’Dünya devriminin parçası olmak, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da iktidar gücü olan komprador tekelci kapitalizmi devirmekle açıklan bilinir’’ diyorlar. Bu amacı gütmediği içinde reformist olarak tanımlıyorlar. Biz ustaların yapıtlarını incelerken böylesi bir sava dair vurguya, eleştiriye rastlamadık. Demek ki dünya devrimi tarihinde ilk kez böylesi saçma bir sav öne sürülüyor. Yeni diye öne sürdükleri, esasta temelleri bir asır önce Kautsky vb.leri tarafından atılmış oportünist teorilerine gerçekten yeni bir şey eklemeleri, öyle zannederiz ki tüm oportünist camia tarafından alkışla karşılanmıştır. Çok açıktır ki bu savı öne sürenler, burjuva önderlik-li Ulusal hareketlerin niteliğini, amacını anlayamadıkları gibi sınıfların niteliğini ve kp’nin varlık gerekçesini de anlayamamışlardır. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ki iktidar gücünü proletarya önderliğindeki geniş halk yığınları devirebilir. Kürt ulusal hareketi değil. Komünist partisinin varlığı da bununla açıklana bilir zaten. Burjuva önderlik-li ulusal hareketler ise, kendi ulusunun yaşadığı coğrafyada ulusal devlet kurmak amacıyla ortaya çıkar. Çok uluslu ülkelerdeki ezilen ulus burjuvazisi önderlik-li hiçbir ulusal hareket, oradaki mevcut devleti ya da iktidar gücünü devirmek için ortaya çıkmamıştır, çıkmazlarda. Adı üzerinde ‘Ulusal Hareket!’ Marksistlere göre, bunun nesnel olanaksızlığı ortadadır, ama yalnızca Marksistler göre. Bu nedenle Marksizm’den bir hayli uzaklaşmış olan “3.Kongre”yi bu beklentisinden dolayı pekte yadırgamamak gerekiyor. Öne sürdükleri diğer tezlerine baktığımızda, bu beklentinin çokta uygunsuz olduğu söylenmez; ‘’ sermayenin uluslararası gücünün uzantısı olarak’’ Kürt burjuvazisi ‘’Milli karakterini kaybettiğine’’ göre, dolaysıyla milli baskı ‘’Kürt halkına’’ uygulandığına göre, hareket de ulusal değil, halk hareketimi olması gerekir?

“3.Kongre”nin ‘’tam bilimsel-ci’’ teorileri buraya mı varıyor? Çok açıktır ki oportünistler, olmasını istedikleri şeyle var olanı birbirine karıştırmışlardır. Peki, Kaypakkaya bu ayrımı nasıl yapıyor? Özetlediği şeklini aktaralım: ‘’Özetlersek, halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde, her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır, her tarihi dönemde vardır ve bugün halk hareketleri, sınıf bilinçli proletaryanın önderliği ile birleşerek, demokratik halk devrimiyle ve sosyalist devrimlerle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir. Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya sıkışmıştır. Batıda 1789 ile 1871 arasında belli bir tarihi dönemi kapsar: Doğu Avrupa’da ve Asya’da 1905’lerden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; Milli hareketler özünde her zaman burjuvazinin damgasını taşımaktadır ve her milli hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren Milli bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir. Bu gün Türkiye Kürdistan’ında ‘hızla güçlenmekte’ olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt Milli hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi, yani halk hareketidir. Birincisi; sadece Türk hakim sınıflarının Milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının ‘iç pazarı’ ele geçirmesi amacına yöneldiği halde: ikincisi; hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına, hem de Milli baskıya, Milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir. (…)’’ (İ.K. sf: 179-180)

Demek ki Ulusal hareketler böyle bir amaç gütmedikleri gibi, nesnel olarak da böylesi bir yönelime girmesinin olanağı yok. Çünkü burjuvazinin amacı, Milli baskıyı ortadan kaldırmaya ve iç pazarı ele geçirmeye yöneliktir. Her ulusal harekette olduğu gibi Kürt ulusal hareketini de genel eğilimi bu yöndedir.

Çağımız emperyalizm ve proleter devrimler çağı olarak güncelliğini korumaktadır. Ve bu çağda proleter dünya devriminin iki ana halkası; emperyalist-kapitalist ülkelerde proletarya ve müttefikleri tarafında savaşımı verilen sosyalist devrimler ile emperyalizmin boyunduruğu altındaki uluslar ve halklar tarafından savaşımı verilen yeni demokratik devrimdir. Çağımızda proleter dünya devriminin iki ana bileşeni bu şekildeyken, ne var ki devrimci savaşlar bunlarla sınırlı değildir. (Birde yoldaş Kaypakkaya’nın deyimiyle ‘’eski dönemin çağımıza devrettiği’’ sömürgelerde emperyalizme karşı verilen ulusal savaşların yanı sıra çok uluslu coğrafyalarda verilen ulusal savaşlar…) Fakat, burjuva önderlik-li yürütülen bu ulusal kurtuluş savaşları proleter dünya devriminin ana bilimlerin içerisinde değerlendirilemez. Ancak emperyalizme darbe vuran ve proleter devrimleri güçlendiren devrimci (!) ulusal hareketler, proleter dünya devriminin yedek güçleri olarak değerlendirilir. Bu da reformist ulusal hareketler için değil, devrimci ulusal hareketler için geçerlidir. Çünkü yalnızca devrimci nitelikteki ulusal hareketler emperyalizme darbe vurup, proleter devrimleri güçlendirir. Çünkü reformist nitelikteki ulusal hareketler zaten emperyalizme paralel politikalar geliştirir. Dolayısıyla emperyalizme darbe vuramadığı gibi, proleter dünya devrimlerini de güçlendiremezler. “3.K”.ye göre dünyada yalnızca reformist nitelikli ulusal hareketler olanaklıdır. Bu sav aynı zamanda, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter dünya devrimlerine hizmet etmesini ‘’mümkün olmayacağını’’ ileri sürmektedir. Yedek de olsa! Emperyalizm tahliliyle ‘’Ulusal çitleri’’ parçalayan “3.K.”, Ulusal kurtuluş hareketlerinin ‘’devrimci olamayacağını’’ ileri sürerek, onları dünya devriminin yedek güçleri olmaktan da çıkarmıştır. Yedek güçleri değil ama ‘’dünya devrimini parçası olmak’’ diye bir tanım koyuyorlar, bunun da Türkiye-Kuzey Kürdistan da ki iktidar gücünü devirmesi şartıyla açıklıyorlar. Ulusal hareketten hiçbir temeli olmayan bir beklenti içerisine girmenin saçmalığı ortadadır. Bunu bugün yapacak güç KP önderliğindeki proletarya ve halk kitleleridir. Proletarya da zaten dünya devrimini temel, hatta öncü gücüdür. “3.K.”nin, burjuva milliyetçi öze sahip bir harekete KP misyonu yüklemesi ve ondan KP’nin yapabileceği bir sınıfsal devrim beklemesi saçma olduğu gibi, ideolojik kaosunda zirvesini gösteriyor. “3.K”, ya gerçekten sapla samanı birbirine karıştırmış, ya da Kautsky’nin vatan severliğini tam anlamıyla özümsemiştir. Emperyalizmin doğrudan sömürgesi durumuna gelmiş bir coğrafyada gelişen ulusal hareketin yöneleceği hedef başkadır, ama ülkesi ilhak edilmiş ve başka bir ulusun topraklarına ‘’eklenmiş’’ çok uluslu ülkelerde gelişen Ulusal hareketin yöneleceği hedef başkadır. Bu realite, birbirine karıştırılamayacak kadar çıplaktır. “3.K.” bunu ayırt etse bile, muhtevasına bakmaksızın Ulusal hareketlere getirdiği toptan bir reformist tanımıyla bu vatan severlik ağına çoktan dahil olmuştur. Bu durumu Kürt ulusal hareketi özgülünde açıklamadan önce, onun devrimci mi? Yoksa, oportünistlerin öne sürdükleri gibi reformist mi olduğuna bakalım. Bunu daha iyi anlaya bilmek için öncelikle, MLM’lerin kendilerine referans aldığı, Temmuz 1920’de Komünist Enternasyonal ikinci kongresine sunulan Leninist tezi aktaralım:

‘’Üçüncü, geri ülkelerdeki burjuva-demokratik hareket sonunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu sorun bazı görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Komünist Enternasyonalin ve komünist partilerin, geri ülkelerdeki burjuva-demokratik hareketi desteklemeleri gerektiğini ifade etmenin, ilke ve teori açısından doğru mu yanlış mı olduğunu tartıştık. Görüşmenin sonunda, ‘burjuva-demokratik hareketten’ çok ulusal-devrimci hareketten söz etmeye oy birliğiyle karar verdik. Geri ülkelerde nüfusun ezici çoğunluğu, burjuva-kapitalist ilişkileri temsil eden köylülerden oluştuğuna göre, herhangi bir ulusal hareketin, yalnızca burjuva-demokratik bir hareket olacağına kuşku yoktur. Bu geri ülkelerde – eğer ortaya çıkabilirlerse- proleter partilerinin, köylü hareketiyle belli ilişkileri korumaksızın ve o hareketi desteklemeksizin komünist taktikler ve komünist bir siyaset izleyeceklerine inanmak ütopik olur. Ancak, burjuva-demokratik hareketten söz edersek, reformcu ve devrimci hareketler arasındaki bütün farklılıkları ortadan kaldırmış olacağımızı itirazı öne sürülmüştür. Oysa emperyalist burjuvazi, boyunduruk altındaki ülkelerde de reformcu bir hareket aşılamak için elinden gelen her şeyi yaptığı için, geri ve sömürge ülkelerde bu farklılık son zamanlarda çok açıkça gözler önüne serilmiştir. Sömüren ülkelerin burjuvaziyle, sömürge ülkeler burjuvazisi arasında beli bir birbirine yakınlaşma görülmektedir. Öyle ki, ezilen ülkeler burjuvazisi, sık sık-belki hemen her durumda- bir yandan ulusal hareketi desteklerken, bir yandan da emperyalist burjuvaziyle tam bir uyuşum içindedir, yani bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı emperyalist burjuvaziyle güç birliği yapmaktadır.

Bu durum, komisyonda reddedilmeyecek biçimde kanıtlandı ve biz, tek doğru davranışın, söz konusu farklılığı dikkate alarak, hemen her durumda, ‘burjuva-demokratik’ terimi yerine ‘Ulusal devrimci’ terimini koymak olduğunu kararını verdik. Bu değişikliğin önemi şuradadır: komünistler olarak biz, sömürgelerdeki burjuva-kurtuluş hareketlerini, bu hareketler ancak gerçekten devrimci olduğu ve bizim, sömürülen yığınlarla köylüleri devrimci bir ruha örgütleyip eğitme çalışmalarımızı engellemediği ölçüde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğe bu koşullar yoksa, bu ülkelerdeki komünistler, ikinci Enternasyonalin kahramanlarını da kapsayan reformcu burjuvaziyle savaşmalıdırlar. Sömürge ülkelerde reformcu partiler esasen mevcuttur.’’ (Lenin-Ulusal sorun ve ulusal kurtuluş savaşları sf: 404-405)

“3.K.”, Kürt ulusal hareketinin ‘’reformist’’ olarak değerlendirirken neden bu kıstasları ele almaktan ‘’itinayla’’ kaçınmıştır? Lenin yoldaşın ortaya koyduğu bu Marksist tariften bihaber olmayacaklarına göre, o halde küçük burjuva sınıfsal yaklaşımın tezahürü demek daha mı doğru olacaktır? Oportünistler, sınıfsal duruşları gereği bundan özenle kaçınmışsa da, biz Parti Tarihinde olduğu gibi Ulusal hareketin niteliğini bu Marksist kıstaslardan hareketle değerlendirmeye devam edeceğiz. Bilinir ki Ulusal hareketlerin reformist olanı karşı devrimcidir. Çünkü o harekete yön veren çizgi, reformcu burjuvazinin çizgisidir, yani olgunlaşmış haliyle işbirlikçi burjuvazinin çizgisidir. Ve bu reformist ulusal hareketin politikaları emperyalizmle büyük ölçüde uyum içindedir. Lenin yoldaşın belirttiği gibi, devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı emperyalist burjuvaziyle güç birliği yapmaktadır. Bunun gizemli hiçbir yanı yoktur, güncel siyasetteki karşılığı gözle görülür açıklıktadır. Hatta biz proleter devrimcilerinin üzerinde hissedecekleri karşılığı vardır.

Bugün Kürdistan’da devrimci olanı da reformist olanı da mevcuttur. Somut olarak reformist ulusal hareketin politikalarına bir bakalım: bu sorunu daha da anlaşılır kılacaktır. Güney Kürdistan da ki Barzani hareketi bunlardan biridir. Bırakalım devrimci komünistleri, emperyalizmle güç birliği yaparak kendi coğrafyasındaki ulusal devrimci harekete bile yaşam hakkı tanımamaktadır. İşgale karşı direniş sergileyen Rojava’da ki yurtsever harekete tecrit uygulayarak, ambargolar koyarak saldırmaktadır. Ulusal devrimci hareketin Güney Kürdistan da ki kurumlarına operasyonlar düzenlemektedir. Bu yeni gelişen bir durumda değildir. 1990’lı yıllarda PKK ye karşı Türk devletiyle ortak askeri operasyonlara imza atmıştır. Ve daha birçok örnek verilebilir. Lenin yoldaşın ulusal hareketler için reformist ve devrimci diye yaptığı ayrım somut olarak kendisini böyle göstermektedir. Yoksa ulusal hareketlerin niteliği silah kullanmasıyla da bağımsız bir devlet istemesiyle de açıklanamaz. Yani demek istediğimiz niteliğin açıklanması buraya sıkıştırılamaz.

Barzani de silahlı mücadele veriyordu, dünde bugünde Güney Kürdistan’da bağımsızlığı savunuyor. Şundan hiç kuşku yoktur ki, vermiş olduğu mücadelede, bu mücadelede öne sürdüğü talepler de ezen ulusun ulusal imtiyaz ve zulmüne yöneldiği için demokratik içerik taşıyordu, taşımaktadır. Fakat demokratik içerik taşıması ayrı bir şeydir, devrimci olması ayrı bir şeydir. Yoksa gerek devrimci, gerek reformist ulusal hareketler ezen Ulusun baskı ve imtiyazlarına yöneldiği için demokratik muhteva taşırlar. Bugün oportünistlerce ‘’reformist’’ olarak tanımlanan PKK ile gerçek manada reformist Barzani hareketi arasındaki büyük uçurumu ilk bakışta görmek mümkündür. Reformist ve devrimci Ulusal hareketlerdeki temel ayrımı açığa vuran proleter devrimcilerle her alanda ittifaklardan kaçınmayan bir Kürt Ulusal hareketi realitesi var.

Onu gerçek anlamda devrimci kılanda proleter devrim hareketlerine karşı bu yaklaşımı ve emperyalizme dolaylıda olsa darbe vurup vurmadığı gerçekliğidir. Ayrıca şu noktayı hatırlatmakta fayda var; ‘’Kİ birçok küçük burjuva oportünist akımın ulusal hareket konusunda karıştırdığı temel noktalardan biriside çok uluslu yarı-sömürge devlet sınırları içerisinde süren ulusal hareketlerin niteliği ile emperyalizmin doğrudan denetimi, başka bir deyişle emperyalizmin sömürgesi durumunda olan sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarının yönlendikleri hedefleri karıştırmış olmalarıdır. Bilindiği gibi yarı-sömürge çok uluslu devletlerin olduğu yerlerde baş gösteren ulusal hareketlerin önündeki doğrudan engel güçler egemen ulusun burjuvazisi veya devletidir. Bu hareketler devleti değiştirmek; onu yıkıp yerine başka bir devlet
kurmak için gelişmez. Kendi pazarını kendisi sömürmesi için ulusal devlet kurmak için savaşırlar. Ki bu hareketlerin karşılarında ilk gördükleri engelde az önce işaret ettiğimiz gibi egemen ulus burjuvazisidir. Ezilen ulus burjuvazisiyle ezen ulus burjuvazisi arasındaki çelişkinin ana zemini de bu Pazar kavgasıdır.

Bundandır ki bu gibi ülkelerde ezilen ulus burjuvazisi önderliğinde gelişen Ulusal savaşlardaki anti-emperyalist yön, emperyalizmin sömürgesi durumundaki ülkelerdeki Ulusal kurtuluş savaşlarına oranla daha zayıftır. Oralardaki ulusal kurtuluş savaşları emperyalizmi doğrudan hedeflerken, ancak yarı-sömürge çok uluslu ülkelerde dolaylı hedefler. Çünkü bizimki gibi çok uluslu ülkelerde milli baskıyı uygulayan ve mevcut ulusal pazarın doğrudan egemen- ilk unsuru egemen ulus burjuvazisidir. Bu gibi çok uluslu ülkelerde milli baskıyı direkt olarak emperyalizm uyguluyor diye bilir miyiz? Elbette ki diyemeyiz. Burjuva karakterli ulusal hareketler kendisi için baş çelişki teşkil eden güç hangisiyse elbette ki ilk başta ona yönelecektir. Geri kalan güçlerle ya ittifak ya da işbirliği yapmaya gidecektir. Onun örgütlenme tarzını eleştirmek, dahası milliyetçi olarak değerlendirmek farklı şey, ama bu gibi hareketleri reformist olarak değerlendirmek ise tamamıyla farklı şeydir. Bu realite birbirine karıştırılmamalıdır.’’ (S.T. sayı 5)

Sınıf teorisinde aktardığımız bu satırlarda ifade edilenler bir varsayım değil, çıplak bir gerçekliktir. Bu gerçekleri soyutlayıp yalnızca görmek istedikleri gibi bakanlar Marksist olamazlar, bu ancak idealistlerin işidir. Ulusal hareketi, taşıdığı burjuva sınıf damgasından soyutlayıp, onu proleter devrim iddiası taşıyan hareketlerle aynı kategoride değerlendirenler, Ulusal sorun noktasında ve Ulusal hareketlere yaklaşımda asla doğru bir çizgiye sahip olamazlar. Ama idealist felsefenden beslenen oportünistlerin, soruna görmek istedikleri yerden baktıkları apaçıktır. Ayrıca bütün ulusal hareketler mücadelenin belli bir aşamasından sonra emperyalist devletlerle diplomatik-siyasal ilişkiler geliştirmek ister, hatta bu yönden büyük çaba içerisine bile girerler. Çünkü burjuva karakterli ulusal hareketler kendi öz gücüne güvenmezler; pragmatist siyaset yaparlar; dar milliyetçi yaklaşımla hareket ederler vs. vs. tüm bu vb. nedenlerle ulusal hareketler, özellikle mücadeleyi belli bir üst boyuta taşıdıktan sonra emperyalizme dayanarak statü elde etmek isterler. Dolaysıyla emperyalist devletler diplomatik-siyasal ilişkiler geliştirirler. Yalnız, bu realite o hareketi bir çırpıda ‘’reformist’’ etmemizi gerektirmez. Burada tayin edici olan, o hareketin ideolojik-siyasi çizgisidir.

Ulusal hareketlerin ‘’sosyalist kampın nüfuzundan aldığı güçle’’ daha sağlam duruş sergiledikleri doğrudur, ama sosyalist kamp dağıldı diye bu hareketlerin hemen hepsi ‘’reformist’’ oldu anlamına gelmez bu. Tüm bu genelleme tezleriyle Kürt Ulusal Hareketin (KUH) reformist olarak değerlendirenler- en önemlisi de devrimci ulusal hareketlerin mümkün olmayacağını ileri sürenler Rojava da ki devrimci yurtsever direnişi neyle açıklayacaklar? Ayrıca Kuzey Kürdistan’da ki harekete yön veren ideolojik-siyasi çizgi ne ise, Rojava da ki direnişe yön veren çizgide odur. Orada da emperyalist devletlerle diplomatik-siyasal ilişki arayışları, hatta geliştirilen ilişki vardır. Ama bundan hareketle ve genelleme tezleriyle bu devrimci Ulusal direnişe burun büküp küçümseyenler, iflah olmaz sosyal şovenlerdir. Gerçek manada reformist nitelikteki bir Ulusal hareket; adeta iki emperyalist bloğun maşaları eliyle lokla bir savaş verdiği ve taraf olmanın dayatıldığı Suriye koşullarında, onca askeri, siyasi saldırılara, ambargolara, baskılara rağmen bağımsız bir duruş sergileyerek yurt savunması yapmak yerine, gerçek manada ‘’bağımsızlık duruşunu kaybederek’’ emperyalist bloklardan birine yedeklenmiş olacaktı! Ama devrimci nitelikteki ulusal hareketin Rojava pratiği ortadadır. Emperyalistlerin tüm planları Rojava’da ki direniş duvarına toslamıştır. Rojava direnişi, emperyalizme ve onların bölgedeki uşaklarına büyük bir darbe indirmiştir. Devrimci ulusal hareketlerin mümkün olamayacağını söyleyen sosyal şovenlerde Rojava da ki devrimci direnişten öğrenmesini bilmelidir. Demek ki devrimci ulusal hareketler de mümkün olabiliyormuş. Nitekim Rojava’da da reformist nitelikteki Ulusal hareketler mevcuttur. Bunlar oradaki ulusal devrime saldıracak kadar, karşı devrimci faaliyetlerde bulunacak kadar alçakça yönelimler içerisine girmişlerdir. Reformist hareketler, Kürt coğrafyasının bağımsız temsili yeti yerine, emperyalistlerin gölgesinde bir temsili yet istemişlerdir. Hatta doğrudan emperyalistlerin kendilerini temsil etmelerine razı olmuşlardır. Yani ulusal temsil bayrağı yerine temsili yet bayrağını çekmişlerdir. Burada da reformist ile devrimci Ulusal hareket arasındaki büyük ayrımı görmek mümkündür. Bu ayrımı görmeyenler, ya da görmek istemeyip te silikleştirmeye çalışanların MLM biliminden uzaklaştıkları ve aynı zamanda Ulusal soruna proleter bir duruşla yaklaşmayacakları apaçıktır.

Kürt Ulusal hareketin tüm Kürdistan coğrafyasında yürüttüğü mücadelenin devrimci-yalnızca demokratik değil, aynı zamanda devrimci-niteliğine dikkat çekerken, Kuzey Kürdistan’da ki uzlaşmacı tavrını da görmezden geldiğimiz anlaşılmaz. Bu Kürt ulusunun üzerindeki ulusal baskıyı kaldırmayacağı gibi, Kürdistan’da ki devrimci potansiyeli de uzlaşma süreci içerisinde eritmektedir ve aynı zamanda Faşist devletten demokrasi beklentisiyle kitlelerde çarpık bir devlet bilinci oluşturmaktadır. Ama ne yazık ki birçok küçük burjuva oportünist akımları sorunu yalnızca Kürt ulusal hareketinin tepelerindeki darlıkta görmekte. Bu ulusal soruna proleter devrimin ihtiyaçları cephesinden değil, Kürt burjuvaların cephesinden bakmaktır. Bu anlayışa göre, KUH talep çıtasını biraz yükseltti mi Kürdistan sorunu da çözülmüş oluyor. Burada bir noktaya daha dikkat çekmekte yarar var; Ulusal hareketin reformist veya devrimci niteliği; somut olarak önüne koyduğu taleplerin darlığıyla da açıklanamaz. Küçük burjuva oportünist akımların hemen hepsi KUH’ni reformist olarak değerlendirirken, ya buradan hareketle böyle değerlendiriyorlar, ya da bunu büyük ölçüde etkisinde kalarak böyle bir değerlendirmeye gidiyorlar. Ne yazık ki 3.K. de bu durumdan muaf değildir! Ulusal hareketlerin genel eğilimine ilişkin yoldaş Kaypakkaya şunları vurguluyor: ‘’Her milli hareketin genel eğilimini milli bütünlüğü olan devletler kurulması yönünde olduğunu meta üretimini ve kapitalizmin ihtiyaçlarını en iyi bu devletlerin karşıladığını, en güçlü ekonomik etkenleri bu yönde işlediğini daha önce belirtmiştik. Kürt milli hareketinin genel eğilimi de, elbette milli bütünlüğü olan bir devlet kurulması yönündedir. Fakat genel eğilimi başka şeydir, bir milli hareketin formüle ettiği somut istekler başka şeydir. Somut istekler, bu genel eğilime aykırı düşmezler. Fakat her milli hareket bu genle eğilimi, yani ayrı bir devlet kurmayı kendisine somut hedef olarak da seçmeye bilir. Bu durumu etkileyen sayısız faktörler vardır. Devlet çapındaki ve uluslararası plandaki kuvvet ilişkileri, ülke içindeki değişik milliyetten mensup burjuvaların ve toprak ağalarının menfaat hesapları, milli baskının karakteri, taktik endişeler vb… bir milli hareketin formüle ettiği somut hedefleri, bütün bu faktörleri tayin eder. Bu nedenle, her yerde milli hareketlerin genel eğilimi, Ulusal bütünlüğü olan devletler kurma yönünde olduğu halde, Milli hareketlerin formüle ettiği somut talepler başka başka olur. (İ.K. sd:198)

Kaypakkaya’nın bu tespiti bize özet olarak şunu açıklıyor; siyasal ve ekonomik olarak ulusal eşitsizlikler devam ettiği müddetçe genel olarak ‘’bağımsız Ulusal devletten’’ vazgeçmenin de gerçekliği yok. Hele ki Türkiye-Kuzey Kürdistan gibi yarı-sömürge geri bir coğrafyada bunun hiç gerçekçiliği yok. Bugün KUH ‘’Ulusal devlete karşıyız, ayrı bir devlet istemiyoruz’’ vb. beyanatlarda bulunsa da sınırlar parçalanıyor, Ulusal devletleşmeye doğru gidiyor. Bu olası bir gelişme değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle Kürdistan’da devrimin Ulusal harekete havale eden Türk halkının ‘’önder’’lerinin endişelenmesini tamamen ‘’yersiz’’ buluyoruz. Ulusal hareketten nasıl bir çözüm bekleniyordu? Reformistte olsa, devrimcide olsa, tüm Ulusal hareketlerin sorunu çözüm yönteminin burjuva olduğu açıktır. Çünkü devrimcide olsa o harekete yön veren ideolojik çizgi, öz itibarıyla burjuva milliyetçi çizgidir. KUH’nin taleplerindeki darlıkla ve uzlaşmacı çizgisiyle hakim ulus devletine entegre stratejisi, onun milliyetçiliği bir adım daha ileri attığını göstergesidir. Ve milliyetçilikte ileriye doğru atılmış bu adım, onun reformist ulusal hareket olmaya daha fazla yakınlaştırmaktadır. Ama bu, hemen bu hareketin reformist bir niteliğe büründüğü anlamına gelmez.

Öyle olsaydı, hiç şüphesiz ki onun bu nitelik değişimi tüm genel siyasetine sirayet edecek, ülkedeki devrimci sınıflara ve bu sınıfların politik temsilcilerine yaklaşımından da bir dejenerasyon yaşanacaktı. Peki gerçek böyle midir? Gerçeğin böyle olmadığını ülkemizin küçük burjuva oportünistleri de görmekte ama ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de dereyi görmeden paçayı sıvayan tavırlarıyla bir çırpıda ‘’tasfiye oldu’’ diyerek, Ulusal hareketi reformist ilan ediyorlar. Çünkü oportünistler, Ulusal hareketi Leninist kıstaslar üzerinde değerlendirmek yerine, kendi ütopyaları üzerinden değerlendiriyorlar. Ulusal hareketin uzlaşmacı çizgisini eleştirmek başkadır. Ama onun devrimci niteliğini inkar edip reformist olarak değerlendirmek başkadır. KUH gelinen aşamada ‘’ anayasal reformlar için mücadele edeceğim’’ diyor. Bu o hareketi reformist yapar mı?

Marksizm buna kocaman bir hayır der. Çünkü Marksizm, burjuva karakterli Ulusal hareketi kendi bağlamından soyutlayıp ta bir değerlendirmeye gitmez. Türkiye-K. Kürdistan’da sosyalizm iddiası taşıyan bir hareketin bunu demesi, ‘’anayasal reformlar için mücadele etmek’’ stratejisini benimsemesi başkadır, ezilen ulus burjuvazisi önderlik-li hareketin ‘’Kürdistan’ı özgürleştirme’’ iddiası taşıyan bir hareketin bu stratejiyi benimsemesi bambaşka bir şeydir. Demokratik halk devrimi ve sosyalizm iddiası taşıyıp ta iktidar hedefinden şaşmış her hareket kuşkusuz reformisttir. Burjuva devleti temellerinden parçalayıp yeniden inşayı hedef almayıp ta reformlarla dekore etmeye çalışan her hareket reformisttir. Ama bu tanım sosyalizm iddiası taşıyan, yani sosyalist kategorideki hareketler için geçerlidir, Ulusal hareketler için değil. Ulusal hareketlerin devrimci ileri reformist ayrımı Lenin yoldaşın aktardığımız tezinden hareketle ancak yapıla bilinir. İdealizmin zirvesi “3.K.”de tıpkı diğer küçük burjuva oportünistleri gibi bu realiteyi birbirine karıştırmıştır. Lenin yoldaşın konuyla ilgili tezleri üzerinde KUH’ni değerlendirdiğimizde- bu aynı zamanda MLM bilimsel bıkışıdır- ; KUH devrimci duruşunda bir kırılma yaşasa da gün itibariyle bu niteliğini korumaktadır. ’’Reformizme bağdaş kurmuş’’ ve reformizme her geçen gün bir adım daha yaklaşanlar ise, burjuva önderlik-li Ulusal hareketten Faşist devleti yıkması veya ‘’Demokratikleştirmesi’’ hülyalarına kapılmış olanlardır. “3.K.” oportünistleri emperyalizm tahlilleriyle ulusal çitleri ‘’parçaladıktan’’ sonra dünyadaki ulusal hareketlerin artık yalnızca reformist olabileceğini söylüyorlar, yani devrimci nitelikte bir ulusal hareketin artık mümkün olmayacağını söylüyorlar, yani devrimci nitelikte bir ulusal hareketin artık mümkün olmayacağını söylüyorlar. Ama, diyorlar; ‘’bizzat emperyalizmin kumandasında olmayan devrimci komünistler ile ilişkilerinde demokratik tutumlarını sürdüren ve devrimci komünistlerin ajitasyon ve propagandaları ile örgütlenme faaliyetlerine engel olmayan Ulusal hareketler ile ortak birlikler ve taktik eylemlerin oluşturulmasında engel bulunmamaktadır.’’ diyorlar. Saydıkları özeliklerin devrimci Ulusal hareketlere ait olduğunu unutuyorlar. ‘’Bizzat emperyalizmin kumandasında’’ olmasa da reformist Ulusal hareketler emperyalistlerle paralel politikalar izler ya da Lenin yoldaşın deyimiyle: ‘’bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı emperyalist burjuvaziyle güç birliği yapmaktadır.’’ Bu nedenle reformist Ulusal hareketler 3.K.’nin bahsettiği özellikleri taşımazlar. Kaldı ki “3.K’’nin bahsettiği ‘’engel olmama’’ tavrı bir Ulusal hareketin devrimci bir nitelik mi, yoksa reformist bir nitelik mi taşıdığını en somut göstergesidir. Lenin yoldaş da bu özeliklerden hareketle ‘’Eğer bu koşullar yoksa bu ülkelerdeki komünistler, ikinci enternasyonalin kahramanlarını da kapsayan reformcu burjuvaziyle savaşmalıdırlar.’’ diyor. Söz konusu her iki nitelikteki hareketlerin de bu gün Rojava’da ki tutumları bizler açısından en çarpıcı örnek ve en öğretici durumdur. Oportünistler bugün ‘’ortak birlikler ve taktik eylemler’’ oluşturarak reformist bir Ulusal hareketten-bu aynı zamanda karşı devrimcidir- bahsediyorlar. Bu mümkün müdür? Sorusuna, tarih mümkün değildir diyor. Ama idealizmi kılavuz edinmiş “3.Kongre” ‘’tanrıdan’’ ümidini kesmeyecektir. Bu nedenle bunun mümkün olmayacağı bir yana, kendilerini uyarma gereği duyuyoruz; çünkü reformcu burjuvazinin namlularını doğrultacağı adreslerden birisi de komünistlerdir ve aynı zamanda tüm devrimci hareketler ve devrimci sınıflardır. “3.Kongre”nin Ulusla soruna yaklaşımındaki en çarpıcı nokta ise, tek bir hareketi genel ideolojik-politik çizgisi ve duruşundan dolayı reformist olarak değerlendirmesi değil, dünyada artık Ulusal devrimci hareketlerin mümkün olmayacağını ileri sürmesidir. KUH’nin veya başka bir Ulusal kurtuluş hareketinin devrimci niteliğini yitirdiğine dair somut bir değerlendirme yapmak ayrı bir şey, ama genel anlamda Ulusal hareketlerin devrimci olamayacağına dair bir teori öne sürmek apayrı bir şeydir. Ne diyordu “3.Kongre?”, ‘’Emperyalizm ulusal çitleri parçalamış’’, ‘’Milli burjuvazi kalmamış, hepsi sermayenin uluslararası gücüne eklenmiş’’ dolaysıyla Ulusal hareketlerde ‘’şu veya bu emperyalist devlete eklenmiş’’ ya da ‘’eninde sonunda eklemlenecektir’’ yolunda bir görüş.

Emperyalizm tahlillerine bağlı kalarak ulusal sorun da öne sürdükleri tezler özetle bu şekilde. Bunun teorik yönden yanlışlığı ortadadır. Ama bir de pratik siyaset yönünden dünya haklarının birliğine ve mücadelesine getirdiği zararlara bakalım. 1.) Emperyalist savaş dönemlerinde Junius (Rosa Luxemburg) da aynı bu teorileri savunduktan sonra ‘’Ulusal savaşlar artık olanaklı değildir’’ diye ilan ettiğinde, Lenin yoldaş bu teoriler şöyle eleştiriyordu: ‘’(…) ‘Ulusal savaşlar artık olası değildir’ tezi savunulurken öne sürülen tek iddia, dünyanın, küçük bir ‘büyük’ emperyalist devletler grubu arasında bölüşüldüğü ve bu nedenle herhangi bir savaşın, ilkin Ulusal bir savaş olarak çıkarını ilgilendirdiği için emperyalist bir savaşa dönüştürüldüğü iddiasıdır. Bu iddianın yanlışlığı ortadadır. Doğada ve toplumda bütün sınıflayıcı sınırların geleneksel ve dinamik olduğu ve belli koşullar altında, her görüngünün kendi karşıtına dönüşebileceği, kuşkusuz, Marksist diyalektiğin temel önlemlerinden biridir. Ulusal bir savaş emperyalist bir savaşa dönüşebileceği gibi, tersi de doğrudur.’’ Lenin yoldaş somut örnekler vererek bu iddianın yanlışlığına vurgu yaptıktan sonra şöyle devam ediyor: ‘’ ‘Ulusal savaşlara artık olanaklı değildir’ yollu görüş yalnızca teorik yönden açıkça hatalı olduğu için değil, ama üçüncü Enternasyonalin, bayağılaştırılmamış bir Marksizm temelinde kurulmasında olanak çerçevesinde olduğu bir sırada, solun Marksist teoriye karşı hafif meşrep bir davranış göstermesi ağlaması bir şey olduğu için, bu hatalı görüş üzerinde ayrıntılarıyla durduk. Ne var ki bu hata pratik siyaset yönünden de çok zararlıdır. Çünkü gerici savaşlar dışında artık hiçbir savaş olamaz iddiasında bulunduğu için, bu görüş, saçma bir ‘silahsızlanma’ propagandasına yol açmaktadır. Bu görüş, ayrıca, ulusal hareketlere karşı, daha da gülünç ve tepeden tırnağa gerici bir vurdumduymazlığa da yol açmaktadır. ‘Büyük’ Avrupa Ulusların, yani küçük sömürge halklarını ezen ulusların üyeleri yarı-bilimsel bir havayla ‘Ulusal savaşlar artık olanaklı değildir’ diye ilan ettikleri zaman, bu vurdumduymaz tutum şovenizme dönüşmektedir. Emperyalist devletler karşı ulusla savaşlar, yalnızca olası ve olanaklı değildir, ama aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydir, ilericidir ve başarılı olması için her ne kadar ya ezilen ülkelerde çok sayıda insanı ortak, uyuşumlu çabasını (Hindistan ve Çin örneklerinde yüz milyonlarca insanı), ya uluslararası koşullarını özellikle lehte olduğu bir durumu (yani emperyalist devletlerin savaşla, kendi aralarındaki karşıtlıkla, vb. güçlerini tüketip müdahale edemeyecek bir duruma gelmeleri) ya da büyük devletlerden birinde proletaryanın burjuvaziye karşı zamandaş olarak başkaldırmasını (bu son durum en çok arzu edilen ve proletaryanın zafer kazanması için lehte durum olduğu için ilk sırayı tutar.) gerektiriyorsa da, Ulusal savaşlar devrimcidir.’’ (Lenin-U.S. ve U.K.S. – sf: 260-267)

Peki, Kürdistan’ın dört bir yandan devrimci savaşın baş gösterdiği koşularda ilhakçı ulusların ‘’proleterleri tam bilimsel’’ bir havayla bu gerici teoriye sarıldıklarında, Ulusal devrimci savaşa karşı gerici bir vurdumduymazlığın gelişmeyeceğini, bu vurdumduymazlığında şovenizm olmayacağını söyleye biliri miyiz? Bunu ancak sömürgeciliğe ve ilhakçı lığa alkış tutan hakim ulus milliyetçileri söyleyebilir. Lenin yoldaşın bu eleştirileri “3.K.” içinde geçerlidir. Zira “3.K”nin Ulusal soruna, sömürgeciliği alkışlayanlarla aynı çizgiden baktığı apaçıktır. “3.K.” Ulusal soruna yaklaşımda MLM perspektiften sapmıştır. Bu nedenle sorunu, başlı başına KUH’nin niteliğini yanlış değerlendirme sorunu değildir. Bu yalnızca bu sapmanın bir sonucudur. Buradaki en temel sorun, emperyalizm tahlilleriyle ‘’çok uluslu’’ bir şovenizm sorunudur. Tıpkı 1. paylaşım savaşı dönemlerinde ‘’büyük’’ Avrupa Uluslarının sorunu gibi. Kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla Ulusal sorun aynı zamanda bir emperyalist sömürgecilik sorunu olduğuna göre, emperyalizmi doğru tahlil edemeyenlerin Ulusal soruna da doğru yaklaşamayacakları açıktır. Tam da bu nedenle ‘’çok uluslu’’ ‘’küresel’’ bir şoven dalgasına kapılmış olan “3.K”nin Ulusal sorun ve Ulusal savaşlar noktasındaki bu hatalı duruşun düzelte bilmesi için, öncelikle gayrı MLM emperyalizm tahlillerini düzeltmesi gerekmektedir.

Devam edecek…

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.